Yeni Sınır Kamçatka Yarımadası

Asya ve Kuzey Amerika’yı birbirinden Bering Denizi ayırıyor. Asya’nın en uç noktası olan Kamçatka Yarımadası, Asya ile Kuzey Amerika’nın yeni jeolojik sınırı oldu. Daha önce yarımadanın Kuzey Amerika Plakası üzerinde bulunduğu varsayılıyordu. Yarımadanın başka bir plaka üzerinde olduğu ortaya çıktı.

Kamçatka Yarımadasının daha önce Kuzey Amerika plakasının bir devamı olduğu düşünülüyordu. Washington [Vaşington] Üniversitesi Dünya ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Joanne (Jody) Bourgeois, Rusya Bilimler Akademisi Volkanoloji ve Sismoloji Enstitüsü’nden Dr. Tatiana Pinegina, Çin Bilimler Akademisi Guangzhou Jeokimya Enstitüsü’nden Dr. Kevin Pedoja ve Vaşington Üniversitesi jeoloji bölümünde doktora yapan Bretwood Higman tarafından yapılan çalışma, Kamçatka kıyı şeridinin Buz Çağı’ndan bu yana bir yükselme kaydettiğini ve yarımadanın yılda yaklaşık 20 milimetre doğuya kayıdığını belirtiyor. Bu veriler ışığında profesör yarımadanın Kuzey Amerika plakası üzerinde olamacağını belirtiyor. Profesör “Yarımada Asya üzerindeki küçük bir plaka olan Okhotsk üzerindedir” tezini savunuyor.

Kamtçatka Yarımadası

The Kamchatka Peninsula is about 700 miles north-northeast of the Japanese island of Hokkaido. It’s now thought to sit atop the Okhotsk block, squeezed by major tectonic plates. Credit: National Geophysical Data Center/Jody Bourgeois

Kamçatka Yarımdası yakınalarında 21 Nisan 2006 Cuma günü Türkiye saatine göre 14.52:02 sularında 7,6 büyüklüğünde bir deprem (yer sarsıntısı) meydana geldi. Yerin yaklaşık 22 kilometre altında meydana gelen depremin 1900 yılından sonra bölgede oluşan en şiddetli deprem olduğu düşünülüyor. Bölgedeki nüfusun az olması olası can ve mal kaybını en aza indirdi.

Tezlerini güçlendiren bu son veri ise 21 Nisan’da meydana gelen deprem. Bering Denizi kıyılarında meydan gelen depremlerin ve tsunamilerin (dev dalga) üzerine yoğunlaşan araştırmacıların kafalarındaki resim 29 Nisan’da açıkça ortaya çıktı.

Saha araştırmalarını uzun bir zamandır sürdüren Bourgeois, bölgenin çok karışık bir tektonizmaya sahip olduğunu ve 7 ana plakanın 3 tanesinin etkisi altında olmasının etkili olduğunu belirtiyor. Bourgeois durumu verdiği şu örnekle açıklıyor. California’daki [Kaliforniya] San Andreas fayı üzerine etki eden Pasifik plakası ve Kuzey Amerika plakası birbiri üzerinde kayıyor. Ama Kamçatka’da tam tersi bir durum meydana geliyor. 3 plaka -Avrasya, Pasifik, Kuzey Amerika- bir noktaya yönelmiş durumda ve sistem 2 küçük bloktan -Okhotsk, Bering- biri olan Bering bloğunu (doğuya doğru yöneliyor ve yükseliyor) döndürüyor.

“Bütün bu etkiler sonucu genel süreç yarımadanın yukarı doğru yükseldiğini (0.1-0.3 mm yılda) gösteriyor. Bu sınır olduğunun belirtisidir” diyor Bourgeois.

Araştırmanın tam metni Geology dergisinin 34. sayısının 353-356 sayfalarında yayımlanmıştır.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazartesi 28 Mayıs 2007- Saat : 22:28 -

Cesare Emiliani ve Zaman

Cesare EMILIANI (8 Aralık 1922 - 20 Temmuz 1995) gerçek anlamıyla bir yenidendoğuş (rönesans) bilim adamı’dır. Klasik dilleri ve tarihi çok iyi bilen, ilgi alanı çok geniş bir akademisyendi. O’nun derin okyanusların değişmeyen, kararlı ortamlar olmadığını keşfetmesiyle paleooşinografi bilimi doğmuş oluyordu.

Doğayı Okumuş, Anlamış Gerçek Bir Yenidendoğuş Adamı: Cesare EMILIANI ve Zaman

Cesare Emiliani Kimdir?

Cesare Emiliani

Cesare Emiliani in the early 1950s when he was doing his pioneering research at the University of Chicago (Photo from Robert Ginsburg).

İzotop jeokimyası[1] ve paleoklimatoloji[2] topluluğunun en yaratıcı-üretici simalarından biri olan Cesare Emiliani, 1922 yılında İtalya’nın Bologna kentinde doğdu. Bologna Üniversitesi‘nde jeoloji okuduktan sonra aynı üniversitede mikropaleontoloji[3] konusundaki doktora çalışmasını 1945 yılında tamamladı. 1946-1948 yılları arasında Floransa’da mikropaleontolog olarak çalıştı ve bu arada Bolonga yakınlarındaki Kretase[4] yaşlı killi birimlerle, Faenza yakınlarındaki Pliyosen[5] yaşlı birimlerin foraminifer taksonomisi ve stratigrafisi üzerine çok sayıda makale yayınladı.

1948 yılında Rollin D. Salisbury bursuyla gittiği Chicago Üniversitesi Jeoloji Bölümünde ikinci doktora çalışmasını 1950 yılında tamamladı. 1950 ile 1956 yılları arasında Chicago Üniversitesine bağlı Enrico Fermi Nükleer Araştırmalar Enstitüsü Harold Clayton Urey Jeokimya Laboratuvarında araştırmacı olarak çalıştı. Duraylı izotoplarla ortamsal değişkenler arasındaki ilişkiler üzerine ilk çalışmalar bu laboratuvarda gerçekleştirilmişti. Urey ve öğrencilerinin ilk çalışmaları güncel yumuşakça kabuklarındaki oksijen-18 izotopu ile sıcaklık ilişkisi ve bunun Kretase’deki paleosıcaklıkların belirlenmesinde kullanılmasını kapsıyordu. Emiliani, bu tekniği okyanus tabanındaki çökellerde bulunan foraminifer kavkılarına uyguladı ve Erken Tersiyer’de okyanusun derin sularının çok daha sıcak olduğu sonucuna vardı. Böylece, derin okyanusların değişmeyen, kararlı ortamlar olmadığının keşfi yeni bir bilim dalının başlangıcı oldu: Paleooşinografi[6]

Bu keşiften hemen sonra ardarda yeni önemli keşifler geldi. Kullenberg’in geliştirdiği piston karotiyer kullanılarak İsveç Derin Deniz Araştırma Programı (1947-1949) ve Lamont Jeolojik Gözlem Laboratuvarı, Pasifik ve Karayiplerde derin denizlerden uzun karbonat çamuru karotları almışlardı. Emiliani bu karotları 10′ar cm’lik kısımlara ayırarak örneklediği planktonik foraminiferler üzerinde oksijen-18 tekniğini uyguladı. Oksijen-18 (ağır oksijen):Oksijen-16 (hafif oksijen) oranının testere dişine benzer şekilde sistematik olarak birbirini izleyen dönemlerde artıp azaldığını gördü. Ağır ve hafif oksijen oranındaki değişimi iki ana etmenin göstergesi olarak değerlendirdi: deniz suyunun sıcaklığı ve buzulların hacmi… Sıcaklığın düşük, buzul hacimlerinin büyük olması 18O:16O oranının daha pozitif olması (büyümesi) anlamına geliyordu. Emiliani, orandaki artışın % 60′ının sıcaklık, %40′ının da buzul etkisini yansıttığını düşündü. Ekvator ve tropik denizlerin yüzey sıcaklıklarının buzul dönemlerinde birkaç derece daha düşük olması gerektiği sonucuna vardı.

