Dağıstan Cumhuriyeti (22) Kuzey Kafkasya ile İlgili Olarak AGİT’e Sunulan Kapsamlı Rapor

 
Avrupa’da ve dünyada barışın, güvenliğin, huzurun tesisi için, dünyada yeni bir siyasi hukuki anlayış çerçevesinde işbirliği yapılması zorunludur. Devletlerin emperyalist gelenek ve alışkanlıklarını sürdürmeleri halinde barış ve güvenliğin tesisi mümkün değildir. Barış ve güvenlik, her toplumun hakkını alabildiği, gücü olanın güçsüzü ezmediği, hukukun ve “hukuk normu karşısında eşitlik ilkesinin, adaletin hakim olduğu bir dünyada gerçekleşebilir. İnsan hak ve özgürlüklerini korumayı esas alan demokratik düzen, barışın da yegane teminatıdır. Günümüzde, Avrupa’da barış ve güvenliğin en çok tehdit altında bulunduğu bölge Kuzey Kafkasya’dır. Çeçenistan’da Rusya Federasyonunun haksız, vahşi işgali ve katliamı sürmektedir. Abhazya ve Güney Osetya diğer önemli çatışma bölgeleridir.
      Rusya Federasyonu, AKKA sınırlarını çok aşan ölçülerde Kuzey Kafkasya’ya büyük askeri güç toplamıştır. Bu büyük askeri güç, çatışmaya taraf olmayan toplumlara da zarar vermekte, onlar için de sürekli tehdit oluşturmaktadır. Avrupa siyasi camiası (devletleri) Kuzey Kafkasya’daki sorunların adalet ve barış ilkelerine uygun olarak halledilebilmesi için ciddi ve etkili çaba sarf etmek yükümlülüğündedir. Bu yükümlülüğün kabul edilebilir şekilde yerine getirilebilmesi için, bu günkü olayların temelindeki tarihi ve sosyal gerçekler tarafsız, objektif şekilde hatırlanmalı, önemle dikkate alınmalıdır. Özellikle ve öncelikle Rusya Federasyonu’na şu gerçeklerin hatırlatılması faydalıdır: Rusya Federasyonu, dünyada en geniş coğrafi alana hakim olan devlettir. Bu alan aynı zamanda dünyada en büyük ekonomik potansiyeli doğal kaynakları da ihtiva etmektedir.
      Çeçenistan, Rusya federasyonunun 1/1.000′i genişliğinde, çok küçük bir ülkedir. Tüm Kuzey Kafkasya ise Rusya Federasyonu’nun 1/200′ü kadardır. Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya’nın ekonomik potansiyeli de Rusya’ya göre çok düşüktür. Hukuk ve adalet ilkeleri bir tarafa, mantık ve matematik ilkeleri çerçevesinde Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya’da meşru bir menfaati yoktur. Bunun yanında Kuzey Kafkasya’daki halihazır konum Rusya Federasyonu ekonomisine büyük külfet yüklemektedir. Bu durum tüm Rusya halkına zarar vermektedir. Rusya federasyonunun Çeçenistan’daki halihazır durumu, bu devletin “emperyalist devlet” geleneğini sürdürmekte olduğunu ortaya koymaktadır.
Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Salı 29 Mayıs 2007- Saat : 13:52 -

Çağrı Bey

Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdârı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990 yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleymân olan Dâvûd Çağrı Bey, Horasan bölgesinin emîri idi. Târihçi Beyhekî ve Gerdizî onu dâimâ Dâvûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri geçmektedir.

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfân bölgesi Mâverâünnehr’de Oğuz Türklerini etrâfında toplayan Selçuk Beyin vefâtından sonra, ülkenin idâresi oğulları arasında taksim edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu Mikail Beye verilmişti. Yabgu unvanını taşıyan Mikail Beyin vefâtından sonra ülkenin idâresi oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Mehmed Tuğrul Beye kaldı. İki kardeş, Karahanlı Hakanı İsrâil Arslan Yabgu’yu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan mücâdelesine katıldılar.

