May 29

Osmanlı pâdişâhlarının on beşincisi ve İslâm halîfelerinin seksenincisi. 1591 senesinde Manisa’da doğdu. Her şehzâde gibi iyi bir eğitim gördü. Ağabeyi Birinci Ahmed Hanın vefâtı üzerine, 22 Kasım 1617’de, ilk defâ ekberiyet kâidesine göre, yâni hânedânın en yaşlı mensûbu olarak zorla tahta çıkarıldı.

Sultan Mustafa Han, devlet meseleleriyle ilgilenmediğini ifâde ederek, saltanatı kabul etmediyse de bu hâl devlet erkânınca göz önüne alınmadı. Ancak, çok geçmeden devlet işlerinde Sultânın yabancı kalması ve işlerin karışması üzerine, durumun böyle devâm edemeyeceğini anlayan devlet adamları, hal’ine fetvâ aldılar ve 26 Şubat 1618 günü Sultan Mustafa’yı tahttan indirerek, yerine Genç Osman’ı çıkardılar.

Ancak, yenilik taraftarı olmayanların tahrikleri netîcesinde isyân eden yeniçeriler, 19 Mayıs 1622’de Genç Osman’ı tahttan indirdiler. Bu durum Sultan Mustafa’nın ikinci defâ tahta geçirilmesine yol açtı. Bu sırada Sultan Osman Hanın vezîriâzam Kara Dâvûd Paşa tarafından şehit ettirilmesi büyük karışıklıklara sebep oldu. Sultan Mustafa Han, Dâvûd Paşayı azlederek yerine Mere Hüseyin Paşayı getirdiyse de, isyanlar son bulmadı. Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa başkaldırarak, bölgesindeki yeniçerilerin bir kısmını öldürttü. “Genç Osman’ın intikâmını alacağım” diye and içen Abaza, İstanbul’a gelmek için yola çıktı. Bursa’yı muhâsara ettiyse de alamadı. Kış geldiği için Niğde’ye çekildi.

Anadolu’daki isyanlar ve Genç Osman’ın şehit edilmesi olayına adı karışan sipâhiler, halk nezdinde kazandıkları nefreti silmek için, bir dîvân toplantısı sırasında ayaklanarak Sultan Osman Hanın kâtillerinin bulunmasını istediler. Bunun üzerine Kara Dâvûd Paşa ve Kalenderoğlu denilen kişiler, yakalanarak îdâm edildiler.

Diğer taraftan Osmanlı Devletinin iç karışıklıklarından istifâde etmek isteyen Lehistan kazakları, daha önce imzâlanan antlaşma şartlarına uymayarak, şayka adı verilen yüz elli civârında küçük gemiyle Osmanlı kıyılarına saldırdılar. Kazakların üzerine gönderilen Karadeniz serdârı Damad Recep Paşa, kazakları tâkip ederek Kilgra önünde bir çok gemilerini batırdı ve 21 gemiyi zaptederek beş bin esirle İstanbul’a döndü.

İstanbul’da vukû bulan karışıklıklar ve Anadolu’da meydana gelen isyanlar, Osmanlı Devletinin başında daha kudretli, azimkâr ve zekî bir pâdişâhın bulunmasını gerekli kılıyordu. Bu sebeple, 1623’te sadârete getirilen Kemankeş Ali Paşa, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi ve diğer devlet erkânı toplanarak Sultan Mustafa’nın, artık, makâm-ı saltanatta kalmaması gerektiği husûsunda karara vardılar. Nitekim, verilen fetvâ ile 10 Eylül 1623 günü Sultan Mustafa, ikinci defâ tahttan indirildi ve yerine Dördüncü Murâd Han geçti.

Sultan Mustafa Han, zayıf ve nârin vücutlu idi. Yüzü her zaman solgun olup, üzüntülü bir görünüşü vardı. Son derece dindârdı. Sık sık türbeleri ziyâret eder ve çokça sadaka dağıtırdı. Saraydaki hayâtını ibâdet içinde, dînî eserler ve Kur’ân-ı kerîm okuyarak geçirirdi. Saltanatta gözü olmadığı için, her iki hal’inde de en küçük bir memnûniyetsizlik göstermemiş, tahttan sevinçle inmiştir.

20 Ocak 1639 günü Topkapı Sarayında vefât eden Sultan Mustafa Han, Ayasofya Câmii karşısındaki türbesinde medfundur.

Yazan :admin

May 29

On yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarından. Babasının adı Hüseyin olup, Arnavutluk’un Berat Sancağının Rudnik köyünde doğdu. Gençliğinde Osmanlı sarayında hizmete alındı. İyi bir tahsil ve terbiye görerek yetiştirildi. Köprülü lakabı, Amasya’ya bağlı Köprü kasabasından evlenip orada ikâmet etmesindendir.