Çalışmasını yürüttüğü dönemde, Pleyistosen’de[7] sadece dört ana buzul dönemi olduğu sanılıyordu. Emiliani’nin analizleri sonucunda çok daha fazla sayıda buzul dönemi olduğu ortaya çıktı: Karayiplerden alınan karot örneklerinden 7, Pasifik karotlarından alınan örneklerden ise 15 buzul dönemi ayırtlayabildi. Buradan çevrimsel (dönemsel) buzullaşmaların, orojenik yükselme, yer-güneş hareketlerinin neden olduğu değişim (Milankovitch çevrimleri), buzul-albedo geri-beslemesi ve buzul katmanlarının kabuksal kıtalara bindirdiği yük nedeniyle izostatik dengenin değişmesi gibi etkilere bağlı olduğu sonucuna vardı. Bütün bu etkiler, günümüzdeki çalışmaların ana konularını oluşturmaktadırlar. Emiliani’nin bu keşifleri okyanus ve buzullara ilişkin düşüncelerimizde yeni ufuklar açtı.

Diğerleri çalışmaları arasında, Oksijen-18 izotopunun paleoekoloji[8] ve paleoklimatoloji alanlarında kullanılması konusundaki katkılarını özetlemek gerekirse:

1- Oksijen izotopu çevriminin G. Arrhenius tarafından ölçülen yüksek karbonat dönemlerine karşılık geldiğini göstermiştir. Bu çevrimlerin de buzul-buzularası dönemleri yansıttığını kanıtlamıştır. Bu keşif, Pleyistosen’de dört buzul dönemini varsayan görüşün ölümü olmuştur. Bulgular, Senozoyik’te[9] son üç milyon yılda 36 buzullaşma dönemi olduğunu ortaya koymuştur.

2-Bu buzullaşma dönemlerinin,yeryuvarının yörüngesel ve presesyon[10] hareketlerine sonucunda ortaya çıkan Milankovitch çevrimindeki sıcaklık değişimlerine karşılık geldiğini göstermiştir.

3-Derin okyanus sıcaklığının Geç Kretase’den[11] bugüne, düzenli bir şekilde düştüğünü göstermiştir.

Pliyo-Pleyistosen[12] buzul dönemleri ve bunların Milankovitch çevrimi ile olan ilişkileri konusundaki keşifleri Senozoyik iklimi ve dönemsel buzullaşmasının anlaşılmasında devrim etkisi yapmıştır.

1957 yılında Emiliani, adı daha sonra Rosenthiel Deniz ve Atmosfer Bilimleri Okulu olarak değişen Miami Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’ne geçti. Burada deniz jeolojisi ve jeofiziği programlarını başlattı ve gelişmiş bir izotop jeolojisi laboratuvarı kurdu. Kuvaterner[13] buzullaşmalarının doğası ve nedenleri üzerindeki çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Amerika’nın en büyük bilimsel faaliyetlerinden birisi olan ve Mohorovicic Süreksizliği (Moho) olarak adlandırılan, yerkabuğunu mantodan ayıran yüzeyi kesecek bir delgi kuyusu açmayı amaçlayan ‘Mohole Projesi’; gündemdeydi. Cesare Emiliani, bu proje kapsamında alınacak uzun karotlardan çok önemli bilgiler elde edilebileceğini düşünüyordu. Ancak, Mohole Projesi için yapılan maliyet analizleri projenin yapılabilirliğinin olanaklı olmadığını ortaya koyunca, Emiliani, hazırladığı ‘LOCO’ Projesini (Long Cores) Amerika Ulusal Bilim Kurumuna sundu. Nikaragua yakınlarında karot delgileri için uygun bir gemi olan SUBMAREX proje çalışmalarına verildi. Bu projeden elde edilen başarılı sonuçlar, derin deniz karotlarından okyanusların evrimine ilişkin bilgilerin yanı sıra okyanus tabanı yayılması ve levha tektoniği hipotezinin sorgulanmasını sağlayacak kanıtlar elde etmenin olanaklı olduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, JOIDES Programının (Joint Oceanographic Institutions for Deep Earth Sampling) ve bu program kapsamındaki üç projenin yaşama geçirilmesini sağladı. Atlantik Kıta Kenarı Delgi Projesi (1966); Derin Deniz Delgi Projesi (1967-1983) ve Okyanus Delgi Programı (1984-2003).

1967′de Emiliani Miami Üniversitesinde Jeoloji Bilimleri Bölümünü kurdu ve 1993 yılında emekli olana kadar bu bölümün başında kaldı. Olağanüstü ve sürekli heyecan dolu bir ‘hoca’ydı; yerbilimlerini, çok sayıda öğrenciyi genel olarak bilimle tanıştırmak ve bilimin içine çekmek doğrultusunda çok ustaca kullandı. Bu anlamda yerbilimlerini bilimin merkezine yerleştirdi.

Cesare Emiliani gerçek anlamıyla bir ‘Yenidendoğuş Bilimadamı’dır. Klasik dilleri (Latince ve Antik Yunanca) ve tarihi çok iyi bilen, ilgi alanı çok geniş bir akademisyendi. İlgi alanı, izotop jeolojisi, tektonik, yıkımlar, yok oluşlar, evrim, düşünce tarihi ve insanın yeryuvarına etkileri gibi konuların çok ötesine de taşmıştır. Çeşitli yaratıcı düşünceleri vardı: Kara üzerinde (Bahamalardaki Eleuthera Adası) bir delgi ile okyanusal Mohorovicic Süreksizliğine ulaşarak burada yapılacak nükleer patlamalarla depremin denetimi; virüslerin kitlesel yok oluşların nedeni olabileceği; evrimin doğrudan bir rekabetten çok yok oluşların ardından gelişen bir boşluk doldurma süreci olabileceği gibi düşünceler bunların sadece bir kaçıdır.

Emiliani, ayrıca bir takvim reformu önerisi üzerinde de çalıştı. Bu yeni düzenlemenin amacı, kısmen, İ.Ö./ İ.S. kronolojisinde (zaman dizini) sıfır yılı bulunmamasından kaynaklanan zaman boşluğunu (hiyatüs) ortadan kaldırmak, ama daha önemli olarak, çoklu kültür yapısına sahip toplumlarda din tabanlı sistemlerin kullanımını ortadan kaldırmak olmuştur.