Çağrı Bey, 1016’da Mâverâünnehr’den Bizans ülkeleri üzerine cihâda çıktı. Horasan bölgesine gelerek oradaki Türkmenleri etrâfına topladı. Buradan Irak-ı Acem bölgesine geçerek Bizans’a bağlı Ermeni Vaspurakan ve Ani krallıkları ile Âzerbaycan’da muhârebeler yaptı. 1016’dan 1022 senesine kadar altı yıl boyunca Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyla savaştı. Birçok muvaffakiyetler ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Mâverâünnehr’e döndü. 1025’te Mâverâünnehr’e geçen Sultan Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve Selçukluların reisi Arslan Yabgu’yu esir edip Hindistan’a gönderince, ülke halkının bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve Çağrı beylere katılarak ordularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları Mûsâ Yabgu ile birlikte Türkmenlerin reisi oldular. Mâverâünnehr bölgesinde râhat ve huzur içinde devleti idâre eden Selçuklu liderleri, muhâfızları durumundaki Ali Tigin’in 1034’te vefâtı üzerine zor durumda kaldılar. Buhârâ ve Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Horasan’a geçmek zorunda kalan Çağrı ve Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mes’ûd’un Horasan vâlisine mürâcaat ederek sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. Fakat istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük bir ordu gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul ve Çağrı beyler kazandılar (1035).

Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mes’ûd, Selçuklu reisleriyle müzâkerelere girişti ve isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar da tanıdı. Sultan Mes’ûd, Dihkan ve Dihistan bölgelerini vermesine karşılık, onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz boylarının akınlarına mâni olamadıklarından bir kere daha Sultan Mes’ûd ile karşı karşıya geldiler. Sultan’ın gönderdiği büyük bir orduyu da mağlûb ettiler. Hattâ Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan vâlisini mağlûp ederek 1037’de Merv şehrini ele geçirdi. Burada “Melikü’l-mülûk” ünvânıyla hükümdârlığını îlân ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civârındaki Talhâb denilen yerde iki gün süren şiddetli muhârebede Selçuklular bir zafer daha kazandılar (1038) ve Herat şehrini de ele geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey Nişabur’da Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdârı olarak sultan îlân edildi. Durumun vahâmetini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan Mes’ûd, büyük bir orduyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri Tigin’in tâbiliğini sağlamak için Mâverâünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini haber alınca, geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliâbâd Ovasında yaptığı muhârebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak istediğinden yeniden Çağrı Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Netîcede Selçukluların geleceğini tâyin edecek muhârebe 23 Mayıs 1040’ta Dandanakan Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı harpte, Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli ordusunu perişân ettiler (Bkz. Dandanakan Savaşı). Sultan Mes’ûd güçlükle canını kurtardı ise de karargâhı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı üzerine birçok Türkmen boyları Selçuklulara iltihâk etti.

Dandanakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet an’anesi gereğince, ülkeyi kendi aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Horasan’ın kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütûhât yapacaklardı. Mûsâ Yabgu ise, Herat ve Sistan bölgesi fütûhâtına memur edildi. Bu plâna göre hareket eden Çağrı Bey, 1040’ta Belh’e yürüdü ve Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd kumandasındaki yardımcı kuvvetleri bozarak şehri ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına girdi. Belh’ten sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de hâkimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet merkezi yaptı. 1044’te Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mes’ûd’un oğlu Mevdûd, Belh ve Tuharistan’ı geri almak için ordular sevk etti ise de bu kuvvetler Çağrı Beyin oğlu Alparslan tarafından mağlûp edildiler. Bir müddet sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de ele geçirdi. Belh, Tuharistan ve diğer bâzı şehirleri oğlu Alparslan’a vererek Gaznelilerle mücâdeleye memur eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.

Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar’ın 1048’de vefâtı üzerine Çağrı Bey, oğullarından Kavurt Beyi büyük bir ordu ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve nihâyet 1055’te bütün Kirman bölgesi Selçukluların eline geçti. 1056’da Sistan bölgesi de Selçukluların hâkimiyetine girdi ve o bölge Mûsâ Yabgu’nun idâresine verildi.

Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyân edip saltanat dâvâsına kalkışan İbrâhim Yınal’a karşı, oğulları Alparslan ile Kavurt’u sevk edip isyânı bastırması son yardımı oldu. Bu hâdiseden sonra rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlim ve velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde vefât etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu ve veliahtı Horasan Hâkimi Sultan Alparslan ile Kirman Hâkimi Ahmed Kavurt ve Âzerbaycan vâlisi Yakuti’den başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde devlete ve İslâmiyete hizmet ettiler. Çağrı Beyin dört de kızı vardı.

Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün İran ve Yakındoğu ülkesini fethetmiş, Türkleri fâtih bir millet olarak bir araya toplamak ve Anadolu kapılarının tam anlamıyla İslâmiyete açılmasını sağlamak sûretiyle Türklüğe ve İslâmiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslâmiyetin ta Viyana kapılarına kadar ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.

Kaynaklar, Çağrı Beyin çok âdil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalâde dindar ve merhâmetli bir mücâhid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Salı 29 Mayıs 2007- Saat : 13:49 -

Sultân V. Murad Hân

 

Padişahlık Sırası  33
Saltanatı  93 Gün
İslâm Halifelik Sırası  98
Cülûsu  30 Mayıs 1876
Babası  Sultan Abdülmecîd Hân 
Annesi  Şevk-efzâ Vâlide Sultan
Doğumu  21 Eylül 1840
Vefâtı  29 Ağustos 1904
Kabri  İstanbul Turhan Vâşide Sultan Türbesindedir

Otuz üçüncü Osmanlı sultanı. İslâm hâlîfelerinin doksan sekizincisidir. Babası, Osmanlı sultanlarından Abdülmecîd Han, annesi Şevkefzâ Kadınefendidir. 21 Eylül 1840 târihinde İstanbul’da doğdu. İyi bir eğitim ve öğretim gördü. Devrin büyük âlimlerinden ders görerek yetiştirildi. Devlet idâresi, fen ilimleri ve Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Okumayı çok sevdiğinden veliahtlığı devrinde yabancı ülkelerden de kitap getirtirdi.

Babasının 25 Haziran 1861’de vefâtından sonra Abdülazîz Han pâdişâh olunca, veliaht oldu. Nezâketi, kibârlığı, çağına göre bilgisi ve yumuşak huyluluğu ile sevildi. Amcası Abdülazîz Hanın 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyâhatlerine katıldı. Bu gezilerde davranışları ile Osmanlı hânedânının asâletini temsil ederek takdir topladı. Veliaht Murâd, 30 Mayıs 1876 târihinde Sultan Abdülazîz Hanın hal’ edilmesiyle Osmanlı Sultanı îlân edildi. 4 Haziran 1876’da Abdülazîz Hanın fecî şekilde şehit edildiğini ve annesi Pertevniyâl Sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten Sultan Murâd Hanın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekten aklı bozuldu. Üzüntüden hastalığının artmasında doktor Capoleone’nin câhilâne ve yanlış teşhis ve tedâvisinin mühim rolü oldu. Beşinci Murâd Han bu hasta hâliyle ihtilâlcilerin kuklası hâline getirilip, Avrupa’da belirli odakların devleti ve İslâmiyeti yok etmek için hazırladıkları yıkıcı plânları tatbik edilmek istendiyse de kardeşi İkinci Abdülhamîd Han bunların önüne geçti. 31 Ağustos 1876’da hal’ edilen ve doksan üç gün saltanat süren Beşinci Murâd Han, Osmanlı sultanlarının en az pâdişâhlık yapanıdır.

Saltanattan hal’inden sonra, âilesiyle Çırağan Sarayına yerleştirilen Beşinci Murâd Hanın hastalığı sonradan iyileşti.Vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren Murâd Han, kardeşi Sultan Abdülhamîd Hanın nâzikâne hatır sormasını, dâimâ teşekkürle cevaplandırırdı. 29 Ağustos 1904 târihinde vefât eden Beşinci Murâd Han, İstanbul’da Yeni Câmideki türbeye defnedildi.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Salı 29 Mayıs 2007- Saat : 13:49 -