Osmanlı Devletinde saray mutfağı olan Matbah-ı âmirede hizmete başladı. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han (1623-1640) devrinde, Silâhdâr Hüsrev Paşanın maiyetine girdi. Enderun’da başladığı hizmette, Hüsrev Paşanın vezirliği sırasında Hazînedarlığa yükseldi. Çeşitli voyvodalıklarda yaptığı hizmetler üzerine makam ve rütbesi yükseldi. Şam, Kudüs, Trablus eyâletlerinde vâlilik yapıp, 1650’de vezirlik rütbesi verildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) devrinde, Boynueğri Mehmed Paşadan sonra 15 Eylül 1656’da Sadrâzamlığa tâyin edildi.
Köprülü Mehmed Paşa, sadrâzamlığa getirilmesiyle, esaslı bir ıslâhat başlattı. Mâlî, adlî, askerî tedbirler alıp, Osmanlı Devletini daha da kuvvetlendirdi. Venediklilerin işgâline uğrayan Bozcaada’yı 31 Ağustos 1657’de, Limni Adasını da 15 Kasım 1657’de kurtardı. Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurup, isyân eden Erdel üzerine, 1658 yazında sefere çıktı. 1 Eylül 1658’de Erdel’in kapısı vaziyetindeki Yanova teslim alınıp, Prens Georges Rakoczy kaçınca, yerine Akos Borcsai tâyin edildi. Yanova, Şebes ve Lagoş şehirleri Osmanlı Devletine katıldı. Erdel’in haracı kırk bin altına çıkarılıp, elli bin kuruş harp tazmînâtı alındı. Osmanlı ordusunun ve Vezir-i âzam Köprülü Mehmed Paşanın Avrupa kıtasında seferde olmasını fırsat bilen Celâlîler, Anadolu’da harekete geçti. Bunun üzerine Avrupa seferi dönüşünde görevlendirilen Köprülü, fesat yuvalarını dağıtıp, elebaşlarını yakalattı. Âsilerin üzerine kuvvet sevk edip, cezâlandırdı. Bu Celâli hareketlerinin bastırılmasında, Diyarbakır Vâlisi Murtaza Paşanın çok hizmeti geçti. Osmanlı Devletinin varlığı ve bekâsı için âsilere karşı sert tedbirler aldı.
Köprülü Mehmed Paşa, uzun yıllar çeşitli kademelerde vazîfe yaptıktan sonra, vezîr-i âzamlığının 5 yıl 1 ay 15. gününde seksen yaşlarındayken 29/30 Ekim 1661 gecesi vefât etti. Devlete hizmetinden çok memnun olan Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın oğlu Fâzıl Ahmed Paşayı Vezir-i âzamlığa tâyin etti. Köprülü; akıllı, zekî, hâdiselerden ders alır, vaziyete göre hareket eder, hissî hareket etmezdi. Her şeyi zamânında yapmaya dikkat ederdi. Devletin menfaatlerini her şeyden üstün tutardı.
Samsun’un Vezirköprü ilçesi ve Köprülü âilesi, Köprülü Mehmed Paşanın adıyla alâkalıdır. Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir.
Âl-i Osman’a son derecede sâdık olup, pâdişâh kendisinden emindi. Devletin en buhranlı dönemlerinde idâreyi ele alıp, içeride fitne ve fesâdın kökünü kazıyan, dışarıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçiren Köprülü Mehmed Paşa, pek çok hayır eserleri bıraktı. Türbesinin yanında medresesi ve çeşmesi, Taraklu Borlu (Safranbolu) da câmisi vardır. Tokat’ın Turhal kazâsında han, Samsun’un Vezirköprü kazasında çeşme ve namazgâhı, Anadolu, Rumeli ve adalarda pekçok câmi, mescit namazgâh, mektep, köprü, han, çeşme, değirmen ve dükkânlar yaptırdı. Bu eserlerin masraflarını ve tâmirâtının karşılanabilmesi için de pek çok arâzi vakfetti.

Yazan :admin

May 29
 
Avrupa’da ve dünyada barışın, güvenliğin, huzurun tesisi için, dünyada yeni bir siyasi hukuki anlayış çerçevesinde işbirliği yapılması zorunludur. Devletlerin emperyalist gelenek ve alışkanlıklarını sürdürmeleri halinde barış ve güvenliğin tesisi mümkün değildir. Barış ve güvenlik, her toplumun hakkını alabildiği, gücü olanın güçsüzü ezmediği, hukukun ve “hukuk normu karşısında eşitlik ilkesinin, adaletin hakim olduğu bir dünyada gerçekleşebilir. İnsan hak ve özgürlüklerini korumayı esas alan demokratik düzen, barışın da yegane teminatıdır. Günümüzde, Avrupa’da barış ve güvenliğin en çok tehdit altında bulunduğu bölge Kuzey Kafkasya’dır. Çeçenistan’da Rusya Federasyonunun haksız, vahşi işgali ve katliamı sürmektedir. Abhazya ve Güney Osetya diğer önemli çatışma bölgeleridir.
      Rusya Federasyonu, AKKA sınırlarını çok aşan ölçülerde Kuzey Kafkasya’ya büyük askeri güç toplamıştır. Bu büyük askeri güç, çatışmaya taraf olmayan toplumlara da zarar vermekte, onlar için de sürekli tehdit oluşturmaktadır. Avrupa siyasi camiası (devletleri) Kuzey Kafkasya’daki sorunların adalet ve barış ilkelerine uygun olarak halledilebilmesi için ciddi ve etkili çaba sarf etmek yükümlülüğündedir. Bu yükümlülüğün kabul edilebilir şekilde yerine getirilebilmesi için, bu günkü olayların temelindeki tarihi ve sosyal gerçekler tarafsız, objektif şekilde hatırlanmalı, önemle dikkate alınmalıdır. Özellikle ve öncelikle Rusya Federasyonu’na şu gerçeklerin hatırlatılması faydalıdır: Rusya Federasyonu, dünyada en geniş coğrafi alana hakim olan devlettir. Bu alan aynı zamanda dünyada en büyük ekonomik potansiyeli doğal kaynakları da ihtiva etmektedir.
      Çeçenistan, Rusya federasyonunun 1/1.000′i genişliğinde, çok küçük bir ülkedir. Tüm Kuzey Kafkasya ise Rusya Federasyonu’nun 1/200′ü kadardır. Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya’nın ekonomik potansiyeli de Rusya’ya göre çok düşüktür. Hukuk ve adalet ilkeleri bir tarafa, mantık ve matematik ilkeleri çerçevesinde Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya’da meşru bir menfaati yoktur. Bunun yanında Kuzey Kafkasya’daki halihazır konum Rusya Federasyonu ekonomisine büyük külfet yüklemektedir. Bu durum tüm Rusya halkına zarar vermektedir. Rusya federasyonunun Çeçenistan’daki halihazır durumu, bu devletin “emperyalist devlet” geleneğini sürdürmekte olduğunu ortaya koymaktadır.

Yazan :admin

May 29

Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990 yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey, Horasan bölgesinin emîri idi. Târihçi Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri geçmektedir.

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi Mâverâünnehr’de Oğuz Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından sonra, ülkenin idâresi oğulları arasında taksim edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu Mikail Beye verilmişti. Yabgu unvanını taşıyan Mikail Beyin vefâtından sonra ülkenin idâresi oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Mehmed Tuğrul Beye kaldı. İki kardeş, Karahanlı Hakanı İsrâil Arslan Yabgu’yu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan mücâdelesine katıldılar.

Çağrı Bey, 1016’da Mâverâünnehr’den Bizans ülkeleri üzerine cihâda çıktı. Horasan bölgesine gelerek oradaki Türkmenleri etrâfına topladı. Buradan Irak-ı Acem bölgesine geçerek Bizans’a bağlı Ermeni Vaspurakan ve Ani krallıkları ile Âzerbaycan’da muhârebeler yaptı. 1016’dan 1022 senesine kadar altı yıl boyunca Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyla savaştı. Birçok muvaffakiyetler ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Mâverâünnehr’e döndü. 1025’te Mâverâünnehr’e geçen Sultan Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve Selçukluların reisi Arslan Yabgu’yu esir edip Hindistan’a gönderince, ülke halkının bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve Çağrı beylere katılarak ordularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları Mûsâ Yabgu ile birlikte Türkmenlerin reisi oldular. Mâverâünnehr bölgesinde râhat ve huzur içinde devleti idâre eden Selçuklu liderleri, muhâfızları durumundaki Ali Tigin’in 1034’te vefâtı üzerine zor durumda kaldılar. Buhârâ ve Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Horasan’a geçmek zorunda kalan Çağrı ve Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mes’ûd’un Horasan vâlisine mürâcaat ederek sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. Fakat istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük bir ordu gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul ve Çağrı beyler kazandılar (1035).

Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mes’ûd, Selçuklu reisleriyle müzâkerelere girişti ve isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar da tanıdı. Sultan Mes’ûd, Dihkan ve Dihistan bölgelerini vermesine karşılık, onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz boylarının akınlarına mâni olamadıklarından bir kere daha Sultan Mes’ûd ile karşı karşıya geldiler. Sultan’ın gönderdiği büyük bir orduyu da mağlûb ettiler. Hattâ Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan vâlisini mağlûp ederek 1037’de Merv şehrini ele geçirdi. Burada “Melikü’l-mülûk” ünvânıyla hükümdârlığını îlân ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civârındaki Talhâb denilen yerde iki gün süren şiddetli muhârebede Selçuklular bir zafer daha kazandılar (1038) ve Herat şehrini de ele geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey Nişabur’da Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdârı olarak sultan îlân edildi. Durumun vahâmetini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan Mes’ûd, büyük bir orduyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri Tigin’in tâbiliğini sağlamak için Mâverâünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini haber alınca, geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliâbâd Ovasında yaptığı muhârebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak istediğinden yeniden Çağrı Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Netîcede Selçukluların geleceğini tâyin edecek muhârebe 23 Mayıs 1040’ta Dandanakan Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı harpte, Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli ordusunu perişân ettiler (Bkz. Dandanakan Savaşı). Sultan Mes’ûd güçlükle canını kurtardı ise de karargâhı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı üzerine birçok Türkmen boyları Selçuklulara iltihâk etti.

Dandanakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet an’anesi gereğince, ülkeyi kendi aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Horasan’ın kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütûhât yapacaklardı. Mûsâ Yabgu ise, Herat ve Sistan bölgesi fütûhâtına memur edildi. Bu plâna göre hareket eden Çağrı Bey, 1040’ta Belh’e yürüdü ve Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd kumandasındaki yardımcı kuvvetleri bozarak şehri ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına girdi. Belh’ten sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de hâkimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet merkezi yaptı. 1044’te Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mes’ûd’un oğlu Mevdûd, Belh ve Tuharistan’ı geri almak için ordular sevk etti ise de bu kuvvetler Çağrı Beyin oğlu Alparslan tarafından mağlûp edildiler. Bir müddet sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de ele geçirdi. Belh, Tuharistan ve diğer bâzı şehirleri oğlu Alparslan’a vererek Gaznelilerle mücâdeleye memur eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.

Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar’ın 1048’de vefâtı üzerine Çağrı Bey, oğullarından Kavurt Beyi büyük bir ordu ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve nihâyet 1055’te bütün Kirman bölgesi Selçukluların eline geçti. 1056’da Sistan bölgesi de Selçukluların hâkimiyetine girdi ve o bölge Mûsâ Yabgu’nun idâresine verildi.

Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyân edip saltanat dâvâsına kalkışan İbrâhim Yınal’a karşı, oğulları Alparslan ile Kavurt’u sevk edip isyânı bastırması son yardımı oldu. Bu hâdiseden sonra rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlim ve velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde vefât etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu ve veliahtı Horasan Hâkimi Sultan Alparslan ile Kirman Hâkimi Ahmed Kavurt ve Âzerbaycan vâlisi Yakuti’den başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde devlete ve İslâmiyete hizmet ettiler. Çağrı Beyin dört de kızı vardı.

Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün İran ve Yakındoğu ülkesini fethetmiş, Türkleri fâtih bir millet olarak bir araya toplamak ve Anadolu kapılarının tam anlamıyla İslâmiyete açılmasını sağlamak sûretiyle Türklüğe ve İslâmiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslâmiyetin ta Viyana kapılarına kadar ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.

Kaynaklar, Çağrı Beyin çok âdil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalâde dindar ve merhâmetli bir mücâhid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler.

Yazan :admin

May 29
 

Padişahlık Sırası  33
Saltanatı  93 Gün
İslâm Halifelik Sırası  98
Cülûsu  30 Mayıs 1876
Babası  Sultan Abdülmecîd Hân 
Annesi  Şevk-efzâ Vâlide Sultan
Doğumu  21 Eylül 1840
Vefâtı  29 Ağustos 1904
Kabri  İstanbul Turhan Vâşide Sultan Türbesindedir

Otuz üçüncü Osmanlı sultanı. İslâm hâlîfelerinin doksan sekizincisidir. Babası, Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han, annesi Şevkefzâ Kadınefendidir. 21 Eylül 1840 târihinde İstanbul’da doğdu. İyi bir eğitim ve öğretim gördü. Devrin büyük âlimlerinden ders görerek yetiştirildi. Devlet idâresi, fen ilimleri ve Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Okumayı çok sevdiğinden veliahtlığı devrinde yabancı ülkelerden de kitap getirtirdi.

Babasının 25 Haziran 1861’de vefâtından sonra Abdülazîz Han pâdişâh olunca, veliaht oldu. Nezâketi, kibârlığı, çağına göre bilgisi ve yumuşak huyluluğu ile sevildi. Amcası Abdülazîz Hanın 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyâhatlerine katıldı. Bu gezilerde davranışları ile Osmanlı hânedânının asâletini temsil ederek takdir topladı. Veliaht Murâd, 30 Mayıs 1876 târihinde Sultan Abdülazîz Hanın hal’ edilmesiyle Osmanlı Sultanı îlân edildi. 4 Haziran 1876’da Abdülazîz Hanın fecî şekilde şehit edildiğini ve annesi Pertevniyâl Sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten Sultan Murâd Hanın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekten aklı bozuldu. Üzüntüden hastalığının artmasında doktor Capoleone’nin câhilâne ve yanlış teşhis ve tedâvisinin mühim rolü oldu. Beşinci Murâd Han bu hasta hâliyle ihtilâlcilerin kuklası hâline getirilip, Avrupa’da belirli odakların devleti ve İslâmiyeti yok etmek için hazırladıkları yıkıcı plânları tatbik edilmek istendiyse de kardeşi İkinci Abdülhamîd Han bunların önüne geçti. 31 Ağustos 1876’da hal’ edilen ve doksan üç gün saltanat süren Beşinci Murâd Han, Osmanlı sultanlarının en az pâdişâhlık yapanıdır.

Saltanattan hal’inden sonra, âilesiyle Çırağan Sarayına yerleştirilen Beşinci Murâd Hanın hastalığı sonradan iyileşti.Vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren Murâd Han, kardeşi Sultan Abdülhamîd Hanın nâzikâne hatır sormasını, dâimâ teşekkürle cevaplandırırdı. 29 Ağustos 1904 târihinde vefât eden Beşinci Murâd Han, İstanbul’da Yeni Câmideki türbeye defnedildi.

Yazan :admin

May 29

Göç hareketinin Osmanlı topraklarındaki ekonomik aktivitenin artışını sağladığı tespit edilmiştir. Osmanlı ekonomik tarihi incelemelerine göre, göç hareketinin zirvesini yaptığı 1885-1912 yılları arasında Osmanlı ülkesindeki genel üretim ve özellikle ziraî üretim büyük artış göstermiştir. Bu yıllarda devletin altın stokları ve yatırımları artarken eğitim ve sağlık alanında önemli ilerlemeler ve müesseseler oluşmuştur.
Sağlam ve köklü dinî ve siyasî bağlar, “muhacirler” ile Anadolu’nun yerlisi olan Müslümanlar arasındaki kültür ve dil farklarının üstesinden gelerek tek bir kültürel ve siyasî kimlik altında birleşmeyi ve kısa sürede kaynaşmayı sağlamıştır.Bir yüzyıl boyu süren göç olayının kültürel etkileri ve bunun politik yansımaları çok önemlidir. İslamcılık, Turancılık ve tarih olarak daha sonra gelen Milliyetçilik akımlarının gelişiminde göçmen ailelerin oynadığı rol, Osmanlı toplumundaki ideolojik ve kültürel akımların anlaşılmasında mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bir noktadır. Göçmen grupları, sıradan Müslümanlar yanında iyi eğitilmiş insanları, asırlardır liderlik pozisyonunda bulunmuş köklü aileleri ihtiva ediyordu. Bu ailelerin bazıları çocuklarını İstanbul’a göndererek okutmuştu.
Diğer kısmı ise çocuklarını öğrenim için Moskova, Viyana, Paris ve Berlin gibi önemli merkezlere gönderecek derecede şuurlu idi. Bu iyi eğitilmiş göçmen çocukları daha sonra Osmanlı üniversiteleri ile toplumun kültürel hayatında lider pozisyonlara geldiler. İyi yetişmiş bu genç kadrolar sadece daha ileri seviyede eğitim ve asalet duygusunu değil, şiddetli Rus aleyhtarı duyguları ve ellerinden alınmış anayurtlarına duydukları yakıcı hasreti de taşıyorlardı. Onuncu Yüzyıla kadar uzanan köklü bir İslamî geleneğe sahip olan ve İslam dünyasının sayılı kültür merkezlerinden biri olan Kazan’dan ve İmam Şamil ile sembolize edilen Kafkasya Müridizmi hareketinin merkezi olan Dağıstan’dan gelen Müslümanlar arasında günümüze kadar etkileri ulaşan büyük İslam âlimleri ve mürşidler de göç hareketine katılmış ve hatta toplum üzerindeki etkileri ile göç olayını yönlendirmişlerdir.
Bu şekilde İslamî bir vasıf alan göç hareketi ile ilgili isimler arasında Mehmed Âkif’in Süleymaniye Kürsüsü’nde konuşturduğu ünlü âlim ve seyyah, Japonlara İslamı tebliğ ile Tokyo’da İslam cemaatı oluşumuna vesile olan Özbek kökenli Sibirya Türklerinden Abdürreşid İbrahim, 1849′da doğduğu Dağıstan’da Şeyh Şamil ve oğlu Gazi Muhammed Paşa’nın yanında Ruslarla yıllarca çarpıştıktan sonra İstanbul’a gelen Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanvî’ye intisap ettikten sonra mürşitliğe kadar ilerleyen Nakşi Şeyhi Ömer Ziyaüddin Dağıstanî, aralarında Nurettin Topçu’nun da bulunduğu bir çok Anadolu aydınının feyiz aldığı Nakşi Şeyhi Kazanlı Abdülaziz Bekkine, aslen Şirvanlı olup 1892′de Bursa’ya hicret etmiş Dağıstanlı bir aileye mensup olan ve daha sonra Ömer Ziyaüddin Dağıstanî’ye intisap eden, 13 Kasım 1980′de vefat edene kadar irşadını sürdüren Mehmed Zahid Kotku, son Osmanlı şeyhülislamlarından Ömer Hulusî Dağıstanî ve daha pek çok İslam âlimi göç olayının “hicret” olarak anlaşılmasını hatırlatmaktadır.

Yazan :admin

May 29

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, 1768-1774 yılları arasında vuku bulan harbe son veren ve Osmanlı Devletinde önemli toprak kayıplarına yol açan antlaşma. Güney Dobruca’daki Küçük Kaynarca kasabasında imzalandığından bu adı almıştır.

Osmanlı ordusunun, 1773’te Ruslara karşı kazandığı Ruscuk, Silistre ve Varna zaferlerinin intikamını isteyen Çariçe İkinci Katerina, Tuna ordusunu takviye etmişti. Başkumandan Mareşal Romanzoff, Osmanlı ordusunu, merkezinde muhasara için Şumnu’ya doğru hareket etti. Bu sırada rahatsız olan Vezîr-i âzam ve Serdâr-ı ekrem Muhsinzâde Mehmed Paşa, düşmanı karşılamak üzere Yeniçeri Ağası Yeğen Mehmed Paşa kumandasında bir kuvvet sevk ettiyse de, bu kuvvetler Kozluca’da mağlup oldu. Romanzoff’un, bu başarıdan sonra Şumnu önlerine gelip Varna yolunu kesmek suretiyle, Osmanlı ordusunu iâşe ve mühimmattan mahrum etmesi, askerin dağılmasına yol açtı ve orduda on iki bin kişi kaldı. Yanındaki az sayıdaki kuvvetle mukavemet etmenin bir fayda sağlamayacağını anlayan Serdâr-ı ekrem, mütareke istemek zorunda kaldı. Sadrazam kethüdâsı Resmi Ahmed Efendi, nişancı rütbesi ile birinci, Reîsül-küttab İbrâhim Münib Efendi de ikinci murahhas tayin olunarak, 12 Temmuz 1774’te Şumnu’dan hareketle Balya Boğazına yakın Küçük Kaynarca kasabasına geldiler. Ruslar tarafının murahhası, General Repnin idi. Mareşal Romanzoff, mütareke kabul etmeyerek birinci sulh müzâkeresinde esasları iki tarafça kabul edilmiş olan esaslara göre derhal sulh akdini istediğinden, mecburen teklif kabul olunup, iki günde ve iki celsede antlaşma imzalandı.

Rus başkumandanı, sulh görüşmesi yapabilmek için başlangıçta Kılburun, Kerç ve Yenikalenin Ruslara terkini şart koydu. Osmanlı murahhasları, bütün fırsatların elden çıkması ve kendilerine zaman verilmemesi üzerine, Rus isteklerini çaresiz kabul ettiler. 17 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan ve henüz tahta yeni çıkan Birinci Abdülhamid Han tarafından tasdik edilen, yirmi sekiz maddelik bu antlaşmaya göre:

1. Kırım Hanlığı’yla Kuban ve Bucak Tatarları siyâsî bakımdan müstakil olup, ancak dînî işlerinde Hilâfet makamına tâbi olacaklardır.

2. Kılburun, Kerç, Yenikale ve Azak Kalesiyle Dinyeper (Özi) ve Buğ (Aksu) nehirleri arasındaki arazi, Rusya’ya terk edilmiş ve Aksu hudut kabul edilmiştir.

3. Ruslar tarafından işgal edilen Besarabya, Eflak, Boğdan ve Gürcistan ülkeleriyle Akdeniz adaları Osmanlılara iade olunacaktır.

4. Rus ordusu, Bulgaristan’da Tuna’nın sağ sahilinden, bir ay içinde sol sahiline çekilecektir.

5. Bâbıâlî, İmparatorlukta Hıristiyan diniyle kiliselerini, daimî surette himaye edecektir.

6. Rus sefirlerinin, Eflâk ve Boğdan vaziyetleri hakkındaki müracaatları dikkate alınacaktır. (Bu madde mucibince memleketin işlerinde Rus müdahalesine devamlı açık kapı bırakılmış oluyordu.)

7. Rus ticaret gemileri, Karadeniz’le Akdeniz’de hareket serbestisine sahip olacak ve istedikleri zaman boğazlardan geçebilecekler ve Osmanlı limanlarında kalabileceklerdi. Ayrıca Ruslar, Osmanlı şehir ve kasabalarında münasip görecekleri yerlerde konsolosluklar ihdas edebileceklerdi.

8. İngilizlerle Fransızlara verilen kapitülasyonlar, Rusya’ya da aynen tanınacaktır.

9. Osmanlı Devleti, savaş tazminatı olarak, üç senede ve üç taksitte, Rusya’ya on beş bin kese akça verecektir.

Osmanlı Devleti, arazi itibariyle fazla kayba uğramamakla beraber, Rusların Eflak ve Boğdan’a karışmaları, istedikleri yerlerde konsolosluk açabilmeleri ve Ortodoksların hâmisi sıfatını takınmaları gibi maddeler sebebiyle, zayıf anlarında, devamlı olarak bu devletin saldırılarına mâruz kalmıştır.

Yazan :admin

May 29

Safevî şahlarının üçüncüsü. Şah Tahmasb’ın oğludur. Gençliğinde, babası Şah Tahmasb (1524-1576) zamânında uzun yıllar hapis yattı. Kahkaha Kalesindeki mahkûmiyeti sırasında, Safevî şahı babası Tahmasb 1576’da ölünce, kızkardeşi Perihan vâsıtasıyla hapisten kurtarıldı. İktidar yolu açıldı. Rumlu (Anadolulu) Avşar ve Tekeli gibi Türk oymaklarının desteğiyle kardeşi Haydar Mirza’yı öldürüp, İkinci Şah İsmâil-i Safevî adıyla 22 Ağustos 1576’da Safevî tahtına geçti. Sünnî olup, Şâfiî mezhebindeydi.

İkinci Şah İsmâil, Safevî Şahı olmasıyla iktidarını kuvvetlendirme faaliyetini başlattı. Safevî devlet kadrosunu sarmış sapıklara karşı temizlik hareketine başladı. Kendi adamlarını devlet kadrolarına tâyin etti. Râfizîliği yasaklayıp, Sünnîliğini ilân etti. Devlet kadrosundan uzaklaştırdığı memurlar ve sapıklar, aleyhine propaganda başlatıp, devlete isyan ettiler. Bunlardan, tespit ettiği, Şah Tahmasb’ın adamlarından ve askerlerden otuz binini cezâlandırdı. Ehl-i beyt, Eshâb-ı kirâm ve İslâm âlimlerine küfür ve kötülemeleri ortadan kaldırdı. Câmilerde halîfe hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman’ın kötülenmesini yasakladı. Müslümanlara hürriyet tanıdı. Âdil unvanını aldı. Doğu Anadolu’daki, Osmanlı Devletine tâbi emîrlerin teveccühünü kazandı.

İkinci Şah İsmâil Safevî, ülkesinde, kısa zamanda büyük hizmetler ve icraatlar yaptıysa da, doğru yoldan ayrılmış Safevîlerin düşmanlığını kazandı. 24 Kasım 1577’de zehirletilerek, bir rivâyete göre de Safevî askerlerinin isyânı üzerine şehit edildi. Safevî tahtına, kardeşi Muhammed Hüdâbende geçti.

Yazan :admin

May 29

Eratnaoğulları, İlhanlıların Anadolu’da en mühim vârisi olmuştur. Devlet, 1327-1380 arasında 53 yıl sürdü. 1327-1335 arasındaki sekiz yılda Eretna Bey, İlhanlılar’ın Anadolu umumî valisi idi. 1335′te istiklâl kazandı. Fakat 1338-1343 arasında 5 yıl Memlûkler’e tabî olmaya mecbur bulundu. Bu tarihten sonra istiklâlini devam ettirdi. Önce Sivas olan başkent, sonra Kayseri’ye nakledildi. Bütün Anadolu Türk devletleri gibi Sünnî/Hanefî mezhebinden olan Eretna devletinin kurucusu Eretna veya Ertana Bey (aslı Ertene’dir, fakat Uygur metinlerinde “Aratna” şekli de vardır), Türkmen olmayıp İlhanlı hizmetinde Uygur beylerindendir. Babası Cafer Bey de Kayseri’de ölmüştür. Eretnaoğulları ile bu suretle Anadolu’ya bir miktar Uygur Türkü de girmiştir  

Devlette babadan oğula 4 hükümdar gelip geçmiş, kendilerini İlhanlılar’ın meşru halefi sayan bu hükümdarlar “sultân” unvanını takınmışlar, fakat daha çok “Bey” diye anılmışlardır. Bunlar sırasıyla Eretna, Mehmed, Ali ve II. Mehmed Beyler’dir. Eretna Bey, kızkardeşini meşhur İlhanlı kumandanı Emîr Çoban’ın oğlu Emîr Demirtaş’a vermiştir. Halası ile Karamanoğulları’nın atası Nûre-Sûfî Bey ile evliydi. Erkek kardeşi Barak Bey’in oğlu Mutahharten Bey, Yıldırım Bâyezid-Timur mücadelesinde Timur’un safında mühim rol oynamış, 1375 yıllarından 1404′e kadar takriben 29 yıl Erzincan beyi olmuştur. Mutahharten Bey, 1379 sıralarında Erzurum beyi de bulunmuştur. Erzincan 1401 Temmuzundan 28 Temmuz 1402′ye kadar l yıl Osmanoğulları’na geçmiş, Mutahharten, Timur’a sığınmıştır. Mutahharten Bey, ilk zamanlarda Bayburd beyi idi.

Bu beyliğin kurucusu Eretna, Uygur Türkleri’nden olup Moğollar’ın Anadolu valisi Timurtaş’ın maiyyetinde idi. Orta Anadolu’da XIV. yüzyıl ortalarına doğru kurulmuş olan bir beyliktirTimurtaş, Anadolu’yu istilâ ile yayılma hareketine girişmiş, fakat babası Emir Çoban’ın İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır (1317-1335) ile arasının açılması neticesinde Mısır’a kaçmış ve yerine Eretna’yı vekil bırakmıştı (1328).Timurtaş’ın yerine Büyük şeyh Hasan Celâyirî Anadolu valisi tayin edildi. Eretna memleket işlerini iyi bildiğinden dolayı yine iş başında kaldı. Ebû Said Bahadır’ın evlât bırakmadan ölümü üzerine meydana çıkan karışıklıklardan faydalanarak Moğol ülkesinde kendisine bir yer kapmak isteyen Büyük şeyh Hasan İran’a gitmiş ve Eretna Anadolu’da onun vekili olarak kalmıştır. Daha sonra Irak’ta yerleşen Büyük Şeyh Hasan’dan ümidini kesen Eretna, Memlûk Sultanı Melik Nâsır’a (1309-1340) müracaatla onun himayesine girmiştir (1338).

Azerbaycan’da durumu kuvvetlenen Timurtaş’ın oğlu Küçük Şeyh Hasan’ın itaat teklifini Eretna kabul etmedi. Küçük şeyh Hasan Anadolu’nun doğusunu alarak beraberinde hükümdar ilân ettiği Süleyman ile Eretna’nın üzerine yürüdü. İki ordu Sivas ile Erzincan arasındaki Karanbük’de karşılaştılar. Bu savaşta Eretna galip gelmiş ve çok ganimet almıştır (1343).Eretna’nın bu savaştan sonra nüfuz ve şöhreti artmış, Alâeddîn ünvanı ile sultanlığını ilân etmiştir (1344). O, aşağı yukarı bütün Orta Anadolu’ya hâkim olmuştur. Devletin başkenti önce Sivas sonra Kayseri idi. Ülkesini gayet iyi ve âdilane surette idare etmiştir. Eretna 1352 yılında ölmüştür. Yerine onun emirlerinin aldığı kararla küçük Gıyaseddîn Mehmed hükümdar ilân edildi. Büyük oğlu Cafer muhalefete kalkıştıysa da yenilerek Mısır’a kaçtı.

Mehmed Bey genç olduğundan devlet idaresi vezir Ali şah’ın elindeydi. Çok geçmeden Ali şah isyan etti. Mehmed Memlûkler’in yardımı ile onu yendi, Ali şah savaşta öldü (1364). Ancak Amasya Emiri Hacı Şadgeldi Paşa’nın tahriki ile harekete geçen beyler Mehmed Bey’i Kayseri’de öldürdüler. Yerine küçük yaştaki oğlu Alâeddîn Ali hükümdar oldu (1365). Bu karışık durumdan faydalanan Karamanoğulları Niğde ve Aksaray’ı ele geçirdiler. Memleketteki valiler ise kendi başlarına harekete başlamışlardı. Karamanoğulları Kayseri’yi aldığı zaman Ali Bey Sivas’a kaçtı.

Eretnaoğulları devleti, en geniş şekliyle, Türkiye’nin şimdiki şu vilâyetlerini kaplıyordu: Ankara, Kırşehir, Nevşehir, Yozgat, Tokat, Çorum, Amasya, Niğde, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Tunceli, Samsun, Gümüşhane, Güney Giresun, Kuzey Malatya (asıl Giresun ve Malatya şehirleri dahil değil). Bu arazi, 214.000 km2 etmektedir. 1360′a doğru devlet, ancak 142.000 km2 bir yer işgal etmekteydi ve Ankara, Niğde, Kırşehir, Nevşehir, Samsun gibi birçok yerleri, Anadolu Beylikleri’ne kaptırmıştı.

Kadı Burhaneddin, şehri Karamanoğulları’ndan geri almayı başardı. Ali Bey Kadı Burhaneddîn’i vezir ilân etmesine rağmen devlet idaresinde başarılı olamadı
Ali Bey 1380 yılına kadar ismen hüküm sürdü ve bu tarihte Kazâbâd’da vebadan öldü. Yerine henüz 7 yaşındaki oğlu Mehmed hükümdar oldu. Şarkî Karahisar Valisi Kılıçarslan’ı ona naib yaptılar. Fakat bir müddet sonra Kadı Burhaneddîn, Kılıçarslan’ı öldürerek niyabeti ele aldı ve çok geçmeden de 1381′de Mehmed Bey’i tahttan uzaklaştırarak sultanlığını ilân etti ve bu suretle Eretna devleti sona erdi.Eretna Beyliği’nden Sivas Güdük Minare, Kayseri Köşk Medrese, Kayseri Sırçalı Kümbet ve Ali Cafer Kümbeti, Niğde Sungur Ağa Câmii ve kümbeti gibi eserler zamanımıza kadar gelmiştir.

Yazan :admin

May 29

13 Nisan 1914’te İstanbul’da doğdu. 14 Kasım 1950’de yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefi Veli Kanık’ın oğlu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı eğitimini, babasının tayini nedeniyle Ankara’da tamamladı. 1933′te Ankara Gazi Lisesi’nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam etti. Bitirmeden ayrıldı. 1936′da Ankara’da PTT Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1945′te Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’na girdi. 1947′de bu görevden ayrılıp yaşamını yazarlık ve çevirmenlikle kazanmaya başladı. Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı “Hür” ve “Zincirli Hürriyet” gazetelerinde eleştiriler, 1948′de Ulus gazetesinde “Yolcu Notları” başlığıyla yazılar yazdı. 1 Ocak 1949’da yayınlamaya başladığı “Yaprak” dergisini 15 Haziran 1950’ye değin 28 sayı çıkardı. Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşüp yaralandı. 4 gün sonra İstanbul’da bir dostunun evinde rahatsızlandı. Kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Rumelihisarı’ndaki Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi. 1 Şubat 1951′de anısına tek sayfalık “Son Yaprak” isimli bir degi çıkarıldı.

Yazan :admin

-