Emiliani’nin yaratıcı düşünceleri ve başarıları yanı sıra çeşitli kaygıları da vardı. İnsan nüfusunun hızlı artışı ve gezegenimize olan çevresel etkileri Emiliani’yi çok kaygılandırıyordu. Genel olarak bilgi ve bilimin gelişmesine paralel olarak bilim adamıyla toplumu oluşturan halk arasındaki bağın gittikçe kaybedildiğini görüyor ve bu da onu çok endişelendiriyor ve üzüyordu. Bu üzüntü ve kaygı, onu 1988 yılında basılan ve bilimin öyküsünü, hem uzmanlara hem de sıradan insana hitap edecek şekilde eğlenceli bir dille anlatan ‘The Scientific Companion: Exploring the Physical World with Facts, Figures, and Formulas’ı yazmaya yöneltti. Olağanüstü kişiliği ve geniş ilgi alanı, 1992′de yayınlanan ‘Planet Earth’ kitabına yansımıştır. ‘Planet Earth’ yerbilimleri için olduğu kadar matematik, fizik, kimya ve biyoloji için de muhteşem bir giriş kitabı niteliğindedir. Kitap, bilimsel düşüncenin gelişimini tarihsel süreciyle birlikte vermektedir. Önceleri coccolith olarak bilinen huxleyi taksonuna yuva olan bir cinse adı verilerek (Emiliania huxleyi) Cesare Emiliani onurlandırıldı.

Emiliani, çok sayıda dili akıcı bir şekilde konuşabilmekteydi. Hiçbir dogmaya katlanamazdı.Dogmalara ve sabit fikirliliğe karşı amansızca savaştı.

Ayrıca, 1983 yılında İsveç Vega Madalyası, 1989 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi Agaasiz Madalyası ile ödüllendirildi. 20 Temmuz 1995 günü beklenmeyen bir şekilde Florida’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucunda öldü.

Emiliani’nin dediği gibi “Sic transit gloria mundi/Geçti işte dünyaevi ihtişam”.

Emiliani’den ‘Yeryuvarının Yaşı ve Jeolojik Zaman Çizelgesi Üzerine’
Farklı bilim dallarından çok sayıda araştırıcının emek ve katkılarının bir ürünü olan Jeolojik Zaman Çizelgesi, büyük bir hayranlık ve saygıyı hak etmektedir. 19. yy’ın ilk yıllarına kadar bilim adamlarının pek çoğu kutsal kitaptaki yaratılış öyküsüne sadık kalmış ve dünyanın 6 000 yıl yaşında olduğu yolundaki inançlarını sürdürmüşlerdir. 19. yy. jeoloji için de ‘gelişme yüzyılı’ oldu. Darwin, 1859 yılında yayınladığı ünlü kitabı ‘Türlerin Kökeni’nde, güneydoğu İngiltere’de bulunan Weald antiklinalinin aşınma hızını hesaplayarak, Kretase’den itibaren 300 milyon yıldan fazla bir süre geçmiş olması gerektiği sonucuna vardı.

Kambriyen’den[14] bu yana kumtaşı, grovak gibi hızlı çökelen sedimanların yaklaşık 150 000 metre olarak tahmin edilen toplam kalınlıklarından yola çıkarak elde edilen sonuç ise çok daha farklı olmuştur. Kuzey İtalya’daki Ravenna gibi büyük nehirlere yakın limanlarda siltlenme oranı, ortalama çökelme hızının ‘1 000 yılda 1 metre’ dolayında olduğunu göstermiştir. Bu durumda, çökelmenin sürekli olduğu varsayılırsa, Kambriyen başlangıcından itibaren geçen sürenin 150 milyon yıl olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Okyanusların, dolayısıyla da yeryuvarının yaşının tahmini için uygulanan bir diğer yaklaşım da okyanus sularının tuzluluğuna dayanan hesaplama yöntemi olmuştur. Sodyum ve klorür karalardaki kayaçlardan yağış ve yağıştan süzülen sularla çözünerek okyanuslara akarsu ve yeraltısularıyla taşınmakta ve burada birikmektedirler. Bu elementlerin okyanuslara taşınan miktarları, örneğin kalsiyum gibi biyolojik süreçlere katılmadıkları için korunabilmektedir. Deniz suyunun sodyum içeriği 10.8 g/l veya 10.8 kg/m3 ve okyanusların hacmi 1.356×109 km3 veya 1.356×1018 m3 olduğuna göre okyanuslarda 1.5×1019 kg sodyum bulunmaktadır. Okyanuslara tatlı su akışı yılda 3×1016 kg ve nehir sularının sodyum içeriği 6.3 mg/l (dünya ortalaması) ise okyanuslara sodyum akısı (3×1016) x (6.3×10-6) = 1.9×1011 kg/yıl’dır. Buradan okyanusların yaşı 1.5×1019 / 1.9×1011 = 0.8×108 yıl (800 milyon yıl) olarak bulunur.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Lord Kelvin (William Thomson) kendini yeryuvarının yaşı problemini çözmeye verdi. Lord Kelvin, yeryuvarının ilkin ergimiş bir küre olduğu varsayımından yola çıktı ve bu kürenin dış yüzeyinde soğumuş ve katılaşmış bir kabuğun oluşarak, bugünkü sıcaklığına ulaşabilmesi için geçen süreyi küre için yaptığı ısı akısı hesaplamaları ile belirledi. Bu şekilde 1899 yılında yaptığı hesaplama sonucunda yeryuvarının 20 ile 40 milyon yıl arasında bir yaşa sahip olabileceği sonucuna vardı. Yeryuvarı için bulduğu bu yaş aralığı, güneşin yaşı için hesaplanan yaşa (20 milyon yıl) yakındı. Güneşin yaşı, o dönemlerde yaygın olan “güneşin verdiği enerjinin yerçekimsel büzülme ile ortaya çıktığı” görüşüne dayanarak hesaplanmıştı. Lord Kelvin’in yöntemi ile jeolojik yöntemlerin verdiği sonuçlar arasındaki bu büyük uyumsuzluk halen açıklanabilmiş değildir.

Radyoaktivitenin keşfi, jeolojik oluşukların yaşlarının ölçülebilmesini sağlayan yöntemlerin geliştirilebilmesini sağladı. Bu keşifle, yeryuvarının yaşının genel ve belirsizlik içeren varsayımlara dayanmadan hesaplanabilmesi olanaklı olmuştur. Bu keşiften sonra yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı, 1956 yılında hesaplanan ve artık değişmeyen sonuca ulaşana dek her seferinde biraz daha büyük bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşından önce bulunan yaş 2 milyar yıl iken 1930′larda yeryuvarının yaşı 3.5 milyar yıl olarak hesaplandı. Sonunda, Chicago Üniversitesinde 1956 yılında Clair Cameron Patterson tarafından hesaplanan 4.6 milyar yıl değişmeyen yaş oldu.

Görüldüğü gibi, daha önce yapılan hesaplamaların tümü bundan çok uzak ve hep daha küçük yaşlar vermiştir. Okyanus suyu tuzluluğuna dayanan yöntemle bulunan yaşın çok küçük olması, karalarda ve bugün artık bildiğimiz gibi Akdeniz’in tabanında gömülü olan kalın tuz yatakları varlığının dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, yine bugün bildiğimiz gibi, dalma-batma zonlarında deniz suyu kaybolmakta ve büyük bir çevrime katılmaktadır. Dolayısıyla, belirli bir zaman aralığında büyük miktarlarda sodyum ve klorür bu şekilde mantoda tutulmuş olmaktadır. Büyük bir olasılıkla, dalma-batma zonlarında kaybolan miktar ile volkanik çıkışlarla geri kazanılan miktar arasında kararlı bir dengeye Kambriyen’den çok daha önce varılmış olsa gerek. Böylece, Kambriyen’den sonraki dönemlerde okyanus suyunun tuzluluğu aşağı yukarı sabit kalmıştır.

Clair Patterson’un yeryuvarının yaşı olarak hesapladığı 4.6 milyar yıl değişmedi: ama, değişen evrenin yaşı ile ilgili tahminler oldu. Büyük Patlama (Big Bang) kuramı 1948 yılında George Gamow (Georgiy Antonovich Gamov) tarafından ileri sürüldü. Kuram, doğrulanmak için 1964 yılını bekledi. Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson, 1964 yılında mikrodalga arkaplan ışımasını keşfetti. Bilim adamları, evrenin bir başlangıcı olduğuna aslında bu keşiften sonra inanmaya başladı. Hubble Değişmezi değerindeki belirsizliklerden dolayı evrenin yaşı ancak 10 milyar ile 20 milyar yıl gibi geniş bir aralıkta hesaplanabilmektedir. Hubble Değişmezinin olasılı değerinin ‘(18 km/s) / (10 milyon ışık yılı)’ olduğu varsayılırsa, evrenin 16.5 milyar yıl yaşında olduğu bulunur. Bu rakamdaki ondalık sayının aslında pek bir anlamı yok, çünkü, hesaplama yönteminin hata aralığı artı-eksi birkaç milyar yıldır. Yeryuvarının kökeni ve evrimine ilişkin zaman ölçeği bundan çok daha belirli ve sağlam verilere dayanmaktadır. Jeolojik Zaman Çizelgesinde verilen yaşlardaki hata payı %1-2′yi geçmemektedir.

Başlangıçtan (t=0), t=5.390×10-44 saniyeye kadar geçen kozmolojik t zamanı Planck Zamanı‘dır. Bu zaman aralığı, Planck uzunluğu (Gh/2πc3)1/2‘nin ışık hızına bölümü kadardır. Dolayısıyla Planck Zamanı (Gh/2πc5)1/2‘e eşittir[15]. Planck Zamanı, uzayın, zamanın ve enerjinin varlık kazandığı zaman aralığıdır. Hakkında hiç bir şey bilmediğimiz yaratılış anıdır. Bunun aksine, Gamow Zamanı, Planck Zamanının bitiminden güneş sisteminin oluştuğu ana kadar geçen en uzun zamanı tanımlar. Gamow Zamanı sırasında, ilksel ışımadan soğuma ve yoğunlaşmayla madde oluştu; yıldızlar oluştu ve kümelenen yıldızlar galaksileri oluşturdu. Bu şekilde yüz kuşaktan fazla yıldız doğdu ve yitti. Bu arada, yıldızlararası madde ağır elementlerce sürekli olarak zenginleşti.

Emiliani’nin Holosen Takvimi
Cesare Emiliani, başlangıcı (sıfır yılı) jeolojik Holosen Devresine karşılık gelen bir takvim önerisinde bulunmuştur. Bu önerisine ilişkin makalesi Nature’da 1995 yılında yayınlanmıştır. Kimileyin ‘Beşeri Zaman’ olarak da adlandırılan Holosen yaklaşık 12 000 yıl önce sona eren son buzul çağının bitimi ile başlar.

Halen kullanmakta olduğumuz ve Hristiyan inancı açısından önemini anlayabileceğimiz Gregoryen Takvimi 1582 yılında Papa XIII. Gregor tarafından düzenlenmişti. Bu takvim de başlangıç, Hz. İsa’nın doğumu olarak kabul edilmekte bu nedenle, insan uygarlığının gelişimi Hz. İsa öncesi (İ.Ö.) ve Hz. İsa sonrası (İ.S.) dönemlere ayrılmıştır. Bu ayrımın sınırı (İÖ/İS), özellikle tarihçiler, arkeologlar ve bu sınırın her iki tarafını kapsayan tarihlerle ilgilenen herkes için sıkıntılara neden olmaktadır. Ayrıca, Gregoryen takviminde ’sıfır’ yılının bulunmaması da ayrı bir sorun oluşturuyordu. Örneğin, Papa II. John Paul’un ikinci binyıl (mileniyum) sonu-üçüncü binyıl başlangıcını tanımlarken bu nedenle hataya düştüğünü Nature‘daki[16] makalesinde göstermiştir.

Uygarlık gelişimini iki döneme ayıran Gregoryen takvimi bu ayrımla kalmamış, yapılan bölümlemeyle, uygarlığın sanki, İsa’dan önceki dönemde gelişimini 2000 yıl öncesine kadar ‘geriye doğru’ 10 000 yıl sürdürdüğü; sonra İsa’nın doğumuyla aniden yön değiştirerek son 2000 yıldır ‘ileriye doğru’ geliştiği izlenimi vermektedir. Oysa, iyi bir takvimin, en az son 12 000 yıllık sürekli-değişim’i ifade eden uygarlığın da hep ‘ileriye doğru’ geliştiğini göstermesi ve İ.Ö/İ.S. sınırında olduğu gibi bir zaman boşluğu (hiyatüs) kapsamaması gerekir.

Aslında, genel olarak bilinen, Holosen’in 12 000 yıl önce değil, 10 000 yıl önce başladığıdır. Kimilerine göre de dünya hala Pleyistosen dönemi içindedir. Ne olursa olsun, günümüzden 12 000 yıl öncesini başlama (sıfır) noktası olarak kabul etmek en uygun yol gibi görünmektedir. Çünkü, bu şekilde hem uygarlık gelişimindeki en önemli olaylar ve dönemeçleri kapsamış olur hem de çok basit bir şekilde, istediğimiz tarihi bu yeni takvime göre yeniden düzenleme olanağı buluruz.

İ.S. tarihleri, HD (Holosen Devresi/HE Holocene Epoch) tarihlerine sadece 10 000 yıl eklenerek çevrilebilmektedir. İ.Ö. tarihleri ise İ.Ö. tarihinden 10 001 çıkarılarak HD tarihine çevrilebilir. Buradaki fazladan 1 yıl, Papa Gregor’un ’sıfır’ yılını takviminde dikkate almamasından kaynaklanmaktadır.

İki örnek vermek gerekirse:
İ.S. 1066 =10 000+1066 = 11066 HD
İ.Ö. 44 =10 001-44 = 9957 HD

Forumumuzda “Cesare Emiliani ve Zaman” ile ilgili yorumlarınızı bekliyoruz.

Bu makale daha önce Mavi Gezegen’de (2001, S. 5, s.16-21) yayımlanmıştır. Bütün hakları Doç. Dr. Mehmet EKMEKÇİ‘ye aittir.

Katkı Belirtme
Çok kısa bir sürede hazırlanan bu nedenle eksik ve yanlışlardan arınma olanağı bulamayan metni düzelten dergi inceleme kuruluna ve özellikle Sayın Dursun Bayrak’a (MTA) sonsuz teşekkürler.

Notlar:
[1]İzotop jeokimyası; duraylı ya da ışıma etkisi olan elementlerin izotopları üzerinde çalışan yerbilimleri dalı.

[2]Paleoklimatoloji; bir coğrayfaydaki fosilleri -hayvan, bitki- ve yerbilimsel birimleri inceleyerek, yerbilimsel dönemlerdeki iklimi ve atmosferi araştıran bir başka değişle yeryuvarının tüm tarihi boyunca meydana gelen iklim değişiklerini konu alan yerbilimleri dalı.

[3]Mikropaleontoloji; mikroskopla görülebilen fosilleri konu alan yerbilimleri dalı.

[4]Kretase; günümüzden 65 500 000 (±300 000) yıl ile 145 500 000 (± 4 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[5]Pliyosen; günümüzden 1 806 000 yıl ile 5 332 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[6]Paleooşinografi; yerbilimsel geçmişteki okyanusların çökelme modellerini temel alan yerbilimleri dalı.

[7]Pleyistosen; günümüzden 11 500 yıl ile 1 806 000 (±5 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[8]Paleoekoloji; fosil ve fosilimsi kalıntı verileri temel alarak geçmişteki ekosistemi inceleyen yerbilimleri dalı.

[9]Senozoyik; günümüzden itibaren 65 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[10]Devinme (presesyon), dünya ekseninin 25 800 yılda bir tamamladığı 360 derecelik dönüşe verilen isimdir.

[11]Geç Kretase; günümüzden 65 000 000 ile 93 000 000 (± 800 000) öncesini kapsayan zaman dilimi.

[12]Pliyo-Pleyistosen; günümüzden 1 000 yıl ile 5 000 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[13]Kuvaterner; günümüzden itibaren 1 800 000 yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[14]Kambriyen; günümüzden 488 300 000 (±1 700 000) yıl ile 542 000 000 (±1 000 000) yıl öncesini kapsayan zaman dilimi.

[15] Eşitlikte geçen simgeler ve değerleri
G: Kütle Çekim Değişmezi = 6.6720×10-11 Nm2/kg2
h: Planck Değişmezi = 6.6720×10-34 J/Hz
c: Işık Hızı= 299 792 458 m/s ~ 3×108 m/s
π: Pi Sayısı: 3,141596535897932384626433832795028841971693993751058…

[16]
Elliott, I., Emilian, C., 1995, 6 July, “Vatican confusion”, V. 375, p. 530

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazartesi 28 Mayıs 2007- Saat : 22:26 -

Kayaçlarda Doğal Elektirik Gerilimi

Bilim insanları son yıllarda, Einstein tarafından öngörülmüş olan, çekim dalgalarının gökcisimleri patlamaları, çift yıldızların dönüşü ve “kara delikler” olarak adlandırılan yıldız kütlelerinin çekim etkisiyle çarpışmaları yoluyla üretilmesi olasılığını tartışmaya başlamışlardır. Elektromanyetik tayfa eşdeğer yeni bir tayf oluşturan bu çekim ışınımı yeryuvarını tüm yönlerden yıkar. Bu son derece içe etkiyen ışınımın, içinde bulunduğumuz galaksi de dahil, çekim merkezlerinden [dışarıya] son derece yoğun biçimde aktığının kanıtları bulunmuştur. Bu enerji çok yoğun niceliktedir ve yeryuvarını tümüyle, bir uçtan diğerine aşar. Toplam enerji devasa ölçüde, hatta toplam ışık ve ısı ışımasına eşdeğer olabilir. Bu masif ya da yoğun kütlelerin uzay kaynaklı bu ışınımı yakalayıp elektriğe dönüştürmelerinin nedeni günümüzde bilinmemektedir. Bunun, fotoselde [ışık hücresinde] ışığın elektriğe dönüşmesine benzer bir süreç olduğu söylenebilir; ancak, bu yeni bir teknolojidir ve bu konuda pek bir şey bilinmemektedir.

Kayaçlar Elektrik Üretmekte
Laboratuvar boyutunda belirli kayaçlardan, galvanik, manyetik ya da bilinen diğer etkenlerden tümüyle bağımsız olarak 700 milivolt düzeyinde doğrusal akım üretilmiştir. Kullanılabilirlik standartlarına göre bu son derece düşük bir üretim olsa da, sadece bir başlangıç olduğu kabul edilmelidir. Çekirdek bölünmesi (fizyon) örneğinde olduğu gibi, gelecekteki ilerlemeler bu potansiyeli devasa ölçekte artırabilir. Hatırlanmasına gerek duyulan, çekirdek bölünmesinin ilk kanıtının Enrico Fermi’nin, Lise Meitner’ın ve diğer araştırıcıların duyarlı katot ışını oskiloskoplarında ortaya çıkmış olduğudur. Bu araştırıcıların o dönemde atom bombasının muazzam gücü ya da ileriki yıllarda gündeme gelebilecek olan atom gücünün kullanılması konusunda hiçbir düşünceleri yoktu. Kayaçlardaki elektrik bugün aynı durumda olabilir ve olasılıkla da çevresel tehlikelerden ya da politik düşüncelerden tümüyle bağımsız olarak enerji krizlerine bir çözüm sağlayabilir.

Arka Plan
Yazar 1931-33 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı’nda (Bellevue, Washington -Vaşington- DC) “Masif ve yüksek-yoğunluklu potasyum yalıtkanların anomali gösteren davranışı” konusunda araştırma yürütmekteydi. Bu dönemde, yüksek yoğunluklu belirli yalıtkanların elektrik özdirencinin güneşteki ve yıldızlardaki günlük değişimlerin etkisi altında kaldığını ortaya çıkaran kanıtlar elde edildi. Sonuçlar tam anlamıyla beklenmedikti.

Deniz Kuvvetlerinin sponsorluğunda -desteğiyle- Zanesville, Ohio’daki (1937) yeraltı istasyonlarında ve Pensilvanya Üniversitesi, Philadelphia’da (1939) [yürütülen-çn] sonraki çalışmalarda bu bulgular doğrulandı ve ayın etkilerini de kapsayacak biçimde genişletildi. Büyük ölçüde çarpıcı ay etkisi düzeltmeleri nedeniyle, gayrı resmi olarak bu hareketin gerçekte çekim doğalı olduğuna inanılmakla birlikte daha ileri düzeyde doğrulamalar için yayımlanması askıda bırakıldı.

Araştırmalar II. Dünya Savaşı’nda kesintiye uğradı; ancak, 1944 yılında Kaliforniya’da Townsend Brown Vakfı (Ohio kökenli ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş) tarafından yeniden başlatıldı ve iki yörede (Laguna Beach ve Los Angeles, California -Kaliforniya-), özel olarak inşa edilmiş ve sıcaklığı sabit tutulacak biçimde yalıtılmış laboratuvar odalarında sürdürüldü.

Bu ilk (doğuda ulaşılan) sonuçlar, özellikle de ayın etkisi, olasılıkla zaman dilimi ve jeofizik farklılıklar nedeniyle kesin olarak doğrulanmadı ve bu da karışıklığa yol açtı. Otomatik kayıtlar 1944-49 yılları arasında dört yılı aşkın bir süre boyunca sür[dürül]mesine karşın, sonuçlar hiçbir biçimde Doğu’da ulaşılmış ilk sonuçlarla doğrudan karşılaştırılabilir görünmedi. Bu nedenle de, çekim kökenine ilişkin hiçbir yorum getirilmedi.

1950-70 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde Vakıf, bu alandaki araştırmaları sürdürdü; ancak, [çalışmayı-çn] öncelikle masif yalıtkanların elektrokinetik etkilerine (baryum titanat bloklarının ve diğerlerinin hareketine) yönlendirdi. Bu çalışmalar ABD’de ve Fransa’da yürütüldü.

Bu araştırmalar titizlikle denetlenen deney koşullarında yüksek-basınçlı deney odalarında (300 kV’ye ulaşan) çok yüksek gerilimlerin kullanılmasını da kapsadı. Bu, çekim kuramını geliştirmek ve daha önceki anlaşmazlıkları çözmeye kalkışmak için uygulandı. Yine de, [sonuçların-çn] yayımlanması daha açık bir kavranışı sağlanıncaya değin ertelendi.

1970 yılında, otomatik kayıtlar Güney Kaliforniya kıyılarının 28 mil (~45 km) açığındaki Catalina Adasında göreceli olarak yalıtılmış bir alanda geliştirilmiş bilgisayar-tipi donanımla yeniden başlatıldı. Çabalar çekim ışımasının ortaya çıkarılmasına ve ölçümüne yöneltildi. Bu, olasılıkla keşfedilmemiş bir enerji kaynağını gösteren, uzay kaynaklı çekim dalgalarının var olup olmadığı sorununu çözümlemek için uygulanmaktaydı.

Masif yalıtkanlardaki direnç değişimlerini kullanarak rezonanslı olmayan (tınılamayan) algılayıcılar tasarımına özel dikkat harcandı. Bu, genelde değişik malzemelerde, ağır metallerde ve yarı iletkenlerde oluşan direnç anomalilerinin araştırılmasına olanak sağladı. Gerçek yıldız zamanı ile ilişkilendirilen (korele edilebilen) değişiklikleri araştırmak ve bu yolla da galaksinin merkezinden geldiği varsayılan çekim ışımasının gerçek kaynağını belirleme çabasına yönelik olarak, [deniz düzeyine göre-çn] değişik yüksekliklerde gözlemler yapıldı.

Otomatik kayıtlama donanımı, deniz düzeyinden yüksek bölgelerdeki gözlemler için (10 000 ft ~ 3 000 m yükseklikte) 1974 yılında Hawaii Jeofizik Enstitüsü’nün Haleakala Dağı Gözlemevi’ne (Maui, Hawaii -Havayi?- ) ve 1975 yılında da Hawaii Üniversitesi’nde, Honolulu, bir yeraltı sığınağına taşındı ve kayıtlama, masif volkanik kayaçlarda gün boyunca [kesintisiz-çn] sürdürüldü.

Şimdiye değin, bu gözlemler bu olgusal değişimlerin nedeninin, taşlar da dahil masif yoğun-potasyum yalıtkan gereçlerde radyo frekans gürültüsünün kendiliğinden üretilmesinin yanı sıra dirençteki değişimler olabildiğini gösterir gibidir. Bu açıdan, bu, yeni bir enerji kaynağının kesin kanıtı olabilir. Bu kaynağın uzaydan (ya da benzer bir enerji kaynağından) yüksek-enerjili çekim ışımasının akışından doğan, çekim kaynaklı olup olmadığı belirlemeyi beklemektedir.

Çevrimsel (çevrimli) etkiler konusundaki çalışmalar ilintili iki olgunun varlığını gösterir gibi görünür: yalıtkan gereçlerde kütlenin ve yalıtkan sabitinin bir fonksiyonu olarak kendiliğinden üretilen radyo frekans gürültüsü (geniş spektral band aralığı) ve masif kayaçlardaki elektrik özdirenç (doğru akım). Bu sonuçlar, “kayaçtaki” elektrikle tanıtlanan enerjinin olasılıkla uzayın derinliklerinden kaynaklanan kuşatıcı çekim ışımasından kaynaklandığı düşüncesini doğurur.

Kayaçtaki elektrik örneğinde, radyo frekansından doğrusal akıma dönüşme olasılıkla kayaçta (bir transistörde olduğu gibi bir katı hal fonksiyonu) gerçekleşir. Kayacın doğal sığası (kapasitesi) doğru akımı depolamaya yarar ve böylece de neredeyse sürekli elektrik üretimi gözlenir. Bir anlamda, kayaç yarı-kalıcı bir elektriksel çift-kutupluya ya da elektrete dönüşür; ancak, gerçekte, çevresinden kazandığı enerjiyi sürekli olarak dönüştüren bir işlev taşır.

Kayaçlar Birbirlerinden Farklıdır
Çok sayıda değişik kayaçta çalışılmıştır. Granit ve yoğun lav akıntıları şimdiye değin en yüksek gerilim (voltaj) çıkışını sergilemişlerdir. Kurşun ve diğer ağır metaller dahil, diğer kayaçlar elektrik üretiminin (etki çekim kaynaklı ise beklenecek olduğu gibi) kütlenin bir fonksiyonu olduğunu kanıtlar gibi görünmektedir.

Kayaçlar, evreleri bir kayaçtan diğerine farklılık gösteren geniş bir çevrim modeli çeşitlenmesi sergilerler. Bu olgu, farklı her bir kayacın uyum sağladığı çekim (dalga) spektral aralığının (radyo frekansının) bir ölçüde farklı olduğu biçiminde yorumlanabilir. Bu nedenle, her bir kayaç (uzay kaynaklı) çok geniş spektral aralıklı kuşatıcı akışın sadece rezonans içinde olduğu bölümüne karşı duyarlıdır. Bu etki, değişik frekanslara ayarlanan radyo alıcılarına benzer.

Bir Deprem Habercisi
Bu araştırmanın ilginç bir diğer yönü, jeofizik ile -daha özel olarak da yerkabuğundaki kayaçların tektonik gerilme etkisi altında dilinimlenmeden hemen önceki elektriksel davranışları ile olan ilintisidir. Büyük depremlerin hemen öncesinde şiddetli elektriksel değişimlerin (”elektriksel nabız atışlarının”) oluşabildiği kesin bir olasılık olarak görünür. Bu yöndeki çalışmalar Kaliforniya’da sürdürülmektedir.

Sonuç
Enerji açlığı çeken bir dünya için “kayaçların ürettiği elektrik”, nükleer enerjinin doğasında içkin olan tehlikeleri taşımayan olası bir yeni enerji kaynağı olarak mükemmel bir çözüm olabilir.

[Bu konuda-çn] herhangi bir olumlu sonuca ulaşmak için çok sayıda kuramsal ve görgül çalışmanın tamamlanması gerekir. Bu bir meydan okumadır.

Forumumuzda “Kayaçlarda Elektrik Özdirenci/Doğal Elektrik Gerilimi” ile ilgili yorumlarınızı bekliyoruz.

Çevirinin eksiklikleri ve yanlışlarını düzelten Dursun BAYRAK’a sonsuz teşekkürler

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazartesi 28 Mayıs 2007- Saat : 22:24 -

Bor: Bir İnceleme ve Öneriler

Bor madenlerimiz ile ilgili olarak özellikle son yıllarda ve günümüzde özelleştirilmeleri ya da millileştirilmeleri konusunda kamuoyunda sıkça tartışmalar yapılmakta, konu ile ilgili çeşitli basın organlarında yazı, makale yayınlanmakla ve hatta sivil toplum kuruluşlarınca kitaplar yazılmaktadır. Bu nedenle bor konusunun tüm detayları ile incelenmesinin ve kamuoyunun bor madenleri konusunda daha gerçekci bilgilendirilmesinin yararlı olacağı değerlendirilmiştir.

Bazı kaynaklarca Türkiye için stratejik önemi olduğu ifade edilen ve hatta daha da ileri gidilerek Türkiye’yi kurtaracak bir kaynak olarak görülen borun dünya üzerinde toplam ticaret hacmi yıllık 1.2 milyar dolardır. Türkiye’nin yılda sadece 4.5 milyar dolar sigaraya para harcadığı, bir o kadar da petrol için harcama yaptığını bu rakamın Ağustos 2000 içinde 3 milyar dolar mertebelerine ulaştığı gibi rakamlar verirsek 1.2 milyar dolarlık yıllık dünya bor ticaret hacminin Türkiye’yi kurtarma tezleri konusundaki iddialarına bir cevap verilebilir. Bu açıklamalara borun değerinin küçümsenmesi açısından bakmakdan ziyade, ekonomik ya da ticari değerinin abartıldığını ve tüm dünyadaki bor ticaretini sadece Türkiye yapsa bile sonuçta 1.2 milyar dolar gibi yıllık ticaret hacmine ulaşabileceğini ve bunun da Türkiye için mevcut koşullar altındaki öneminin Türkiye’yi kurtaracak bir kaynak olmaktan ziyade toplam ihracatımız içerisinde dikkate değer bir kaynak olmaktan öte geçmeyeceğini vurgulamak içindir.

Borun kullanım alanları ve oranları ile ilgili olarak değişik rakamlar söylenmesine rağmen gerçekten de yoğun olarak sanayiinin birçok alanında kullanılmaktadır. Ancak kullanım oranı hakkında bir fikir vermesi bakımından dünya’da ne kadar üretim yapıldığı ve toplam ticaret hacminin ne olduğuna göz atmanın faydalı olacağı değerlendirilmektedir. Değişik kaynaklarda farklı rakamlar ifade edilse de ortak ve de genelde birleşilen rakam;

B2O3 olarak: 1.5 Milyon ton / yıl
Değer olarak: 1.2 Milyar dolar ($) / yıl civarındadır.

Bor Nedir, Nerelerde Kullanılır?
Bor madeni dünyadaki 109 elementten biridir. Bu nedenle hemen yakın çevremizde yer alan toprakta, suda, bitkilerde ve diğer canlılarda bor’a rastlamak mümkündür. Fakat bor kendi başına tabiatta bulunan bir element değildir. Oksijen ve diğer elementlerle birlikte tuz halinde bulunur (B2O3 olarak). Zaten genel bir tanımıyla endüstrinin ya da sanayiinin tuzu olarak adlandırılmaktadır. Tarihte bor özellikle seramik ya da toprak kaplar yapımında yaygın olarak kullanılmıştır.

Bor için sanayiinin tuzu tanımı da kullanılmaktadır. Gerçekten de kullanıldığı tüm alanlarda ya da endüstrilerde değişik oranlarda bor kullanılmaktadır. Bu oranların ne olduğu konusunda çok değişik rakamlar mevcutsa da kullanım alanlarının büyük kısmında bor ya da bor türevi ürünler genelde düşük oranlarda kullanılmaktadır. Zaten aksi olsaydı yukarda verilen toplam üretim miktarı daha da fazla olurdu.

Bor genel olarak aşağıda belirtilen alanlarda ve oranlarda kullanılmaktadır.

BORUN KULLANIM ALANLARI

KULLANIM ALANI

KULLANILAN MİKTAR

Yalıtım, Fiberglass

168

97

37

302

20

Deterjan

21

242

17

280

19

Borosilikat Cam

51

55

73

179

12

Seramik

13

69

80

162

11

Fiberglass tekstil

67

7

87

161

11

Tarım

17

14

27

58

4

Diğer

84

208

77

369

24

TOPLAM

421

692

398

1.511

100

Yukarıda genel olarak verilen kullanım alanlarına baktığımızda gelişmiş ülkelerin bor tüketiminin oldukça fazla olduğu görülmektedir. Yukarıdaki tabloda Türkiye, Batı Avrupa içinde değerlendirilmiştir. Ancak bu miktarlar içinde Türkiye’nin tüketim miktarı dünya üretiminin %1-2’si civarındadır. Bu da Türkiye’nin dünya çapında bor üreticisi olmasına rağmen, bor’a dayalı ya da bor kullanan endüstrilerde tamamen dışa bağımlı olduğunun bir işareti olarak değerlendirilmektedir. Daha sonraki bölümlerde açıklanacağı gibi Türkiye’nin bor konusunda sadece bor’u kullanmakta değil, bor türevi ya da bor’dan elde edilecek diğer türevlerin ya da rafine bor üretiminde de diğer ülkelerle karşılaştırıldığında istenen düzeyde olmadığı görülecektir.

Endüstride Kullanım
Bor, Alüminyum ile aynı grupta olmasına rağmen metal olmayan elementlerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini taşıyan karbon ve silikon özelliklerini göstermektedir. Ancak bor, karbon gibi iletkenlik özelliği de taşımaktadır. Bu yüzden bor element olarak yarı metalik element sınıfında kabul edilir.

Endüstride oynadığı rol gerçekten dikkate değer ölçüdedir.

Mıknatıslarda, ABD manyetik tren ile ulaşım teknolojilerinde iletken ve manyetik teçhizatın yapımında zımpara kağıt ve taşlarında bor kullanılmaktadır.

Ulaştırma sektöründe; antifrizlerde, motor yağlarında, fren sıvılarında, araçlarda, uçaklarda hidrolik sıvılarında,

Halojen aydınlatmada mesela 32 millik Fransa ve İngiltere arasındaki tünel bu sistemle aydınlatılmıştır.

Yüksek teknolojide; kapasitör, transistör, yarı iletkenlerin üretiminde ve mikroelektronik teknolojilerde, ekonomiye geri dönüştürülen kağıtlarda kaliteyi ve parlaklığı artırmada, fiber optik kablo imalatında, lazer yazıcıların tonerlerinde, kamera ve fotoğrafcılıkda,

Nükleer enerji kullanımında koruma ve temizlemede ve nükleer artıkların korunmasında, bu konuda ABD’de yapılan çalışmalarda 2009 yılından itibaren ABD Enerji Bakanlığı kullanılmış nükleer yakıtların bor içeren camlarla kaplı paslanmaz çelik kaplar içinde Yucca Dağı’nda saklamayı planlamaktadır,

Eski bina ve gemilerin onarımında,

Mikroskop ve teleskoplarda kullanılan cam tüplerde,

Tıpda kanser tedavisinde ve ilaç sanayiinde, dezenfekte edicilerde, antseptiklerde, lens sıvılarında, parfüm imalatında, kemik gelişiminde,

Zırhlı plakalar, seramik plaka imalatında, kompozit fiberglass üretiminde,

Endüstride kullanımı ile ilgili olarak bor yaygın olarak kullanılmasına rağmen sayılan kullanım alanlarının birçoğunda sınırlı miktarlarda kullanılmaktadır. Örneğin fiber cam tekstil alanında, ( bu ürünler uzay ve havacılık sektörü ile askeri alanda ve sanayiinin diğer birçok alanlarında kullanılmaktadır) üretilen üç tip üründen ikisinde bor kullanılmasına rağmen diğerinde (vetrotex r tipi glass-fiber) kullanılmamaktadır. Diğerlerinde ise (e ve d tipi) %5-8 ile % 23’ varan oranlarda kullanılmaktadır.

Tarım Alanında Kullanım
Bor’un tarımda kullanımı ile ilgili bilgiler 8′nci yüzyıla kadar dayanmaktadır; ancak insanoğlu bilmeden bitkiler için büyük öneme haiz bor’u tarımın yapılmasından bu yana sürekli kullanmışlardır. Bor’un bitkilerdeki önemi bitkilerin iç beslenme koşullarının oluşturulmasında ortaya çıkmaktadır. Çok küçük miktarlardaki bor bitkilerin çiçeklenmesinin kontrolü, polen üretiminde, yeşermesinde tohum ve meyve gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda bitkilerde yakıt pompası işlevini de yapmaktadır, buna göre bitki üzerindeki yaşlı yapraklardan yeni yetişenlere ve köklere şeker taşımasında rol oynamaktadır. Bor doğal olarak toprakta bulunmasına rağmen bazı bölgelerdeki yoğun yağışlar, coğrafik koşullar ve tarım yöntemlerindeki farklı uygulamalar nedeniyle bor oranı azalarak bitkilerin ihtiyacı olan ve yukarda belirtilen fonksiyonları yerine getiremeyecek oranlara düşmüş olabilir. Böyle alanlarda kullanılan gübrelerde bor kullanılması bitkilerin yetişmesinde önemli rol oynamaktadır. Böyle alanlarda kullanılacak bor miktarı hektar başına 0.2 ila 4 kilogram arasında bir hektar arazi için değişmektedir. Pamuk, mısır, soyafasulyesi gibi bazı bitkilerde daha yüksek oranda bor’a ihtiyaç bulunmaktadır.

Gıda Endüstrisinde Kullanım
Bitkilerde bor kullanımı konusunda yukarda yapılan açıklamalarda da görüleceği gibi birçok bitki belirli oranlarda bor içermektedir. Bu bitkilerin tüketimi esnasında da insanlar belirli oranlarda bor’u kullanmaktadır. Çeşitli çalışmalarda bitkilerden, sudan ve diğer yiyeceklerden 1 ila 3 miligram düzeylerinde bor’un insanlar tarafından beslenmesinde kullanıldığını ortaya çıkarmıştır. Henüz insan sağlığı için Bor’un gerekli olduğu konusunda kesin kanıtlar olmasa da bilim çevrelerinde ve Dünya Sağlık Örgütü’nde insan sağlığının devamı için bor’un gerekli olduğu konusunda genel bir inanış bulunmaktadır. İnsan için gerekli olduğu düşünülen bor insan hayatında her gün yediğimiz gıdalardan bir şekilde alınmaktadır veya birçok içecekte kahvede, şarapta birada da bulunmaktadır.

İnsanların günlük olarak aşağıda belirtilen miktarlarda bor tüketmeleri de tıbbi çevreler tarafından tavsiye edilmektedir.

Çocuklar için :1.5 Mg
Erkekler :2.0 Mg
Kadınlar :2.0 Mg
Hamile bayanlar :2.5 Mg

Bazı çevrelerde hafızanın kuvvetlendirilmesinde, algılamanın artırılmasında ve el göz koordinasyonunun sağlanmasında rol oynadığı ifade edilmektedir. Mafsal iltihaplarının tedavisinde debenzer şekilde etkili olduğu konusunda araştırma sonuçlarına ulaşılmıştır.

Borun kullanımı ile ilgili olarak daha farklı bir fikir vermesi açısından bir ev içinde gördüğümüz birçok eşya içinde bor kullanıldığını düşünmemiz yanlış olmaz. Ev içinde kullanılan ağaç eşyaların, plastik ya da fiberglas’ların korunması bir kısmının imalatı esnasında küflenmeye ya da bazı böcek türlerine karşı koruma, yanmayı geciktirici olarak günlük hayatımızda kullandığımız birçok eşyada bor bulunmaktadır. Ev içinde seramik cam kaplar, emaye kaplar, dolap içindeki birçok yiyecekte, banyoda birçok sabun ve deterjanlarda, şampuanlarda, yapıştırıcılarda bor kullanılmaktadır.

Bor’un yukarıda belirtilen kullanım alanlarını daha da artırmak mümkündür, ancak bu kadar çok kullanım alanına rağmen tüketimin çok olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü kullanıldığı alanlardaki kullanım miktarı oldukça azdır. ABD’de üretilen toplam bor ürünlerinin iç piyasada tüketilen miktarı 360.000 ton civarındadır. Kullanım alanlarına göre bir fikir vermesi bakımından ABD’de 2000 yılına ait tüketim miktarları aşağıda verilmiştir.

KULLANILDIĞI YER

MİKTAR (Ton)

Tarım

13.900

Borsilikat cam

24.400

Emaye, Cam hammadesi, pencere camı

13.800

Nükleer Uygulamalar

454

Sabun Deterjan

23.600

Yurt dışına satışlar

30.900

Tekstil fiber

64.500

TOPLAM

360.000

Sanayiide bazı alanlarda ham bor kullanılırken bazen de rafine bor kullanılmaktadır. Bazı uygulamalarda da her ikisi de birlikte kullanılmaktadır. Bu durumda ucuz olan tercih edilmekte ve rafine bor yerine ham bor tercih edilmektedir. Ancak bu uygulama daha çok Türkiye’nin aleyhine işlemekte ve bu nedenle de daha sonraki bölümlerde açıklanacağı gibi ülkemizden ham bor ihracatı tercih edilmekte ve diğer ürünlerin ülkemizde üretilerek daha fazla katma değer yaratılması engellenmektedir.

Dünyada Bor Üretimi
Dünyadaki önemli bor yatakları ülkemizde, ABD’de ve Rusya’da bulunmaktadır. Bor rezervleri ile yapılan çalışmalarda tespit edilen değerlere göre toplam rezervin yaklaşık %63’ü ülkemizde, %10.3’ü ABD’de, %13.7’si Rusya’da, diğer rezervler ise Çin, Şili, Bolivya, Peru, Arjantin, Sırbistan ve İran’da bulunmaktadır. Türkiye’nin toplam bor üretimindeki yerini değerlendirmek maksadıyla söz konusu ülkelerin üretim miktarlarına ilişkin tablo aşağıda verilmiştir.

DÜNYA BOR ÜRETİM TABLOSU (ton)

ÜLKE

1996

1997

1998

1999

2000

Arjantin

342

423

350

360

360

Bolivya

9

12

7

7

7

Şili

149

171

280

200

200

Çin

157

136

137

110

105

Almanya

2

1

1

1

1

İran

1

6

2

4

4

Kazakistan

30

30

30

30

30

Peru

39

40

40

40

40

Rusya

1,000

1,000

1,000

1,000

1,000

TÜRKİYE

1,447

1,569

1,650

1,410

1,400

ABD

1,150

1,190

1,170

1,220

1,070

TOPLAM

4,330

4,570

4,660

4,380

4,220

Tabloda yazılan değerleri incelediğimizde ortaya çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir;

2000 yılı için toplam ham bor üretimi 4.220.000 tondur. Buna göre 1.500.000 ton ile Türkiye en fazla üretim yapan ülke konumundadır ve toplam üretimin %33’ne karşılık gelmektedir. ABD’nin %25, Rusya’nın ise %23 oranlarında üretim yaptığı bilinmektedir.

Üretim miktarındaki B2O3 oranı bakımından değerlendirdiğimizde ise ABD 555.000 ton, Türkiye ise 465.000 ton üretim yapmaktadır. Bunun oransal değerleri ise dünya toplam bor üretiminin ABD için %37, Türkiye için ise %31 rakamlarına karşılık gelmektedir. Bu rakamların parasal değer olarak karşılıklarına baktığımızda ise ABD toplam bor ticaretinden 557.000 milyon dolar, Türkiye ise 240.000 milyon dolar gelir elde etmiştir. Bu rakamları bir tablo içerisine yerleştirip, ortaya çıkan sonuçlara baktığımızda;

ABD/TÜRKİYE BOR ÜRETİM VE SATIŞ KARŞILAŞTIRMASI

ABD

555

1.070

%37

%25