Kafkasya (11) Göçün Sonuçları

Göç hareketinin Osmanlı topraklarındaki ekonomik aktivitenin artışını sağladığı tespit edilmiştir. Osmanlı ekonomik tarihi incelemelerine göre, göç hareketinin zirvesini yaptığı 1885-1912 yılları arasında Osmanlı ülkesindeki genel üretim ve özellikle ziraî üretim büyük artış göstermiştir. Bu yıllarda devletin altın stokları ve yatırımları artarken eğitim ve sağlık alanında önemli ilerlemeler ve müesseseler oluşmuştur.
Sağlam ve köklü dinî ve siyasî bağlar, “muhacirler” ile Anadolu’nun yerlisi olan Müslümanlar arasındaki kültür ve dil farklarının üstesinden gelerek tek bir kültürel ve siyasî kimlik altında birleşmeyi ve kısa sürede kaynaşmayı sağlamıştır.Bir yüzyıl boyu süren göç olayının kültürel etkileri ve bunun politik yansımaları çok önemlidir. İslamcılık, Turancılık ve tarih olarak daha sonra gelen Milliyetçilik akımlarının gelişiminde göçmen ailelerin oynadığı rol, Osmanlı toplumundaki ideolojik ve kültürel akımların anlaşılmasında mutlaka gözönünde bulundurulması gereken bir noktadır. Göçmen grupları, sıradan Müslümanlar yanında iyi eğitilmiş insanları, asırlardır liderlik pozisyonunda bulunmuş köklü aileleri ihtiva ediyordu. Bu ailelerin bazıları çocuklarını İstanbul’a göndererek okutmuştu.
Diğer kısmı ise çocuklarını öğrenim için Moskova, Viyana, Paris ve Berlin gibi önemli merkezlere gönderecek derecede şuurlu idi. Bu iyi eğitilmiş göçmen çocukları daha sonra Osmanlı üniversiteleri ile toplumun kültürel hayatında lider pozisyonlara geldiler. İyi yetişmiş bu genç kadrolar sadece daha ileri seviyede eğitim ve asalet duygusunu değil, şiddetli Rus aleyhtarı duyguları ve ellerinden alınmış anayurtlarına duydukları yakıcı hasreti de taşıyorlardı. Onuncu Yüzyıla kadar uzanan köklü bir İslamî geleneğe sahip olan ve İslam dünyasının sayılı kültür merkezlerinden biri olan Kazan’dan ve İmam Şamil ile sembolize edilen Kafkasya Müridizmi hareketinin merkezi olan Dağıstan’dan gelen Müslümanlar arasında günümüze kadar etkileri ulaşan büyük İslam âlimleri ve mürşidler de göç hareketine katılmış ve hatta toplum üzerindeki etkileri ile göç olayını yönlendirmişlerdir.
Bu şekilde İslamî bir vasıf alan göç hareketi ile ilgili isimler arasında Mehmed Âkif’in Süleymaniye Kürsüsü’nde konuşturduğu ünlü âlim ve seyyah, Japonlara İslamı tebliğ ile Tokyo’da İslam cemaatı oluşumuna vesile olan Özbek kökenli Sibirya Türklerinden Abdürreşid İbrahim, 1849′da doğduğu Dağıstan’da Şeyh Şamil ve oğlu Gazi Muhammed Paşa’nın yanında Ruslarla yıllarca çarpıştıktan sonra İstanbul’a gelen Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanvî’ye intisap ettikten sonra mürşitliğe kadar ilerleyen Nakşi Şeyhi Ömer Ziyaüddin Dağıstanî, aralarında Nurettin Topçu’nun da bulunduğu bir çok Anadolu aydınının feyiz aldığı Nakşi Şeyhi Kazanlı Abdülaziz Bekkine, aslen Şirvanlı olup 1892′de Bursa’ya hicret etmiş Dağıstanlı bir aileye mensup olan ve daha sonra Ömer Ziyaüddin Dağıstanî’ye intisap eden, 13 Kasım 1980′de vefat edene kadar irşadını sürdüren Mehmed Zahid Kotku, son Osmanlı şeyhülislamlarından Ömer Hulusî Dağıstanî ve daha pek çok İslam âlimi göç olayının “hicret” olarak anlaşılmasını hatırlatmaktadır.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Salı 29 Mayıs 2007- Saat : 13:48 -

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »