May 27

Türkiye, Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Projesi ile 353. sıradan girdiği TOP500 Süperbilgisayar Ligi’nin Haziran’da açıklanacak yeni listesinde daha da üst sıralara çıkmaya hazırlanıyor. Bu gelişmenin heyecanı yaşanırken, süperbilgisayar 22 Mayıs Salı günü Intel ve HP sponsorluğunda teknoloji meraklılarıyla buluştu.

İTÜ tarafından 2004 yılından beri yürütülen ve Devlet Planlama Teşkilatı tarafından desteklenen Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi (National Center for High Performance Computing) Projesi, HP teknolojilerine dayalı süperbilgisayar ile Türkiye, TOP500 (www.top500.org) Süperbilgisayar Ligi’ne girdi.

1993 yılında başlayan Süperbilgisayar Projesi, yüksek başarımlı bilişim trendlerini izleyen saygın bir platform yaratıyor. En güçlü 500 süperbilgisayarın ve bunların konuşlandığı merkezlerin listesi yılda iki kez bu proje tarafından açıklanıyor. Sistemlerin sıralanmasında Linpack karşılaştırmalı değerlendirmesi başarım ölçütü olarak alınıyor. Listede sistemlerin özellikleri ve temel uygulama alanlarına dair bilgiler de yer alıyor.

Küresel ısınmadan araç dayanıklılık testlerine kadar her alanda süperbilgisayar

Süperbilgisayar, hayatın pek çok alanında kullanılabilecek ve doğrudan ya da dolaylı olarak bireylerin hayatını etkileyebilecek imkanlar sunuyor. Örneğin, küresel ısınmanın tartışıldığı bu günlerde, bizi bekleyen iklim değişikliklerini süperbilgisayar ile öngörmek mümkün olabiliyor. Süperbilgisayar aracılığıyla, küresel iklim değişiminin etkilediği bölgelerde yapılan hesaplamalar sonucunda iklim modellemeleri ortaya çıkarılıyor ve gerçekçi senaryolar geliştiriliyor.

Süperbilgisayarın kurumlara sağlayabileceği faydaların en çarpıcı örneklerinden bir diğeri de otomotiv sektöründen geliyor. Normal koşullarda, araçlar için uygulanan çarpışma dayanıklılık testlerinde belirli sayıda araç laboratuar ortamında sınanıyor. Oysa süperbilgisayar ile sınırsız sayıda araç sanal ortamda çarpıştırılarak test edilebiliyor. Böylece araçlar fiziksel ortamda hasar görmeden, zaman ve emek kaybı yaşanmadan, süperbilgisayar aracılığıyla güvenilir sonuçlar elde ediliyor.

Şimdi iki kat daha güçlü

HP ve Intel’in teknolojik desteği ve tamamıyla Türk bilişim firması olan Proline’ın entegratörlüğü ile Türkiye’nin ilk süperbilgisayarını kuran İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), TOP500 listesine giren bilgisayar sistemini güncelleyerek gücünü iki katına çıkardı. Bu yeni gelişme, 22 Mayıs Salı günü İTÜ Süleyman Demirel Konferans Salonu’nda teknoloji meraklılarıyla paylaşıldı.

Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi Projesi’nde yer alan süperbilgisayar, 1000 işlemciden oluşuyor. Kamu kaynakları ile gerçekleştirilen bu projeyle, akademik ve endüstriyel araştırmalara hesaplama gücü sunmanın ötesinde, bu alanda uzman insan kaynağı ve bilgi birikiminin sağlanması, yüksek başarımlı bilişim uygulamaları için bir sinerji merkezi oluşturulması hedefleniyor.

Deprem simülasyonundan hava tahminine tüm hesaplamalar

Süperbilgisayar, uçak-gemi tasarımlarından ekonomik öngörülere, deprem simülasyonlarından savunma sanayiine pek çok alanda yüksek maliyetlerle ve ancak yurtdışında gerçekleştirilebilen çalışmaların ülkemizde yapılmasına olanak tanıyacak. Ayrıca birçok teknik uygulamayı da basitleştirerek, tasarımcılar için ciddi zaman ve maliyet tasarrufu sağlayacak. Örneğin, iki gerçek arabanın laboratuvar ortamında kullanıldığı araba çarpışma testleri, süperbilgisayar ile sanal ortamda yüzlerce farklı senaryo ile gerçekleştirilebilecek.

Yurtdışında süperbilgisayar ile deprem modellemesi de yapılıyor. Örneğin Güney Kaliforniya’daki olası deprem etkileri TeraShake Projesi kapsamında modelleniyor ve araştırılıyor. Çıkan sonuçlar ile şehir ve bina tasarımlarına daha gerçekçi yeni standartlar getiriyor.

Süperbilgisayar, bunların yanı sıra, AB yolunda finansal kuruluşların ve bankaların BASEL II kriterlerinin zorunlu kıldığı karmaşık hesaplamaları ve risk analizlerini kısa sürede ve kolaylıkla yapabilecek.

İTÜ, kamuyu ve özel sektörü süperbilgisayar kullanımına çağırıyor

İTÜ Bilişim Enstitüsü, Bilişim Anabilimdalı Başkanı ve Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Serdar Çelebi, tüm özel sektör ve kamu kuruluşlarının ileri düzeyde (yüksek başarımlı hesaplama ve hafıza gereksinimi duyulan) teknik araştırma ve bilimsel uygulamaları için süperbilgisayar teknolojisinden faydalanabileceklerini vurguluyor: “Bugün teknoloji gücü tüm ülkeler için maddi, sosyal ve siyasi güç anlamına geliyor. Yüksek teknolojiye sahip ülkeler, rekabet güçlerini artırarak ve her alanda daha da gelişiyor, ilerliyorlar. İTÜ olarak, 6 yıldır Türkiye’de Yüksek Başarımlı Hesaplama (High Performance Computing) teknolojisini hayata geçirmek için çalışıyoruz. 2003 yılından beri HP ve Intel ile işbirliği yapıyoruz. Bugün elektronik eşya tasarımı, otomotiv, iklim modelleme, tekerlekli, yüzer ve uçar taşıt tasarımı, ekonomik öngörülerin modellenmesi, ilaç üretimi ile tıbbi araştırma ve savunma sanayiine yönelik çalışmalar için gözümüzü uzaklara dikmemiz gerekmiyor. Süperbilgisayar, gerek özel sektör gerekse kamu kuruluşlarının hepsine açık.”

Mühendisliğin tüm kolları faydalanabilir

Peki, süperbilgisayar tam olarak hangi alanlarda kullanılabiliyor?
- Hava tahminleri: Günümüzde ancak 4-5 günlük yapılabilen hava tahminlerinin süresi süperbilgisayarlar ile 10 güne çıkabilecek. Zira hortum gibi olayların daha iyi anlaşılabilmesi için lokal doğrusal olmayan modellerin kullanılması gerekiyor. Ayrıca çözünürlük yükseldikçe hesaplama gücü ve hafıza problemi baş göstermeye başlıyor. Burada da devreye süperbilgisayarlar giriyor.
- İklim modelleme: Küresel iklim değişiminin bölgesel ayrıntıları süperbilgisayarla hesaplanıyor ve gerçekçi senaryolar geliştiriliyor.
- Mühendislik: Uçak-gemi tasarımından araç tasarım ve çarpışma testlerine, nükleer kazalar sonucu oluşabilecek serpintiye kadar geniş kapsamlı hemen hemen tüm mühendislik uygulamaları süperbilgisayarlar üzerinde yapılabiliyor.
- Malzeme bilimleri: Yüksek sıcaklıktaki süper iletkenler, yarı iletken cihaz simülasyonları, özellikle inşaat sektörü için hafif ve dayanıklı malzeme tasarımı gerçekleştirilebiliyor.
- İlaç tasarımı: Yeni geliştirilen ilaçların etki tahmin simülasyonunda da süperbilgisayar teknolojisinden faydalanılıyor.
- Plazma fiziği: Geleceğin ucuz ve bol enerji kaynakları için plazma füzyon cihazları, süperbilgisayar ile inceleniyor.
- Ekonomi: Uzun vadeli ve gerçekçi ekonomik öngörüler ve borsa tahminleri de süperbilgisayarlar ile gerçekleştirilebiliyor.
- Astrofizik: Süperbilgisayar teknolojisi sayesinde yıldızların iç yapıları ve uzay yapısı modellenebiliyor.
- Savunma sanayii: Süperbilgisayar ile savaş oyunları simülasyonu yapmak, şifre kırmak ve füze yörüngesi izlemek kolaylaşıyor. Nükleer patlama ve etki simülasyonları artık bu makineler ile yapılıyor.

Yazan :admin

May 27

Türkiye-İsrail Botu Hattı’nın mümkün olan en kısa süre içerisinde nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda halen 40 milyon dolarlık fizibilite çalışması devam ederken, bu dev projenin en dikkat çekici yanı, Rus hegemonyasının önünü kesmenin yanı sıra, jeopolitik gücün yeniden belirlenmesini sağlayacak olmasıdır. Petrol zengini Hazar Deniz’inden başlayacak olan söz konusu çok uluslu boru hattı, Rus topraklarının dışından geçiyor ve böylece Moskova’nın boru hattının serbest akışına herhangi bir müdahalesi engellenmiş oluyor. Hazar Denizi’nin Azerbaycan kontrolündeki bölgesinden çıkarılan enerjiyle, Rusya’nın etkisi ve müdahalesi etkin bir şekilde engelleniyor.

Desert

Sun Gazetesi’nden Morris Beschloss yazdı

Morris Beschloss

Desert

Sun Gazetesi

ABD, Washington: Bölgesel boru hatları nadiren küresel güç dengesinin ataları kabul edilmesine rağmen, Türkiye ile İsrail arasındaki böylesi stratejik bir bağlantı kuracak anlaşmalar, ekonomide sismik bir kaymaya neden olabilir. Dünyanın önde gelen petrol üreticisi ve küresel alanda

Suudi Arabistan’ın ardından enerji ihracatında ikinci sırada olan Rusya, enerjik kaslarını sergilerken, Türkiye ile İsrail arasındaki bu anlaşmanın, Rus monopolünün önünü kesme boyutu da vardır.

Rusya, Trans-Kafkas ve Doğu Avrupa’nın çok büyük bir bölümünde bir enerji kalesi oluşturma çabası içindeyken, yeni bir boru hattı Moskova’nın artan yayılmacılığına karşı bir denge unsuru sağlayabilir. 

Bu boru hattının, Hazar Denizi üzerindeki petrol merkezi Azerbaycan’ın Bakü’sünden Gürcistan’a ve oradan da Türkiye’nin Akdeniz kıyısındaki Ceyhan’a kadar uzanması düşünülüyor ve böylece Rusya topraklarından uzak kalınması amaçlanıyor.  Söz konusu boru hattından sevkedilecek petrol ve doğalgazın başlangıçta büyük tankerlerle Avrupa ve diğer yerlere götürülmesinin hedeflenmesine karşın, benzeri yük taşıyan ve Karadeniz’den gelip Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilerin sayısı zaten şimdiden normalin üzerinde.

Tanker sayısının fazlalığı hızla büyük bir sorun haline geldi, artan bir şekilde acilen yapılması gerekli sevkiyatın daha uzun zaman aralıklarıyla yapılmasına neden oldu.

Şimdilerde ise Türkiye ile İsrail’in, Türk limanı Ceyhan ile yine Akdeniz kıyısında olan İsrail’in Aşkelon limanlarını birbirine bağlayacak 4 milyar dolarlık bir boru hattına ilişkin bir mutabakata vardıkları haberleri alınıyor. Bu hat ile petrol ve hatta çok ihtiyaç duyulan su ve elektrik enerjisi Kızıl Deniz’e uzanan Akabe Körfezi’ndeki Elath’a kadar gönderilebilecek. Devamında ise, böylesine çeşitli kaynaklar ve diğerleri, söz konusu çok amaçlı boru hattından Asya piyasalarına aktarılabilecek.

Bu önemli projenin mümkün olan en kısa süre içerisinde nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda halen 40 milyon dolarlık fizibilite çalışması devam ederken, bu dev projenin en dikkat çekici yanı, Rus hegemonyasının önünü kesmenin yanı sıra, jeopolitik gücün yeniden belirlenmesini sağlayacak olmasıdır.

Petrol zengini Hazar Deniz’inden başlayacak olan söz konusu çok uluslu boru hattı, Rus topraklarının dışından geçiyor ve böylece Moskova’nın boru hattının serbest akışına herhangi bir müdahalesi engellenmiş oluyor. Hazar Denizi’nin Azerbaycan kontrolündeki bölgesinden çıkarılan enerjiyle, Rusya’nın etkisi ve müdahalesi etkin bir şekilde engelleniyor.

Bu boru hattı, ayrıca Ankara’nın mevcut İslam yanlısı yönetimi altında zayıflamış görünen Türkiye-İsrail askeri ve ekonomik ittifakını da pekiştiriyor. Hiçbir zaman ifade edilmese de, söz konusu Türk-İsrail ortak girişiminin, iki devletin siyasi ve ekonomik bağlarını yeniden güçlendireceği kesin. Boru hattı ayrıca Türkiye’nin İslamcı Başbakanı Erdoğan ile laik Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı arasında bölünmüş iç siyasetini de etkileyebilir.

Çok yönlü olan bu boru hattının başarıyla hayata geçirilmesi ayrıca, Rusya’nın, Hazar Denizi’nin enerji tedarikçileri üzerinde tekelini kırarken Türkiye ile İsrail ittifakının güçlenmesinden yana olan Amerikan siyaseti için de bir zafer sayılacaktır. Bu kaynak potansiyel olarak, petrol ve doğalgaz üretimini artırarak, askeri açıdan hassas olan Basra Körfezi’ndeki enerji kaynaklarına aşırı bağımlılığı azaltabilir.

Böylesine büyük bir girişimin başarıyla tamamlanması, ayrıca, köktenci İslam’ın hızlı yayılışına karşı siper görevi yapan Türkiye’nin kayda değer gücüne de katkıda bulunacaktır. (Amerika’da yayınlanan Desert

Sun gazetesi- 22 Mart 2007)

Kerkük-Hayfa Boru Hattı

Irak’a Amerikan işgalinin başından beri, Irak petrolünün Akdeniz’de İsrail limanı yoluyla ihraç edilmesi yönünde Kerkük-Hayfa boru hattının yeniden açılacağını belirten haberler sızmaya başladı. Özellikle bu tarihi hat, İsrail devletinin kuruluşuyla 1948 yılında kapandığından bu yana Irak petrolüne ilgi duyanların birçoğunun kafasında canlılığını hala koruyor. Gerçi, ilk günlerde sızdırılan bu haberler birçok tarafça yalanlandı. Ancak son zamanlarda yeniden ortada dolaşan haberler, söz konusu hattın yeniden canlandırılması projesi hakkında yeni detaylar veriyor. Bu haberlere göre, İsrail ve ABD’den uzmanlar son zamanlarda Kerkük’ün ana petrol kaynaklarını yerinde incelemek üzere bu kentte yoğun ziyaretlerde bulunuyorlar. Bu ziyaretlerin amacı, 1932 yılında işletmeye giren eski boru hattının kalıntılarını incelemektir. Yapılan bu incelemelerin çoğu, iyi durumda olan hattın basit onarımların ardından yeniden işletebileceğini gösteriyor. İsrailli uzmanlar da Filistin topraklarından geçen bölümlerin de kullanıma elverişli olduğunu, sadece tahrip edildikten sonra 1992 yılında parçaları demir hurda olarak satılan Ürdün bölümünün yeniden döşenmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Söz konusu hattın yeniden canlandırılması projesinin maliyeti sadece 200 milyon dolar olacağı belirtiliyor. Bu 200 milyon dolarla Washington, 1975 yılında İsrail’e tüm petrol ihtiyaçlarını karşılamak için stratejik rezervlerinden taahhüt ettiği yüzde 20’lik orandan kurtularak dört milyar dolar tasarruf sağlayacaktır. Çünkü İsrail bu hat yoluyla artık Washington’a gerek kalmaksızın tüm petrol ihtiyaçlarını sağlayacaktır. Bu hattın, bölgede Amerikan politikası açısından sağlayacağı en büyük avantaj,

Suriye’nin, Kerkük-Ladikiye hattına bağladığı umudun tamamen ortadan kalkmasıdır. Bir de, halen Irak petrolünün yüzde 50’sini dışarıya taşıyan ve her gün ortalama iki silahlı saldırıya maruz kalan Kerkük-Ceyhan boru hattının geleceği söz konusudur. Bu nedenle Türkiye Kerkük-Hayfa hattının yeniden açılmasına şiddetle karşı çıkıyor.

Aslında, Kerkük-Hayfa hattının yeniden işletilmesine kuvvetle karşı çıkan tek ses Türkiye’nin itirazıdır. Türkiye’nin itirazı, Kürt siyasi liderlerinin beklenen devletlerinin başkenti olarak talep ettikleri Irak’ın petrol merkezi Kerkük kentinin önemiyle ilgilidir. Zira Türkiye, Kürtlerin, Kerkük petrol yatakları üzerinde egemenlik kurmasını milli güvenliğine ciddi bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Kerkük’ün kaderini belirleyecek referandumun yapılmaması için dayatıyor. Ankara’da siyasiler, Kerkük-Hayfa hattının işletilmesini, Kürtlerin, İsrail’i tam yanlarına çekmek için kaderlerini garantiye alma adımı olarak görüyorlar. Kürtler bu hatla, Türkiye’den gelecek askeri bir reaksiyona karşı gerçek bir dokunulmazlık sağlayacaklarını düşünüyorlar. Oysa Ankara, Tel Aviv ile iyi askeri ilişkilerinin yara almasını istemiyor. Bu nedenle Ankara, Tel Aviv’e, bu hattın yeniden hayata geçirilmesinin akıbeti konusunda sert bir uyarıda bulundu. Acaba, İsrail, çoktandır beklediği bu hattın yeniden canlandırma projesinde galip gelecek mi? Önümüzdeki günler bunu yanıtlayacaktır. (İsam el Şeyh, el Watan el Arabi dergisi- 21 Mart 2007, Mısır)

Yazan :admin

May 27

Kandil Dağı, Irak’a ait ve Özerk Kürdistan Bölgesi’ne bağlı, ancak bölge resmi Kürt makamları kontrol yeteneğine sahip değil. Buna rağmen, Irak’ın tek istikrarlı bölgesi olan Irak Kürdistan’ı, Kürtler ve Amerikalılar için hayati önem taşıyor. Bu bağlamda, Barzani’nin Türk ordusuyla ittifak kurarak, Amerikanın onayıyla PKK’yı ve onunla birlikte diğer Kürt lider Celal Talabani’yi yok etmeye çalıştığı 1993-1997 olaylarının tekrarlanması olanaksız. Amerikalıların Irak’a ilk saldırısından sonra geçen on beş yıl içinde büyük değişiklikler kaydedildi: Mesud Barzani, bağımsızlığına bir adım kalan Irak Kürdistanı’nın yasal cumhurbaşkanı oldu, dost görünen düşmanı Celal Talabani ise bütün Irak’ın Cumhurbaşkanı seçildi.

Yunan Eleftherotipia gazetesinden Yannis Kanakis yazdı

Yannis Kanakis – Eleftherotipia

YUNANİSTAN, Atina: Nevruz, yeni gün ve yılbaşı demektir. 21 Mart Kürtler, İranlılar ve Tacikler gibi halklar için en önemli bayramlardan birisi sayılıyor. Özellikle Kürtler için üç günlük yılbaşı kutlamaları siyasi boyutta bir anlam taşıyor, yürüttükleri mücadele yeniden doğuşun sembolü sayılıyor.  Irak’ın Kandil Dağı’nda, Türk saldırılarını bekleyen PKK gerillaları, beni “parmakları tetikte” karşılıyorlar: Bizi dizel benzin yakan eski bir Volkswagen arabayla oraya götüren Mahmud, böbürlenerek “hürriyete hoş geldin” dedi. Karşımızda, Öcalan’ın dağın yamacına çizilmiş kocaman bir portresi bulunuyordu. Buradan Türk ve İran sınırına kadar, yüksekliği 1.800 metreden 4.000 metreye kadar olan doğal kale, Iraklı Kürtlerin 300 köyünü ve onlarca askerini misafir ediyor. Burası “Apocuların”, yani “Apo’nun yoldaşlarının” ülkesi.  “Apo” kelimesinin asıl anlamı “amca”, ancak burada sadece cezaevinde yatan ve birçok kişi için “Kürtlerin önderi” olan liderleri için kullanılıyor. Sayıları dört ila altı bin olan PKK ve İran Kürtleri PJAK’ının kadın-erkek mücahitleri için Öcalan önderlerin en büyüğüdür.

Kandil Dağı, Irak’a ait ve Özerk Kürdistan Bölgesi’ne bağlı, ancak bölge resmi Kürt makamları kontrol yeteneğine sahip değil. Buna rağmen, Irak’ın tek istikrarlı bölgesi olan Irak Kürdistan’ı, Kürtler ve Amerikalılar için hayati önem taşıyor. Bu bağlamda, Barzani’nin Türk ordusuyla ittifak kurarak, Amerikanın onayıyla PKK’yı ve onunla birlikte diğer Kürt lider Celal Talabani’yi yok etmeye çalıştığı 1993-1997 olaylarının tekrarlanması olanaksız.

Amerikalıların Irak’a ilk saldırısından sonra geçen on beş yıl içinde büyük değişiklikler kaydedildi: Mesud Barzani, bağımsızlığına bir adım kalan Irak Kürdistanı’nın yasal cumhurbaşkanı oldu, dost görünen düşmanı Celal Talabani ise bütün Irak’ın Cumhurbaşkanı seçildi. Öte yandan PKK, liderini kaybetti, AB ile BM tarafından terörist gruplar listesine kaydedildi, bölücü politikasından vazgeçerek, kültür ve dil konularında taleplerde bulunmakla yetindi.

Düşmanı Beklerken

Kandil Dağı’nın dar vadilerinden geçerken herkesin tetikte olduğunu gördük. Yılbaşı etkinlikleri bu yıl çok azdı. Gerillalar (kendilerini öyle tanımlıyorlar) “Zararı yok, gelecek yıl -yaşıyorsak- kutlarız” diyor. Kapsamlı bir Türk veya Türk-İran saldırısı bekliyorlar (başladılar bile). Bu nedenle sıkı denetim var: “Kimsin?”, “Fotoğraf çekme!”.

PKK’nın önde gelen üyelerinden Abdurrahman Çadırcı, “Yoldaşlar haklı. Yerimizi belirlemeye çalışan veya sabotaj girişiminde bulunan Türkiye’nin gönderdiği ajanları sık sık yakalıyoruz” diyor. Öcalan’a gardiyanlar tarafından küçük dozlarda zehirli maddeler verildiği, böylece aşamalı bir şekilde sağlığının yıpratıldığına dair söylentiler nedeniyle, gerillalar da büyük bir psikolojik gerginlik içinde. Bağımsız Türk kaynaklarınca söylendiği gibi, acaba Apo, PKK’nın işine gelen, taraftarlarını etrafında toplamasına yardımcı olan bir masal mı? Avukatları, Apo’nun Avrupalı doktorlar tarafından muayene edilmesini resmen talep ettiler.

39 yaşındaki Ömer, Öcalan’ın “zehirlendiğine ilişkin haber doğru” diyor ve “gerillaların ve halkımızın morali çok yüksek, kasten yayılan haberlerle dopinge ihtiyacı yok” şeklinde devam ediyor. Bir Türk helikopterinin kısa bir süre önce yaptığı saldırı nedeniyle ayakları bomba parçalarıyla dolu olan Ömer, kısa bir süre önce PKK’nın “diplomatik teşkilatına” girdi. Irak Kürdistanı’nın kentleri, yeni gerillalar toplamaktan sorumlu olan Ömer’e her gün yeni “gerilla” adayları sağlıyor.  PKK’nın yenilenmesi sorunu olmamasına rağmen -kadın ve erkek gerillaların yaşı 18 ile 30 arasında değişiyor-, Ömer hoşnut değil: “Irak Kürtleri, onları temsil ettiğimize yeterince inanmıyor. Öte yandan Irak Kürdistanı’nın özerkliğini kazanmak adına verdiği mücadele başarılı oldu. Şimdi gençler daha iyi bir yaşam, araba, laptop istiyor” diyor.

Bugün, PKK üyelerinin en büyük bölümü Türkiye’den, Suriye’den ve Kürt diasporasından geliyor. Berlin’den gelen 26 yaşındaki Delil, “Kandil’de yaşadığım dönem, yaşamımın en iyi dönemidir. Aldığım karar için bir an dahi pişman olmadım. Zaten Avrupa’da yaşarken de aklım Kandil’deydi. Meğer bir nefeslik yolmuş. Yaşam nefesi” diyor.  Batı Avrupa ülkelerinden yüzlerce Kürt mücahit geliyor. Aralarında Kürt olmayan bazı Avrupalılar da var. PKK’dan uzaklaşan bazı kişiler, “bu, dikkatle planlanmış bir beyin yıkamanın sonucudur” diyor. Adını açıklamamayı tercih eden ufak tefek kızıl saçlı bir kız, “Öyle bir şey yok. Bu yolu seçtiğimiz için buradayız. Halkımızı ve liderimizi sevdiğimiz için buradayız” diyor. Çok yorucu bir gün sonunda gerillalar bizi misafir odasına götürerek, bizimle birlikte televizyon izliyorlar: Türkiye’nin, Danimarka’yı (merkezi orada) ekonomik ve diplomatik misillemeyle tehdit ederek, kapatmaya çalıştığı Kürt Roj TV uydu kanalından haberleri izliyorlar. Ömer, tekrar önceki konuya dönerek, “Elbette hoşnut olmayan bazı genç gerillalar var. Seks yaşamları yok, yasak (Gazete notu: Bu sınırlama gerçekten çok katı bir şekilde uygulanıyor. Geçmişte “suçluların” infaz edildiği biliniyor), serbest kaldıkları zaman yaşayıp yaşamayacaklarını bilmiyorlar. Ancak şikayetleri bir anlık, “Hepimiz neden burada bulunduğumuzun bilincindeyiz” diyorlar. Ömer, hayatının 17 yılını mücadeleye adamış, arkadaşlarını kendi elleriyle gömmüş. Bu nedenle bir an bile dağdan inmeyi düşünmüyor: “Benim gibi PKK üyesi olanlar evlenemezler. Sevgimizi paylaştırmamız ve ölümden korkmamız olanaksız. Halkımız ant içerek, körü körüne bize güveniyor.”

Ertesi sabah rastladığımız kızlar buna katılıyor. PKK’nın hemen hemen bir “kadınlar partisine” dönüşmesinden gurur duyuyorlar: “Hedef, kadınların yüzde 40’a ulaşması. Bunu yakında başaracağız” diyorlar. 

Murat, “Kadınlar erkeklerden daha iyi” diyor ve Öcalan’ın sözlerini tekrarlayarak “Çünkü daha tutarlı ve daha duygusallar, verdiğimiz mücadeleye ihanet etmiyorlar” diyor. Dağ rüzgarının yerini dayanılmaz bir sıcak alırken, biz PUK’un, yani Talabani’nin parti merkezinin bulunduğu Süleymaniye’ye doğru yola çıktık. Burası Irak Kürdistanı’nın geleneksel sanatlarının gelişmiş ve üniversite eğitiminin yoğun olduğu kozmopolit bir şehri.  İyi ki Komala Karargahı (Komala “cemaat” veya “örgüt” demektir) şehir dışındaki serin bir yaylada kurulmuş. Herkes İran’ın uzaktan kumandalı roket saldırısının korkusu içinde yaşamasına rağmen, ortam burada daha sakin ve kontroller de daha esnek. Merkezi İsveç’te bulunan Komala TV’nin, yer altı sığınak stüdyolarının inşaatı yakında tamamlanmak üzere, eğitimler artırılıyor, silahlar yenileniyor.

Marks, ABD ile Buluşuyor

Bugün güçlendirilmekte olan Komala, 1968’de İran Kürdistanı’nda kuruldu. Marksist olmasına rağmen, daima SSCB’den, Çin’den ve Küba’dan bağımsız bir tutum benimsemeye çalıştı. 1983 yılında İran Komünist Partisini kuran siyasi oluşumlardan biriydi. İran’daki Kürt KDPI ile onlarca yıl süren kanlı çarpışmalardan sonra bugün dengeleri korumaya çalışıyor. Bu sadece bir siyasi olgunluk göstergesi değil, ona destek veren ve mali yardımda bulunan en önemli merkezleri, yani onu “misafir eden” Irak Kürdistan’ı Hükümetini ve Talabani’nin PUK’unu rahatsız etmek istememesinden kaynaklanıyor. 

Kısa bir süre sonra, karargahın komutanlığını ziyaret ettiğimiz merkez-sol eğilimli KDPI’de (İran Kürt Demokrat Partisi) de aynı rahatsızlık hakim. Altmış yıllık bir tarihçesi ve İran Kürdistanı’nda büyük siyasi ve sosyal dayanakları olan KDPI, geçen aralık ayında ikiye bölünerek gücünü kaybetti, bu, özellikle Komala’nın yararına oldu. Bugün her grubun savaşa hazır ayrı ordusu, ayrı üsleri ve ayrı koruyucuları var. Her iki grupla temas kanalları olan ve hangisinin İran yönetiminde istikrarsızlığa yol açmada önemli rol oynayabileceğini anlamaya çalışan CIA ise, ortama tam olarak hakim durumda. ( Eleftherotipia gazetesi -15 Nisan 2007)

Eleftherotipia: PKK Yenilmez

PKK’nın iletişim konularından sorumlu üst düzey liderlerinden, çeşitli Avrupa ülkelerinde partisi adına (metinden aynen) görev yapmış olan Abdurrahman Çadırcı, son yıllarda Kandil Dağı’nda yaşıyor. Çadırcı, gelecekten ümitli olduğunu ifade ediyor ve “PKK yenilmez” diyor.

KANAKİS: Türkiye size karşı büyük bir askeri operasyon düzenleyecek mi?

ÇADIRCI: Türkiye günden güne Irak sınırlarına daha fazla sayıda askeri güç yerleştiriyor. Önümüzdeki ilkbaharda bize yönelik saldırı bekleniyor ve bunun çifte saldırı olması bekleniyor: Türkiye-İran saldırısı. Çünkü İran da sınırlarında askeri güç topluyor. İran’daki kardeş Kürt örgütü PEJAK, kısa bir süre önce, içinde altı üst düzey asker bulunan İran’a ait bir helikopter düşürdü. Öyle görünüyor ki İran da şimdi “cevabını” hazırlıyor.

KANAKİS: Aralarında Celal Talabani’nin de bulunduğu birçok siyasetçi ve uzman PKK’nın geleceği olmadığı öngörüsünde bulunuyorlar.

ÇADIRCI: 20 senedir, zaman zaman PKK’nın sonunun geldiğini duyuyorum. Ama hala, hem de her zamankinden daha güçlü bir şekilde buradayız. PKK hiçbir zaman yenilmez veya yok olmaz, çünkü Kürt halkıyla giderek daha çok özdeşleşiyor, bünyesinin bir parçası oluyor. Biz kendimizi tamamen bu savaşıma adadık, örneğin “Peşmerge” (Irak’lı Kürt gerilla kuvvetleri) gibi ücretli değiliz, bu yüzden de daha güveniliriz.

KANAKİS: Irak Kürdistan’ı siyasetçilerinin neredeyse hepsi, Türkiye’nin, kendi vatanınıza dönmeniz için size af çıkarmasını ümit ediyor. Ancak siz bunu kabul etmiyorsunuz.

ÇADIRCI: Biz suçlu değiliz. Neden Türkiye’den tek taraflı af kabul edelim ki… O zaman, halkımıza çektirdiği acılar için bizim de Türkiye’ye af çıkarmamız lazım. Biz terörist değiliz, uluslararası savaş hukukuna göre hareket ediyoruz. İsteseydik, Türkiye’de her gün milyonlarca insan öldürür orayı cehenneme çevirirdik. Yapmıyoruz.

KANAKİS: Bazı kimseler, Türkiye’nin turistik yerlerinde kanlı saldırılar düzenleyen “Kürdistan Kurtuluş Şahinlerinin” PKK örgütünden olduğuna inanıyor.

ÇADIRCI: “Şahinlerin” de bizim gibi Öcalan’ı sevdikleri doğru, ancak onların PKK ile bir bağlantıları yok. Bunlar muhtemelen bir grup çabuk öfkeye kapılan gençler. Ancak, Türkiye Kürtlere baskı yapmaya devam ettiği sürece, bu gençlerin gittikçe sayılarının artacağını düşünüyorum. Saldırılarıyla bir ilişkimiz yok, ancak öfkelerini anlayabiliyoruz. KANAKİS: Türkiye’ye, Suriye’ye, Rusya’ya, İran’a, Kafkasya’ya hatta Batı Avrupa’ya yayılan çok geniş bir savaşçı ve üye ağına sahipsiniz. Sizi kim finanse ediyor?

ÇADIRCI: Birçok kişi ekonomik kaynağımızı merak ediyor. Hatta Türkiye, afyon üretiminde ilk sırada yer alan ülkeler arasında olmasına rağmen, bizim uyuşturucu madde trafiği içinde olduğumuzu yayıyor. Ancak, bizim gücümüz yüz binlerce üyemizin katkılarında gizlidir.

KANAKİS: ABD’den -dolaylı da olsa- katkı aldığınızı kabul etmiyor musunuz? İran’daki kolunuz PEJAK için bu yönde yoğun söylentiler var.

ÇADIRCI: Dedikoduları biliyorum, ancak bunlar gerçek değil. Ne biz, ne de PEJAK, ABD’den bir dolar dahi kabul ederek güvenirliğimizi tehlikeye atarız. Ancak, Amerikalıların bize yaklaşma çabaları olduğu doğrudur.

KANAKİS: Artık Kürdistan’ın bağımsızlığını talep etmiyorsunuz. Talepleriniz nedir?ÇADIRCI: Büyük bağımsız Kürdistan için savaşımı bırakalı seneler oldu. Kürdistan’ın dört parçasının (Türk, Irak, İran, Suriye) her birine yönelik taleplerimiz, siyasi ortamın gerçekçi analizi içinde belirleniyor. Irak için yeni anayasa tarafından sunulan federe çözümü destekliyoruz. Türkiye ve Suriye’de özerklik ve demokrasi talep ediyoruz.

İran’da ise, bir çeşit federe çözüm veya en azından özerklik talep ediyoruz. Kürdistan’ın dört bölgeden her birinde kendi meclisi ve demokratik hakları olması gerekir. Ayrıca, bu dört tarafın, her ülkenin bugünkü sınırlarına saygı çerçevesinde, bir çeşit konfederasyon yoluyla bağlantılı olmasını istiyoruz.

KANAKİS: Birçok Kürt düşünürü ve toplumsal kuruluş, silahlı savaşımdan yorulduklarını ve diplomasiye daha fazla önem verilmesi gerektiğini ifade ediyorlar.

ÇADIRCI: Sizce biz yorulmadık mı? Bizi askeri anlamda her an hazır bulunmaya mecbur eden Türkiye’dir, silahsızlanırsak bizi ezecek. Biz sürekli kendisiyle diyaloga geçme isteğimizi bildirdiğimiz halde, Türkiye bizi yasal görüşmeci olarak tanımıyor. Doğru ve dürüst bir anlaşma olsaydı, silahları bırakmaya, hatta varlığımıza neden olan sebepler ortadan kalktığı taktirde dağılmaya bile hazır olurduk. Ancak bu pek olası gibi görünmüyor. Böylelikle biz de her an savaşa hazır durumdayız. Her şeye rağmen, artık en önemli önceliğimiz siyaset. (Eleftherotipia-15 Nisan 007)

Yazan :admin

May 27

Türkiye ve ABD’deki yeni siyasi saflaşmalar, her iki ortağın bilinmeyene kendini alıştırması yönünde bir gereklilik ortaya çıkaran yeni siyasi vizyonlar ve söylemler oluşturmaktadır. Daha önemlisi bu sorun, geçmiş 60 yıl boyunca ABD-Türkiye ilişkilerini sağlamlaştıran stratejik unsurların modası geçmese bile daha az zorlayıcı olduğu ve bu nedenle yeniden tanımlanması gerektiği, çünkü ittifakın tartışmasız eskisinden daha önemli olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu sorumluluktan kaçmanın maliyeti, her iki taraf için de ağır olacaktır.”

Amerikan Hudson Enstitüsü’nden Rajan Menon ve S. Enders Wimbush yazdı

Rajan Menon ve S. Enders Wimbush
Amerikan Hudson Enstitüsü – 2. Bölüm
ABD, Washington:
Türkiye, demokratik ve laik Müslüman bir ülkedir. ABD ile ittifakı, bir dizi Müslüman ülkeyle ABD’nin dostane ve verimli ilişkiler kurabildiğini kanıtlamasına yardımcı olmaktadır. İki ülke arasındaki bu ilişki, Amerika’nın İslamiyet’e karşı olmadığını, aksine İslam’ı masum kişilere yönelik uyguladıkları şiddeti, hoşgörüsüz gündemlerini haklı göstermek için kullanan şiddet yanlısı radikallere karşı olduğunu kanıtlayabilmektedir. Bu durum, İslamcı terör gruplarının istediği gibi, ABD’nin terörizme karşı kampanyasını dünya üzerindeki 1,3 milyar Müslüman’ın İslam’ın kendisine yönelik bir savaş olarak görmesini istemiyorsa (Washington açısından) önem taşımaktadır.

1- Irak’ta kalıcı bir siyasi çözüm için Türkiye’nin işbirliği gereklidir. Çünkü Türkiye, Kürt bölgesi olan Irak’ın kuzeyine sınırdır ve orada ortaya çıkacak bir Kürt devletinin, kendi Kürt nüfusunun yaşadığı güneydoğu bölgesinde çoktandır var olan şiddeti ve ayrılıkçı hisleri artıracağından korkmaktadır. Irak’ın bölünmesinin Türk ordusunun müdahalesine yol açma olasılığı bulunmaktadır; böyle bir olay ise ABD-Türkiye ittifakına ölümcül darbeyi indirebilir, hatta Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasıyla sonuçlanabilir. (Türkiye kuvvetleri, 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra ayrılıkçı Kürt gerillalarının kamplarına saldırmak için Kuzey Irak’a müdahale etmiştir; 2003 yılının Mart ayında yaklaşık 1.500 Türk askeri bu bölgeye girdi ve Türk Özel Kuvvetleri, açıklamalara göre Saddam sonrası Irak’ta gizli operasyonlar gerçekleştirdi.)

2- Batıdan hayal kırıklığına uğrayan Türkiye, dış politikasını yeniden yönlendirebilir. ABD, AB ve NATO’dan uzaklaşıp Çin, Hindistan, İran, Rusya ve Suriye’ye dayanan yeni bir çoğulcu, De Gaull’cü stratejiye yönelebilir. Böyle bir değişim Türkiye’de uzun süredir tartışılmaktadır ve bu tartışmaların bir blöf ve böbürlenme olduğuna dair varsayımlar dar görüşlüdür. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan yeni stratejik bölge, Türkiye’ye yönelik yeni tehditler oluşturuyor olabilir. Ancak yeni ortak seçimlerine de imkan sağlamaktadır. Türkiye’nin yeniden düşünmesi, kendi içinde Türkiye ile ABD arasındaki ittifakı sarsmak zorunda değildir. Ancak bu düşünceye iten neden, Batı karşıtı bir milliyetçilik ise ittifak kesinlikle sarsılacaktır.

3- Hem Türkiye hem ABD terörizm tehdidiyle karşı karşıyadır. Küresel terör ağlarına karşı herhangi bir Amerikan politikasının gerçekten etkili olması için Türkiye’nin işbirliği gereklidir. Daha açık söylemek gerekirse Türkiye, İslamcı militanların Irak’a ve Türkiye’nin diğer komşularına sızmak için kullandıkları bir koridor haline gelebilir.

4- Türkiye’nin Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücüne (ISAF) – geçmişte bir Türk generalin komuta ettiği askeri koalisyon – katılımı, savaşın böldüğü ülkelerde istikrar ve ekonomik kalkınma sağlamak için Ankara ile Washington’un işbirliği yapabileceğini kanıtlamaktadır. Türkiye’nin Afganistan’daki askeri kuvvetleri küçük olduğu ve Taliban karşıtı savaşın merkezi olan güneyde konuşlanmadığı doğru olsa da bu bir gerçektir. (Türkiye bu bakımdan, ISAF’ın diğer üyelerinin büyük çoğunluğundan farklı değildir.)

5-  Türkiye NATO’nun üyesidir. Güneydoğuda, özellikle İncirlik’te olmak üzere Batman, Diyarbakır, Malatya ve Muş’ta bulunan hava üsleri ABD için önemli olmaya devam etmektedir. Türk hava sahasının değeri 1991 Körfez Savaşı sonrasında, Saddam Hüseyin ordusundan Kürtleri korumak için Kuzey Irak üzerinde uçuşa yasak bölge oluşturulduğunda, kanıtlanmıştır. Ayrıca Washington 2003 Mart ayında Türkiye topraklarından Irak güçlerine karşı ikinci bir cephe açmayı başaramasa da, Irak’taki operasyonlar için Amerikan hava kuvvetlerinin Türk hava sahasını kullanmasına izin verilmiştir. Ve Türkiye’nin askeri tesisleri, Irak’taki ABD güçlerine lojistik destek sağlamak açısından önemlidir.

Türkiye’nin Yeni Siyasi Demografisi
ABD-Türkiye ilişkileri, dalgalı sularda yol almaktadır çünkü her iki ülkedeki liderler, değişen akıntıları tahmin etmeyi başaramamıştır. Ancak oyunda daha geniş kuvvetler bulunmaktadır, bunlar hem Türkiye’nin hem de ABD’nin iç politikalarında ve dış yönelimlerinde görünmektedir. Başlangıç olarak, Türkiye’de yeni siyasi demografi olarak adlandırabileceğimiz bir durum bulunmaktadır. 1923 yılında Kemalist cumhuriyetin kurulmasından bu yana içerde ve dışarıda Türkiye’nin gündemini belirleyen yönetici elit, siyasi arenada hala önemli bir hakimiyete sahiptir. Ama Avrupalı Türkiye’den gelen ve orduya, devlet bürokrasisine ve Türkiye’nin en güçlü siyasi kurumu olan silahlı kuvvetlere hakim olan, “Beyaz Türkler” olarak adlandırılan bu kesimlere rakip olan yeni güç merkezleri ortaya çıkmıştır. Beyaz Türkler, Kemal Atatürk’ün laiklik ve Fransa’nın vatandaşlık anlayışından esinlenen Türk milliyetçiliği vizyonuna sahip çıkmaktadır. Bunların turist, girişimci, öğrenci, diplomat ve Amerikan askeri akademilerinde eğitilen subaylar olarak ABD ile sürekli temasları bulunmaktadır. Geleneksel olarak Türkiye’nin kaderinin Batı’da (özellikle ABD’de) olduğuna, İslam’ın politikada hiçbir yeri olmadığına, çok kültürlülüğün kötü olduğuna ve Türklüğün zorunluluk olduğuna inanmışlardır. Şimdi Kemalistler, ABD’ye fazla eğilim göstermemektedirler, aksine Amerikan karşıtlığının belirleyici olduğu yaralanmış bir milliyetçilik, bu çevrelerde egemen olmaktadır.

Kemalist siyaset kesinlikle yerinden edilmedi. Ordu ateşli ve tetikte bekleyen taraftarı olmaya devam ettikçe de yerinden edilmeyecektir. Ancak bir başka eğilim tarafından zayıflatılmıştır. Bu eğilim, Anadolu’dan gelen siyasi liderlerin ve iş çevrelerinin artan etkisini yansıtmaktadır. Bunların gözünde İslam, iç politika ve dış politika için rehber görevini görmektedir. Kemalizm, Türkiye’yi İslamcı köklerinden, tarihi mirasından ve yüzyıllardır önceliğe sahip bulunan coğrafik bölgelerden koparmıştır. Bu elitler de Batı ile bütünleşmeye karşı çıkmamaktadır: Ekonomik kalkınmayı teşvik eden piyasa yönelimli reformlar yapmışlar ve Türkiye’nin AB üyeliği için çaba göstermişlerdir. Gerçekten Türkiye’nin komşularıyla, İran, Suriye, Rusya, Orta Asya’nın ve Güney Kafkasya’nın diğer devletleriyle güçlü ilişkiler kurulmasının önemini vurgulamışlar, bunun ABD ile Türkiye ilişkilerinin arasına girmeyecek bir şekilde yapılmasını öngörmüşlerdir. Ama aynısını Kemalistler de yapmaktadır. Ancak laiklerin aksine yeni elitler, Osmanlı dönemindeki gibi çoğunluğu Müslüman bir toplum kavramına yönelmektedirler. Bu toplum inanç birliğine vurgu yapmakta, Müslümanlar arasındaki etnik ve kültürel farklılıkları barındırmaktadır. Bu kavram, vatandaşlık ilkesine dayanan, laikliğe ve Türklükte kökleşen etnik bir milliyetçilik kavramına vurgu yapan Kemalizm’den oldukça faklıdır. İslamcılar, görüşlerini seslendirirken dikkatli davranmaktadırlar ve onları politika için rehber olarak kullanmanın yol açabileceği tehlikelerin farkına varacak kadar sağduyulular. Çünkü böyle fikirler, Kemalizm’e alternatif oluşturmakta ve genelde laikler, özel olarak ise siyasi açıdan etkili silahlı kuvvetler tarafından şiddetle karşı çıkılmaktadır. Ancak bu, İslamcıların bir ulusçuluk ve devlet gücü modeli sunmak ve izlemek konusunda ciddi olmadıkları anlamına gelmemektedir.
Bu siyasi değişimin temeli, Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki İslamcı bir hareket olan Refah Partisi’nin 1995 yılındaki seçimlerde elde ettiği seçim zaferine dayanmaktadır. Bu gelişme, Kemalistleri şaşırtmış ve Kemal Atatürk’ün siyasi mirasının gardiyanlığını yapmak için kendini atamış bulunan orduda şüpheye yol açmıştır. Erbakan hükümeti, 1997 yılında “yumuşak darbe” olarak adlandırılan bir olayla ordu tarafından görevinden uzaklaştırıldığı halde Kasım 2002’de Recep Tayip Erdoğan liderliğinde yeni, daha ılımlı bir İslamcı hareket olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçim zaferi elde etmiştir. Bu durum, Türkiye politikasında Refah Partisi’nin zaferiyle önem kazanan, ancak kısa süren değişimin geçici bir sapkınlık olmadığını; aksine Türk toplumunda ve siyasetinde uzun vadeli bir değişimin habercisi olduğunu göstermiştir.  Kemalizm egemen siyasi anlayış olarak kalmaya devam etse de ABD, artık yeni siyasi elitlerin ve sosyal güçlerin inançlarıyla baş etmek zorunda kalacaktır. Türkiye’nin içeride nasıl kurulması gerektiğine, dışarıda ne yapması gerektiğine ve Osmanlı’nın mirasına ve İslamcı mirasa nasıl yaklaşılacağına yönelik inançlarıyla… Ayrıca Beyaz Türklerin aksine, yeni elitler Batılı fikirler ve kurumlardan daha az etkilenmişlerdir. AKP’nin Türkiye’nin AB üyeliği için gösterdiği heves göz önüne alındığında – kısmen ordunun siyasete müdahalesine karşı bir koruma olarak görmektedir – bizim düşüncemiz, İslam’ın Türkiye siyasetinde artan rolünün ABD ile bir çatışma yaratmak zorunda olmadığı ve Kemalistlerin Washington’a eğiliminin yüksek olduğunun düşünülmemesi gerektiğidir. Aksine Washington, Amerika’nın geleneksel dostları olan Kemalistlerden farklı siyasi eğilimleri ve düşünceleri olan yeni siyasi liderleri anlamak ve onlarla çalışmak zorundadır. Bu; sabır, esneklik ve Türkiye’deki yeni gerçeklikleri öğrenmek ve bunlara uyum sağlamak, anlaşılması daha zor bir Türkiye’nin varlığını kabul etmek yönünde bir istek gerektirmektedir. Bu şartlar altında Kemalistleri doğal müttefikler olarak ve AKP’yi düşman olarak (veya tam tersi) tanımlayan kesin sınıflandırmalar, sadece basit olmakla kalmamakta; aynı zamanda sonuçları bakımından ABD-Türkiye ilişkileri için zararlı olmaktadır. Ne yazık ki, bu nitelikler Amerikan devlet gücünün her zaman gözüne çarpmamaktadır. Türk liderler, Amerikan politikasındaki değişikliklere kendilerini alıştırmak zorundadır. 11 Eylül sonrasında George W. Bush, Amerika’nın dünyadaki rolünü Manichean (*), dünya Mesih’i tarzında tanımlamıştır: Başkan, “eğer bizimle değilsen bize karşısındır” açıklamasını yapmıştır. Kemalistler ve İslamcılar, farklı nedenlerden dolayı olsa da benzer şekilde bu bakış açısını anlamakta zorlandılar.

Ancak her iki kesim de, bilinmeyen ve sorgulamaksızın, düzenli olarak dostluğunu kanıtlamasını ve politikaları için destek vermesini isteyen bir müttefik tarafından şaşkına uğratıldılar. Bu müttefik, ortaklarının kendi ulusal çıkarları çerçevesinde politikalarını sorgulaması, hatta politikalarına karşı çıkması için meşru nedenleri bulunsa bile destek beklemektedir. Türkler, 2003 yılında iki farklı cepheden Saddam güçlerine saldırabilmek için Türkiye’nin topraklarını kendisine açmasını isteyen Washington’un talebini ve Türkiye Parlamentosu hayır oyu verdiğinde Bush Yönetiminin kızgınlığını, ihanet suçlamalarını bu şekilde değerlendirmiştir.

Yeni Stratejik Satranç Tahtası
Sonuç olarak Türkiye ve ABD’deki yeni siyasi saflaşmalar, her iki ortağın bilinmeyene kendini alıştırması yönünde bir gereklilik ortaya çıkaran yeni siyasi vizyonlar ve söylemler oluşturmaktadır. Daha önemlisi bu sorun, geçmiş 60 yıl boyunca ABD-Türkiye ilişkilerini sağlamlaştıran stratejik unsurların modası geçmese bile daha az zorlayıcı olduğu ve bu nedenle yeniden tanımlanması gerektiği, çünkü ittifakın tartışmasız eskisinden daha önemli olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu sorumluluktan kaçmanın maliyeti, her iki taraf için de ağır olacaktır. Yeni bir stratejik çevrenin oluşmasının nedeni Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıdır. 1947 yılında Truman Doktrini’nin (Yunanistan ve Türkiye’ye Sovyet yayılmacılığına karşı yardım önermiştir) resmen ilan edilmesinden ve 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya katılmasından 1991 Aralık ayında SSCB’nin çöküşüne kadar geçen sürede, Türkler ve Amerikalılar ikili ilişkilerde pürüzlerle karşılaşıldığında bile ittifakın mantığını ve temelini kolaylıkla açıklayabiliyorlardı. Bu yıllar boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı birleşmişlerdi. ABD’nin liderliğindeki NATO ittifakı, ortak bir düşmanla karşı karşıya olduklarının, onu caydırmak, başarısızlığa uğratmak ve en uç noktada onu yenmek için bir araya geldikleri gerçeğinin kurumsal yansımasıydı.

Elbette Ankara’nın da Washington’un da, başka dış politika gündemleri vardı. Ancak Sovyet tehdidi, ABD’nin tasarladığı Çevreleme stratejisi ve NATO, onları birleştirdi ve ilişkilerde ortaya çıkan baskıları ve gerginlikleri aşmalarına yardımcı oldu. Türkiye açısından Amerikan gücü, güçlü ve devasa büyüklükteki kuzey komşusu Rusya’yı dengelemek için gerekli temel unsurdu. Bu komşusuyla, Rusya’nın Türkiye’den toprak istemesi ve Türkiye’nin içişlerine karışması dahil kötü bir geçmişe sahipti. ABD açısından Türkiye, SSCB’nin güneyinde askeri kuvvetlerin, hava sahasının, füzelerin ve istihbarat kuruluşlarının konuşlandırılabileceği bir alan sağlamaktaydı ve aksi halde dikkatini Batı Avrupa’ya yöneltmiş olacak olan Sovyet askeri güçlerinin dikkatini dağıtan bir güç merkeziydi.

Sovyetler sonrası dünyaya giriş. Artık her iki taraftaki yetkililer, ulusal güvenlik ve dış politika görevlileri için iki ülkeyi birleştiren şeyin ne olduğunu açıklamak zorlaşmıştır. Bunun nedeni büyük çoğunlukla Sovyetler Birliği’nin herkesi şaşırtacak şekilde aniden ve tek seferde ortak düşmanı ortadan kaldıracak şekilde yıkılmış olmasıdır. Ankara ile Washington arasında süre giden stratejik ortaklığın her zaman ileri sürülen bir nedeni demokratik değerlere olan bağlılığın paylaşılmasıdır. Ancak ABD, hiç de demokratik olmayan bir dizi ülkeyle (örneğin Suudi Arabistan’ı düşünün) yakın ilişkilere sahip olmuştur ve daha sonra demir yumrukla ülkeyi yöneten ordu tarafından demokrasiye ara verildiğinde dahi Türkiye ile yakın ilişkilerini sürdürmüştür. Amerika’nın Avrupa ile akrabalığı tartışmalarında başvurulan Aydınlanma’ya dayanan ortak Batı mirası uygun düşmemektedir; Türkiye tamamen farklı bir geleneğe aittir ve Türk siyasetinde bir güç olarak İslam’ın yükselmesi bunu daha açık hale getirmiştir. Gerçekte Türk-ABD ilişkilerinde hiçbir şekilde tarihi ve kültürel bir temel bulunmamaktadır. Bu durum, eğer uluslararası konularda etkili bir ortaklık olacaksa dış politika ve ulusal güvenlik konularında sağlam bir yakınlaşmayı daha önemli hale getirmektedir. Güvenilecek daha başka bir şey kalmamıştır.

Ancak küresel politikada meydana gelen yakın zamandaki değişimler, Türkiye ve ABD’nin bakış açılarında yakınlaşmadan ziyade daha fazla ayrılığa yol açmıştır. 11 Eylülden bu yana, Amerikan dış politikasının birinci önceliği “teröre karşı savaş” olmuştur. Ancak her iki ortak da terörizmden dertli olduğu halde Bush Yönetimi’nin terör karşıtı seferberliğinin kendine has özellikleri, ABD-Türkiye ittifakı için yeni bir mantık ve amaç sağlamaktan ziyade ittifakı daha da karmaşık hale getirmiştir. Özellikle ABD’nin Irak’ı işgali Ankara ve Washington arsında bir anlaşmazlık yarattı. Türklerin zihninde işgal, Irak’ta sadece varlığıyla Türkiye’nin güneydoğusundaki ayrılıkçı hareketi şiddetlendirebilecek bağımsız bir Kürt devletinin oluşması tehdidine yol açarak güney sınırlarına çatışma ve karışıklık getirmiştir. 11 Eylül sonrasında Saddam Irak’ından terör hücrelerini ve kitle imha silahlarını temizlemek için savaşın başlatıldığına dair Bush Yönetimi’nin iddiası, Türkleri dünyanın geri kalanından daha fazla ikna etmemiştir.

Şu an Türkiye ve ABD’nin oldukça farklı şekilde değerlendirdiği başka konular da vardır. Rusya’yı ele alın. Washington, Rusya’nın otoriterliğe doğru yönelmesinden, Gürcistan ve Moldova’daki ayrılıkçı hareketlere destek vermesinden ve enerji kaynaklarını komşularına, özellikle Ukrayna’ya karşı siyasi bir araç olarak kullanmasından dolayı endişe duymaktadır. Ancak bu konular, Rusya ile ekonomik bağlarını genişletmiş olan Türkiye’yi ilgilendirmemektedir: Türk şirketleri Rusya’da önemli yatırımlar yapmıştır ve ikili ticaret 2000 yılından bu yana dört katına çıkmıştır. (4) Türkiye’nin ABD dış politikalarına yönelik eleştirileri, Münih’te 2007 Şubat ayında gerçekleştirilen küresel güvenlik konferansı sırasında Rus Devlet Başkanı Putin’in Amerika’nın dünyadaki faaliyetlerine karşı dile getirdiği konuların bazılarını yansıtmaktadır. (5) Gerçekten bugün Türkiye’de Rusya, ABD’den daha fazla itibar uyandırmaktadır. Ankara ve Washington arasındaki uyumsuzluk Çin konusunda da açıktır. Washington, alışılmış şekilde Çin’in artan askeri ekipmanının ve Doğu Asya’daki istikrara yönelik uzun vadede oluşturduğu tehdidin altını çizmektedir. Ancak bu konu, Türkiye’nin ulusal güvenlik söyleminde çok nadir olarak yer bulmaktadır ve Türklerin hakkında çok az şey bildiği ve fazla önemsemediği uzak bir sorun olarak görülmektedir. Ayrıca Türkiye için Çin bir sorun oluşturmamakta, olası bir ortak olarak görülmektedir.

Dikkate çarpan şey, Türk ve Amerikan bakış açılarındaki bu farklılaşmanın Türkiye içindeki tüm siyasi çevrelerde yankılanmasıdır. Özellikle Irak Savaşı’ndan sonra ülkede Amerikanın popülaritesi tüm zamanlarda en düşük seviyededir ve ABD’nin Türkiye’yi zayıflatmak, hatta bölmek istediği düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Bunun Amerikalılar için cazip olmaktan ne kadar uzak olduğu bile önem taşımamaktadır. Bush Yönetimi, Irak’a karşı savaşta bir NATO müttefikinden işbirliği beklemenin hakkı olduğuna inanmakta ve Türkiye Parlamentosu’nun Saddam’ın ordularına karşı ikinci bir cephe açmak için güneydoğu topraklarını ABD güçlerinin kullanmasına izin vermemesini bir ihanet olarak görmektedir. Diğer yandan Türkiye, ABD’nin isteklerine değil kendi ulusal çıkarlarına dayanan bir karar verdiği için Washington’un kendisini cezalandırmak istediğine inanmaktadır. Bu karar, özellikle, ABD güçlerine ek bir cephe açması için izin vermenin Türkiye’yi dünyanın geri kalanında – özellikle Müslüman bölgelerde – kabul görmeyen bir savaşa sürüklemesinden ve kendi hassas güney bölgesinde karışıklık çıkmasından, Kürt nüfusu içindeki sorunların şiddetlenmesinden duyulan korkuya dayanmaktadır. İyi niyet ve güven konusunda yaşanan bu çöküntü, ABD-Türkiye ilişkilerini gözlemleyenlerin eski müttefikler arasında boşanmanın yakın olup olmadığını sorgulamasına neden olmaktadır. (Çeviri: Saliha Ziya)

Yazan :admin

May 27

CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler.

121. Sayımızın Manşetini The Conservative Voice’dan Scott Sullivan yazdı

Scott Sullivan
The Conservative Voice
ABD, Washington:
Sorun şu ki Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD, İran’ın bir eyaleti konumuna düşmüştür. CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. Gates ve Edelman, ABD’nin İran Devrim Muhafızları ile bağından da sorumludurlar. Devrim Muhafızları, İran’ın tek bir komuta altında toplanmış SA ve SS subaylarıdır. Irak’ın yeni ordusunda ve polis gücünde de komuta zincirini ele geçirmişlerdir. Suudi Arabistan üzerine altı ay önce hazırlanan ve Gates tarafından reddedilen bir Beyaz Kitapta İran, Devrim Muhafızları’nı Irak’ta devlet içinde devlet kurmak için kullanmakla suçlanıyor. Bu esnada Gates başka türlü düşünüyor.

Gates, Rice ve Halilzad, bir yandan İran’ı korurken Türkiye’ye de savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Son üç haftada üçü de, Irak Kürtlerinin bölgesinden, alenen Kürtlerin yeni mega-devletlerini tanımlamak için kullandıkları “Kürdistan” adıyla söz etti. Üçü de Türkiye’yi, Irak’taki üslerinden topraklarına sürekli saldırılar düzenleyen PKK’yı yok etmek için Kürt bölgesine girmemesi için uyardı.

Türkiye kendini savunmak zorundadır. İki ay önce Türkiye’nin Irak’ta Kerkük’ü (Iraklı Kürtler burayı, İran’la birlikte Irak’ı bölmenin bir girizgahı olarak ilhak etmek istiyorlar) almalarını tavsiye etmiştim. (Bkz: Turkish Weekly, “Turkey Must Strike İmmediately in Kirkuk/ Türkiye Bir An Önce Kerkük’e Girmelidir”)

Türkiye Irak’ta ABD güçlerinin ana çıkış güzergahını kontrol eden Basra Limanı’nı da almalıdır. Şu anda Basra, İran yanlısı milis gruplarının elindedir. Basra’yı kontrol eden, Irak’ın petrol sanayisini de, İran Körfezine çıkışını da kontrol eder.

Daha da önemlisi şu ki Basra’yı kontrol eden Bağdat’a da hakimdir. Gates ve Edelman, Basra’nın İranlıların eline geçmesini yeğler. İranlılar, yerel İngiliz komutanların BBC’den aktarılan ifadelerine göre Basra’da İngiliz askerlerini taciz ederek ve onlara saldırarak Basra’yı almanın yollarını zorlamaktadır. Geçen hafta da İranlılar İngiliz güçlerini bölgeyi terk etmeye zorlamak için şu on beş İngiliz askerini rehin aldı. Gates ve Edelman, Kürtleri ve İranlıları, Irak’ı mini devletlere bölmekten vazgeçirecek bir hamlede bulunmayacaktır. Çoğu Sünni Iraklı direnişçi bunu biliyor ve bu yüzden Irak’ı yıkacak olan Kürtlerle İranlılara boyun eğmektense savaşa devam etmeyi yeğliyor. ABD, Sünni direnişçileri dizginlemek istiyorsa Türk güçlerinin Suriye ve kısmen de İranlıların desteğiyle Kerkük ve Basra’ya girmelerine yeşil ışık yakmalıdır. İşte bu olduğu gün İran kesin yenilgi alacak ve Ahmedinejad da yeni bir iş aramaya koyulacaktır.(The Conservative Voice – 30 Mart 2007)

Yazan :admin

May 27

 

Amerikalılar acaba iki müttefikten hangisini seçecekler? Irak’ta çaresiz bir durumda, yardıma gereksinimleri varken Amerika’ya sadık olduklarını kanlarıyla kanıtlayan Kürtleri mi, yoksa ABD Savunma Bakanlığının Irak, İran ve Suriye ile ilgili her talebini reddeden Türkleri mi? Amerikalılar bu konuda çok dar bir manevra alanına sahipler. Savaş başlamış durumda ve Ankara’nın iddialarına göre bu savaşa “Irak Kürtleri de katılıyor”. Bu cümle belki de iki yıldan bu yana Türklerin Kuzey Irak’ı işgal etmek için aradıkları “bahaneyi” sağlıyor.

122. Sayımızın Manşetini Yunan İmerisia gazetesinden Mihalis İgnatiu yazdı

Mihalis İgnatiu-İmerisia gazetesi

YUNANİSTAN, Atina: Amerikalı diplomatlar ve yorumcular tarafından dile getirilen tahminlerin doğruluğundan hiçbir zaman şüphe etmedim. Bu çerçevede, ilkbaharda Güneydoğu Türkiye’de de çatışmaların başlayacağı yönündeki kaygılarının bir dayanağı olduğundan da emindim. Çünkü iddialar, “Kürt sorunu” olarak tanımladıkları konuyla uğraşan ABD yönetimi yetkililerinden edindikleri bilgilere dayanıyordu. Son 72 saatten bu yana, havadan helikopter ve uçaklarla desteklenen Türk askerleri ve Kürt gerillalar arasında öldürücü çatışmalar yaşanıyor. Yabancı haber ajanslarına göre, Türkiye’nin kayıpları PKK’nın uğradığı kayıplardan daha büyük. Türkiye’nin şimdiye kadar başarısız olan operasyonları Irak sınırına yakın Tunceli, Bingöl, Bitlis ve Şırnak illerini kapsayan bölgede devam ediyor.

Bundan önce, Mesud Barzani Ankara aleyhinde açıklamalarda bulunmuş, Türkiye’de 30 milyon Kürdün yaşadığını söylemişti. Başbakan Erdoğan da milliyetçilerin baskısı altında, “Irak Kürdistan liderinin, kullandığı ifadelerin ağırlığı altında ezileceği” cevabını vermişti. Açıklamalar ve karşı açıklamalar, Türkiye ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkilerin çok hassas bir noktada olduğunu gösteriyor. Birçok yorumcu, “İş olacağına varır” diyor; bu ifadeyle de özellikle, Kuzey Irak’ı işgal ederek, buradaki “cennete” sığındıklarını iddia ettiği PKK gerillalarını yok edeceği yönünde binlerce kez tehditte bulunmuş olan Türkiye için artık geri dönüşün olmadığı ima ediliyor.

Durum gerçekten kritik. Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül geçen cumartesi akşamı Amerikalı mevkidaşı Condoleezza Rice’a telefon etti ve Ankara’nın sabrının artık tükendiğini vurguladı. Ayrıca, ABD’nin Kürtleri hizaya getirmemesi halinde bunu Türkiye’nin yapacağının altını çizdi. Türkiye’nin tehditlerinin gerçekleşmesi, barışın hakim olduğu tek Kürt bölgesinde karışıklık yaratacak. Amerikalılar bunu biliyor, bu nedenle iki müttefikini; Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirecek işgale engel olmak için çaba sarf ediyorlar.

Bu durum karşısında ortaya çıkan ve oldukça kafa yorucu soruyu cevaplandırabilecek Amerikalı diplomat veya yorumcu bulmak zor. Amerikalılar acaba iki müttefikten hangisini seçecekler? Irak’ta çaresiz bir durumda, yardıma gereksinimleri varken Amerika’ya sadık olduklarını kanlarıyla kanıtlayan Kürtleri mi, yoksa ABD Savunma Bakanlığının Irak, İran ve

Suriye ile ilgili her talebini reddeden Türkleri mi?

Amerikalılar bu konuda çok dar bir manevra alanına sahipler. Savaş başlamış durumda ve Ankara’nın iddialarına göre bu savaşa “Irak Kürtleri de katılıyor”. Bu cümle belki de iki yıldan bu yana Türklerin Kuzey Irak’ı işgal etmek için aradıkları “bahaneyi” sağlıyor. Ancak, bu olası gelişme karşısında, acaba Mesud Barzani’nin açıklamasında yer alan tehdit, yani “Türkiye Kürt Kuzey Irak’a müdahale ederse, biz de Güneydoğu Türkiye’deki şehirlere müdahale edeceğiz” şeklindeki tehdit de gerçekleşir mi? Bu önümüzdeki günlerde belli olacak. (Yunanistan’da yayınlanan İmerisia gazetesi – 10 Nisan 007)

The Economist: Diğer Kudüs… Irak ve Kürtler

Kerkük’ün tekdüze binaları, tozlu ve çöp dolu sokakları ve genel sefalet arasından geçerken, Irak’ın Bağdat’taki ulusal birlik hükümetinin kalbine niye böylesi bir acı verdiğini merak ediyorsunuz. Bunun en doğru cevabı, şehrin batı kenarındaki büyük, sere serpe uzanan petrol sahasıdır.

Ancak Kerkük Kürtleri ve Kuzey’deki özerk Kürt bölgesindeki kardeşleri için bu bölge sadece petrol demek değil. Kürtler, Kerkük’ün Kürt insanı, toprağı, tarihi ile herşeyin bir simgesi olduğunu ve kendilerinin Saddam Hüseyin’in “Araplaştırma” politikası çerçevesinde yönetimde bulunduğu otuz yıl boyunca on binlerce Arabın Kerkük’e yerleştirilmesinin tersine çevrilmesi halinde, hem Sünni hem de Şii Arap hemşerileri ile uzlaşabileceklerini söylüyorlar. Kerküklü bir Kürt olan Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, şehre “bizim Kudüs’ümüz,” diyor. Ancak gerçek Kudüs’ün durumunun uzun yıllar ihtilaflı olarak kalması kesin görünürken, birçok Kürt Kerkük’ün kaderinin, bu yıl başarıyla mühürleneceğini düşünüyor. Araplar, hala bu fikre katılmıyor fakat dalgalar Kürtlere doğru akıyor olabilir.

Kürt liderleri, geçen hafta Nuri el Maliki kabinesinin Kerkük konusunu ağırdan almaya çalışmaktan vazgeçmemesi halinde, başlıca Şii bloku ile ittifak halinde oldukları Bağdat’taki hükümetten ayrılma tehdidinde bulundular. Bunun üzerine bir anlaşmaya varıldı: Kerkük’e yerleştirilen binlerce Arap, büyük bölümü güneyde olan asıl yurtlarına dönmeyi kabul etmeleri halinde arazi ve para tazminatı alacak. Adalet Bakanı Haşim el Şebli, geri dönenlere 15 bin dolar ödeneceğini ve önceki yurtlarında arazi verileceğini söyledi. Konuyla ilgili komitenin başkanlığını yapan Şebli, Kerkük yetkililerinin yakında, gönüllü olacak yeniden yerleştirilmeye uygun Arap ailelerini belirlemek için formlar vereceklerini söyledi.

Aynı bakan, bunun ardından, hükümet ve eski başbakanlardan İyad Allavi’nin liderliğindeki kendi siyasi grubu ile kısmen Kerkük’ten kaynaklanan görüş farklılıkları olduğu gerekçesiyle görevinden istifa ederek herkesi şaşırttı. Irak’ın yeni anayasasındaki tartışmalı 140 madde, Arap “yerleşimcilerin” geri dönmesi; Kerkük’ün sınırlarının yeniden belirlenmesi; nüfus sayımı; sonrasında bu yıl 15 Kasım tarihinde Kerkük’ün mevcut Kürdistan federal bölgesine katılıp katılmayacağına ilişkin bir referandum yapılması gibi bir çok konuyu kapsıyor. Kürtler, yeterli sayıda Arabın gitmesi halinde oylamanın sonucunun kendi istekleri doğrultusunda olacağını hesaplıyorlar. Parlamentonun bir Arap üyesi, yaklaşık 90 bin kişi demek olan 12 bin 6 yüz ailenin şimdiden gitmeyi kabul ettiklerini söylüyor. Referandumun kesin kurallarının hala belirlenmesi gerekiyor. Kürtler, diğerlerinin yanı sıra Saddam’ın Kerkük’ün demografik dengesinin Kürtler aleyhine bozulması için diğer illere dahil ettiği yoğun olarak Kürt nüfuzlu olan dört kasabasını (Samarra, Kalar, Tuzhurmatı ve Kifri) geri alarak Kerkük’ün sınırlarını belirlemek ve ayrıca Kürt bölgesine Sincar’dan başlayarak, çoğunluğu Arap olan Musul’un batısından Makhmur’a, Erbil’in güney batısından, İran sınırı yakınlarındaki güney doğuda Mandali şehrine kadar bir dizi çoğunlukla Kürt yerleşim biriminin de katılmasını istiyorlar. Kürtler, kendi coğrafi sınırlarının kabaca Hamrin Dağlarının oluşturduğu hattı takip etmesi gerektiğini söylüyorlar.

Kerkük’te bir çok Arap ve Türkmen bu fikre şiddetle karşı çıkıyor. Türkmenler, Kerkük’ün gerçek sahipleri oldukların söylerken, bir çok Arap, Kerkük’ün Irak’ın bir parçası olduğunu ve öyle kalması gerektiğini ileri sürüyor. Irak’ta diğer bölgelerindeki milliyetçi Sünni Araplarla birlikte popüler Şii lider Muktada el Sadr’ın yandaşları, Kerkük’teki Arap ailelerin güneye taşınmasına planına karşı çıkıyorlar. Çok az Arap ya da Türkmen, şehrin Kürt ağırlıklı yöneticileri tarafından kendilerinin adil şekilde muamele edileceğine inanıyor. Bu yıl seçimle yüz yüze olan Türk hükümeti, Kerkük üzerindeki Kürt iddialarını kabul etmiyor ve şehrin Türkmenlerinin tehdit altında olması halinde askeri müdahalede bulunabileceğini söylüyor. Amerikalılar, Kerkük’ün Irak’ın bir iç sorunu olduğunu ve Türklere bu işe karışmamalarını söylüyorlar. Bu nedenle Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Hıristiyanların gergin bir şekilde bir arada yaşadıkları bu şehirde gerilimin kaynama noktasına gelmesinden endişe duyuluyor. Bu hafta, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bir mahalledeki polis istasyonunda güçlü patlama sonucu, yakınında bulunan bir okuldaki çocuklarla birlikte 15 kişi öldü. Muhtemelen Sünni direnişçilerin gerçekleştirdiği böylesi saldırılar, Kürtlerin referandumu ertelemesi ümidiyle artabilir. Ancak görünüşe göre, Kürtler referandumu yapmaya kararlılar. (Economist dergisi -7 Nisan 2007)

Yazan :admin

May 27

Amerikan Senatosu’nda çoğunluk grup lideri Demokrat Partili Harry Reid, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak savaşını kaybettiğini söyledi. Harry Reid, Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Petreus’un “savaşın, sadece askeri yollardan kazanılamayacağı” yolundaki değerlendirmesinde haklı olduğunu vurgularken şöyle konuştu:‘’Demişti ki, ‘Bu savaş yüzde 20 askeri, yüzde 80 de diplomatik, siyasi ve ekonomik yollardan kazanılabilir.’ O halde General Petreus doğru bildiği şeyi yapmalı.’’

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu da, Kerkük konulu bir rapor yayınladı. Raporda, Kerkük’ün geleceğiyle ilgili sürecin değiştirilmesi; özellikle yıl sonuna kadar yapılması öngörülen Kerkük referandumunun ertelenmesi gerektiği belirtiliyor.

123. Sayımızın Manşeti…

İngiliz BBC Radyosu Haber Merkezi

ABD, Washington: Amerikan Senatosu’nda çoğunluk grup lideri Demokrat Partili Harry Reid, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak savaşını kaybettiğini söyledi. Temsilciler Meclisi lideri Nancy Pelosi’yle beraber savaş bütçesini tartışmak üzere dün Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush’la görüştükten sonra bir açıklama yapan Reid, Amerikan güçlerinin başta Bağdat’ta olmak üzere yürüttükleri güvenlik operasyonunu değerlendirdi Başkan George Bush’-un “duymak istediği” değil, “duyması gerekeni” dile getirdiğini vurgulayan Reid, ‘’Ben bu savaşı kaybettiğimize inanıyorum, başlattığımız güvenlik operasyonunda da bir ilerleme sağlanamıyor, bunu daha dün Irak’ta aşırı boyutlara varan şiddet olaylarında da gördük. Bu savaş başlayalı tam beş yıl oldu. Biz Irak’ta artık işgalci gücüz’’ diye konuştu.

Harry Reid, Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Petreus’un “savaşın, sadece askeri yollardan kazanılamayacağı” yolundaki değerlendirmesinde haklı olduğunu vurgularken şöyle konuştu:‘’Demişti ki, ‘Bu savaş yüzde 20 askeri, yüzde 80 de diplomatik, siyasi ve ekonomik yollardan kazanılabilir.’ O halde General Petreus doğru bildiği şeyi yapmalı.’’

Cumhuriyetçiler Reid’in açıklamalarının Irak’ta savaşan Amerikan birliklerinin cesaretini kıracağı yorumunu yaptı. Amerikan Senatosu, Amerikan askerlerinin önümüzdeki yıl Irak’tan çekilmelerini öngören bir düzenleme üzerindeki görüşmelerini sürdürüyor. Amerikan Başkanı Bush, Irak’tan çekilme takvimi öngören herhangi bir kararı veto edeceğini söylemişti. (bbc- 20 Nisan 2007)

The Washington Post: Beyaz Saray’daki Güç Kaybı

Siyasi güç Bush’un başkanlığından uzaklaşmaya başlarken, dünya genelinde çoğu da hoş olmayan, bazı değişiklikler gözle görülür hale gelmeye başlıyor. Açık söylemek gerekirse, Beyaz Saray olayları belirleme yeteneğini kaybediyor.

Başkan Bush’un sürekli olarak Irak’a yoğunlaşması, bu sorunu büyütüyor. Neredeyse her gün Irak savaşı konusunda yaptığı yorumlar, başkanlığını ve ülkenin güvenliğini nasıl Irak’ta gerçekleşmesi zor olan başarıya mahkum ettiğini gösteriyor. Ve Irak konusundaki bu tek taraflı söylemler, Bush ve danışmanlarını dikkat gerektiren diğer büyük sorunlardan uzak tutuyor. Dünyanın finans çevreleri ABD’nin ekonomik liderliğine uymak yerine, borçla beslenen tüketici harcamaları piramidimizin çökmesi halinde kendilerini nasıl kurtaracaklarının endişesini taşıyorlar. Petrole olan bağımlılığımızın ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seren Uluslararası Para Fonu, bu yıl için ekonomik büyümemizin de, gelişmiş ekonomilerin ortalamasının çok altında ve dünya geneli için tahmin edilen büyüme oranının yarısından daha az olan yüzde 2.2 olarak gerçekleşeceğini belirtiyor. Beyaz Saray düşüşe geçerken çıkar grupları, siyaseti etkileyebilecek ölçüde ağırlıklarını artırıyorlar. Çin ve Rusya ile geliştirilmek istenen ilişkiler, söz konusu grupların yanı sıra Kongre’den de engel görüyor. Hatta geçen yılın en büyük dış politika başarısı olarak lanse edilen Hindistan’la yapılan ticaret ve nükleer enerji anlaşması bile Başkanın azalan etkisinin mahkumu olmuş görünüyor. Bu anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için henüz Kongre’nin onayı alınamamış durumda.

Washington’daki iktidar boşluğunun en tehlikeli sonuçları da belki de doğrudan Irak’ta olabilir. Başkanın, oyuna sonradan dahil ettiği, partiler üstü destek çağrısı duyulmuyor gibi görünüyor. Başkan Demokratları zaten kaybetmişti, -Senatör Joseph Biden bu hafta Bush’un asker yığma stratejisinin yenilgiyle sonuçlandığını açıkladı- Cumhuriyetçiler de, bu düşüş içerisinde, Bush’un yığınak isteğine koşullu olmak kaydıyla destek veriyorlar.

Irak’ta işler ne kadar kötü görünüyor olsa da, durum yakında çok daha ağır hale gelebilir. Bağdat’ın güvenliğine odaklanılması birçok analistin, etnik açıdan bölünmüş Kerkük’te büyüyen bir patlama -ve hatta kentin kontrolü konusunda Iraklı Kürtler ve Türkiye arasında askeri bir çatışma- riskini gözden kaçırmalarına neden olmuştur.

Kürt lider Mesud Barzani, geçen hafta, Ankara’nın Kerkük’teki Türkmen azınlığı korumaya çalışması durumunda “O zaman biz de Türkiye’deki 30 milyon Kürt için önlem alırız” uyarısında bulunmuştur. Muhtemelen bu pervasız açıklama Türk generallerinin askeri müdahale ihtimaline yönelik planlarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmuştur. Oradaki çelişki şudur: Bush’un uluslararası politikalarının birçoğu, liderliğimizden şüphe duyan dünya üzerindeki Amerikan etkisini korumaya çalıştığı için zaten hassastır. Ancak başkanlığı da sorunlu olan George Bush, giderek artan bir ölçüde bu politikalarını gerçekleştiremeyecek duruma gelmektedir. (The Washington Post gazetesi-13 Nisan 2007)

“Kerkük Referandumu Ertelenmeli”

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu, Kerkük konulu bir rapor yayınladı.  Raporda, Kerkük’ün geleceğiyle ilgili sürecin değiştirilmesi; özellikle yıl sonuna kadar yapılması öngörülen Kerkük referandumunun ertelenmesi gerektiği belirtiliyor.

Uluslararası Kriz Grubu Kerkük’ün geleceğinin belirlenmesi için yeni bir süreç oluşturulmasını savunan bir rapor yayınladı.  “Adil ve kabul görülen” bir sürece ihtiyaç duyulduğu belirtilen raporda, “bunun, Kürtler için referandumun ertelenmesi, güven arttırıcı adımların atılması ve uzlaşmaya öncelik veren yeni bir mekanizmanın bulunması anlamına geldiği” kaydediliyor. Söz konusu referandum, Irak anayasasına göre 31 Aralık tarihinden önce yapılacak ve Kerkük’ün hangi bölgeye dahil olacağını belirleyecek.  Amerika’nın Sesi’nin sorularını yanıtlayan raporun yazarlarından Ortadoğu Projesi Direktörü Joost Hiltermann, referandumun ertelenmesi gerektiğini belirtiyor.Hiltermann şöyle konuştu: “Kerkük’te yeni bir sürece ihtiyaç var.  Referandum ertelenmeli.  Aslında, referandum yapılmayacak bile.  Pratikte, referandumun 31 Aralık tarihine kadar hazırlanması mümkün değil.”

Raporda, Kerkük’te bir patlama yaşanabileceği belirtiliyor ve Amerika’nın bu tehlikeyi görmediği vurgulanıyor.  Joost Hilterman, bunun Amerika’nın çıkarlarına da büyük zarar vereceği uyarısında bulunuyor.

Hiltermann şöyle diyor: “Evet, Amerikalılar bu tehlikeyi ihmal ettiler. Nedeni de, hem Kerkük’ün Irak’ın bütünü için teşkil ettiği önemi görmüyorlar; hem de büyük ölçüde sadece Bağdat güvenlik planına odaklanmış bulunuyorlar.  Oysa, Kerkük’te olacaklar Bağdat’ı da etkileyecek önemde.”

Dr. Joost Hiltermann, şu anda işlemekte olan Kerkük sürecinin “tren kazasına” yol açacağını söyledi. Referandumun ertelenmemesinin Kerkük ve çevresinde kaos ve şiddete yol açabileceğini belirten Hiltermann, çözüm için tarafların diyalogda bulunması gerektiğini belirtti. Hiltermann, daha önce de önerdikleri gibi, Kerkük’ün ayrı bir bölge olarak kalması – yani Kürt bölgesine de Arap bölgesine de dahil olmaması – iktidar paylaşımını öngören bir sistem kurulması ve bunun uygulanması için Birleşmiş Milletler tarafından bir temsilci atanmasının en gerçekçi yol olacağını söyledi. PKK terör örgütünün varlığının sürmesi ve Türkiye’nin buna karşı nasıl önlem alacağı, kuzey Irak’taki bir diğer, kaygı verici durum…  Hiltermann, PKK’yı kuzey Irak’taki dağlardan uzaklaştırmanın zorluğuna dikkat çekti ve Amerika’nın bu konuyla ilgili olarak özel temsilci atamasına rağmen ilerleme kaydedilmediğini belirtti.  Hiltermann’a göre, Uluslararası Kriz Grubu, Kerkük ve PKK meselelerinin birbirinden ayırt edilemeyeceğini, bunların Türkiye için çok önemli olduğunu düşünüyor.

Hiltermann, kuzey Iraklı Kürt grupların PKK’ya tam destek verdiği iddiasının gerçekçi olmadığını, aslında bu grupların, örgütün hareket sahasını bir ölçüde sınırlamış olduklarını da belirtti. Hiltermann, tarafların kışkırtıcı açıklamalardan kaçınması gerektiğini vurguladı. Uluslararası Kriz Grubu uzmanı Joost Hilterman, Türkiye’nin bölgeye askeri operasyon düzenleyeceğini düşünmediklerini ve Washington’un da buna destek vereceğini sanmadıklarını söyledi. (Amerikanın Sesi -19 Nisan 2007)

Yazan :admin

May 27

Rusya lideri Vladimir Putin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirme planlarına rest çekerek karşılık verdi. Putin, “NATO ülkeleri sınırlarımızda askeri üsler inşa ediyor. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı sistemleri yerleştirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, tüm ülkeler bu anlaşmayı onaylayıp uygulamaya koyuncaya dek, anlaşmanın uygulanması konusunda moratoryum ilan etmenin uygun olacağını göz özünde bulunduruyorum’’ dedi. Putin ‘demokrasiyi yaymak’ adına, yabancı kaynakların Rusya’nın içişlerine karışmak amacıyla kullanıldığını söyledi.

124. Sayımızın Manşeti…

İngiliz BBC Radyosu Moskova Ofisi
RUSYA, Moskova:
Rusya lideri Vladimir Putin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirme planlarına rest çekerek karşılık verdi.

Parlamentoda cumhurbaşkanı sıfatıyla son kez yaptığını söylediği konuşmasında Putin, Avrupa’da Avrupa’da konvansiyonel silahların sınırlanmasını öngören anlaşmaya ilişkin yükümlülüklerini askıya alacaklarını vurguladı. Rusya’nın anlaşmayı imzaladığını ancak NATO ülkelerinin aynı tutumu izlemediğini belirten Putin, ‘’Rusya, anlaşmanın öngördüğü şekilde Batı’daki güçlerini geri çektiğini ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin şimdi bölgede yeni savunma sistemleri konuşlandırmaya çalıştığını’’ söyledi.

Rusya’nın yakınmalarına çözüm bulunmaması durumunda Moskova’nın anlaşmadan tamamen çekilmeyi gündemine alacağını ifade eden Putin, şunları kaydetti:  ‘’NATO ülkeleri sınırlarımızda askeri üsler inşa ediyor. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı sistemleri yerleştirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, tüm ülkeler bu anlaşmayı onaylayıp uygulamaya koyuncaya dek, anlaşmanın uygulanması konusunda moratoryum ilan etmenin uygun olacağını göz özünde bulunduruyorum’’ dedi.

NATO ülkelerinin anlaşmaların şartlarını çeşitli bahanelerle uygulamaktan kaçındıkları sırada Rusya’nın sınırları içindeki silahlı kuvvetlerin sevkıyatını sınırlandırmasının “tarihi bir hata” olduğunu belirten Putin, ‘’Birinin bu bağlamda ABD’yi, örneğin sınırları içinde askerlerinin yerini değiştirme konusunda sınırladığını düşünmek bile zor’’ dedi. Putin’in açıklamaları NATO’yu harekete geçirdi.NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, Oslo’da yapılacak NATO-Rusya toplantısında Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un Putin’in sözlerine açıklık getirmesini isteyeceklerini açıkladı.

Putin: ‘Demokrasi adına içişlerimize karışılıyor’
Putin ulusa sesleniş konuşmasında ‘demokrasiyi yaymak’ adına, yabancı kaynakların Rusya’nın içişlerine karışmak amacıyla kullanıldığını söyledi. Putin, Rusya parlamentosunda, eski Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin için yapılan bir dakikalık saygı duruşundan sonra, ‘yabancı güçleri’ eleştiren bir konuşma yaptı.

“Doğrudan içişlerimizi karıştırmak için Rusya’ya yabancı kaynak akışı artarak sürmektedir” diyen Vladimir Putin, ‘bazı insanların, çok uluslu Rusya’da, etnik ve dini gruplar arasında nefret yaratmak için en çirkin yöntemlere başvurmaktan kaçınmadığını’ savundu. Rusya Cumhurbaşkanı, sonuncu olması olası ‘ulusa sesleniş konuşması’nda, ‘aşırı eğilimli gruplarla mücadele için daha sert yasalar çıkarılması gerektiğini’ vurguladı.Vladimir Putin, suçladığı ‘yabancı güçler’i açıklamadı ama ajanslar, Rusya’nın son dönemlerde, ABD’nin Rusya’daki ‘demokrasiyi geliştirme amaçlı’ örgütlere mali destek vermesinden yakındıklarını anımsatıyor.Rus yetkililer, bu tür desteklerin, son yıllarda komşu Gürcistan ve Ukrayna’da görüldüğü gibi, yaygın kilte eylemleri sonucu işbaşına Batı yanlısı liderlerin geçmesine yolaçtığını savunuyor.

Rusya Cumhurbaşkanı Putin, ülkenin, petrol gelirleri sayesinde hızla gelişen bir ekonomiye sahip olduğunu da vurguladı. (bbc radyosu-26 Nisan 2007)
Rusya Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’nı Askıya Aldı
Rusya, Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’nı tek taraflı olarak askıya aldı. Devlet Başkanı Vladimir Putin, buna gerekçe olarak NATO üyelerinin anlaşmaya uymamasını gösterdi. Putin, Parlamentonun üst kanadı olan Federasyon Konseyi’ndeki yıllık konuşmasında, diğer ülkeler gereklerini yerine getirene kadar, anlaşmayı askıya aldıklarını ilan etti. Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’yla füze savunma sistemi kurmak için anlaşma imzalayan Amerika Birleşik Devletleri’ne tepkisini son zamanda sıkça dile getiriyordu.1990 tarihli anlaşma, Rusya ve Avrupa coğrafyasında karşılıklı konvansiyonel silah indirimini öngörüyor. Öte yandan Putin, 2008’deki seçimler öncesinde, iç siyasete müdahale için, ülkeye dışardan çok miktarda para gönderildiğini ileri sürdü.

Ülkede yakın geçmişe dönmek isteyen odaklar bulunduğuna dikkati çeken Rus lider, “Bunlar, Rusya’nın zenginliklerini yakın geçmişte olduğu gibi yağmalamak, devleti ve insanları soymak, politik ve ekonomik bağımsızlığımızı elimizden almak peşinde” diye konuştu.Putin, gönderilen paranın kaynağını açıklamadı ancak, siyasi gözlemciler burada kastedilenin Amerikan destekli bazı sivil toplum örgütleri olduğu yorumunu yaptı.

ABD: Rusya’nın İtirazları Saçma
Amerika Birleşik Devletleri, Doğu Avrupa’da füze kalkanı sistemi kurma planına, Rusya’nın itirazlarını saçma olarak değerlendirdi. NATO dışişleri bakanları toplantısı için Norveç’te bulunan Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rusya’nın, plana yönelik stratejik tehdit endişelerinin saçma olduğunu söyledi. Rice, “Rusların binlerce savaş başlığı var. Stratejik Rus nükleer gücünün birkaç kalkanla durdurulabileceği düşüncesi mantıklı değil” dedi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da katılacağı, Norveç’teki NATO dışişleri bakanları toplantısında, füze kalkanı konusunun yanısıra, ittifakın Afganistan’daki askeri gücünün artırılması konusu da görüşülecek.Toplantıda, Rusya ile Batılı güçler arasında Kosova’nın geleceğine ilişkin görüş ayrılıkları ele alınacak. (TRT Radyosu- 26 Nisan)

ABD füze kalkanı için atakta
Kuzey Kore ve İran’dan gelebilecek olası saldırılara karşı ABD, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da füze savunma sistemi kurmak istiyor. Bu kapsamda Avrupa ve özellikle Rusya’yı ikna etme çabasında olan ABD’li yetkililer Avrupalı müttefiklerine ziyaretleri yoğunlaştırdı.

Washington, Avrupa’da inşa etmek istediği füze savunma projesine destek arayışını sürdürüyor. ABD Başkanı Bush, konuyu Pazartesi günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le telefonda görüştü. Aynı konu çerçevesinde ABD Savunma Bakanı Robert Gates de Avrupa’da temaslarda bulunuyor. Moskova’dan sonra dün gittiği Polonya’nın başkenti Varşova’da füze kalkanı konusunda özellikle Rusya’nın kaygılarını giderebilecek şekilde müzakerelerde bulunabileceklerini söyleyen Gates ardından Almanya’ya geçti. Amerikan Savunma Bakanı, Berlin’de Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ve ardından Alman meslektaşı Franz-Josef Jung ile görüştü. Buluşmanın ana gündemi inşası planlanan füze savunma sistemi oluştururken, NATO’nun Afganistan ve Kosova’daki misyonları da ele alındı.

Gates temaslarını sürdürürken, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag da Amerika’nın Füze Savunma Dairesi Başkanı Korgeneral Henry Obering’i ağırladı. Çek televizyonları Amerikalı Korgeneral’in Prag temaslarını dakika dakika izlerken, haberlerinde ”Amerikalılar Çek Cumhuriyeti’ni ikna turunda“ başlıklarını kullandı. Amerikan Füze Savunma Dairesi Başkanı Korgeneral Henry Obering’in Prag’da şu açıklamalarda bulundu: “Biz uzun menzilli füzelere karşı inşa edilecek sistemle, savunmanın başarıya ulaşacağını düşünüyoruz. Bu sayede NATO’nun kısa menzilli füze savunma sistemi desteklenmiş olacak. Biz, projenin NATA kapsamında ele alınmasını istiyoruz ancak, proje NATO sisteminin bir parçası değil. Yani, projenin hayata geçirilmesi için NATO’nun onayını almak şart değil. Fakat ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile birlikte NATO’nun ortak savunma kabiliyetine katkısı olabileceğini düşünüyoruz. Füze kalkanı sistemi, potansiyel saldırılara karşı geniş bir savunma alanını kapsayacak kapasitede.”

Çekler karşı çıkıyor
Ancak anketler Çek halkının ABD’nin topraklarında inşa edeceği bir radar sistemine sıcak bakmadığını ortaya koyuyor. Hatta son yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Çeklerin üçte ikisinden fazlası Amerika menşeili savunma projesine karşı çıkıyor. Her beş Çek vatandaşından biri projeye “hayır” derken, inşası planlanan savunma sistemi için protesto gösterileri düzenleniyor.Prag yönetimiyse Washington ile işbirliğine hazır olduğu sinyallerini verdi. Başbakan Mirek Toplolenk, haftalar önce yaptığı açıklamada, projeyi olumlu bulduğunu belirtmiş ancak konuya ilişkin detaylı müzakerelerin yapılması gerektiğini vurgulamıştı. Çek Cumhuriyeti’nin füze savunma sistemine vize verip vermeyeceği konusunda görüş ayrılıkları sürüyor ancak son kararı yakın zamanda konuyla ilgili toplanacak Çek Parlamentosu verecek. (Almanya’nın Sesi-25 Nisan)

ABD: Rusya’yı füze savunma sistemi dışına itmeyeceğiz
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma Bakanı Robert Gates, Rusya’yı Orta Doğu ülkelerinde füze savunma sistemi konuşlandırma süreci dışında bırakmayacaklarını kaydetti. Gates, dün (25 Nisan) Berlin’de Almanya Savunma Bakanı Franz Josef Jung ile görüştükten sonra verdiği demeçte, ABD’nin, Rusya’yı Orta Doğu ülkelerinde füze savunma sistemi konuşlandırılması sürecine dahil edeceğini söyledi.  Gates, Rusya’nın ilgili birimlerini ABD’nin Alaska eyaletinde konuşlandırılan füze savunma sistemine ve California eyaletinde yer alan radar istasyonuna davet ettiğini ve Rusya ile ilgili verileri paylaşmaya hazır olduğunu ifade etti. Rusya’nın bu konuda duyduğu endişelerin yersiz olduğunu savunan Franz Josef Jung, bu soruna en iyi çözümün bulunabileceğine inandığını belirtti. (Çin Devlet Radyosu- 26 Nisan 2007)

Yazan :admin

May 27

Anlaşmazlığın kökleri, tarihte gömülü. Modern Türkiye ve Irak ile sarılı bir bölgede yaşayan on milyonlarca etnik Kürt, yüzyıllardır uzak başkentlerin egemenliğinden kaçmaya çalışıyorlar. Şimdiki zorluklar, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı kuvvetleri arasındaki çekişmeyle birleşiyor. Yönetimin üst düzey bir yetkilisi, dünyayı altı Amerikan bölge komutanlığı arasında bölen altı hattan ikisine atıfta bulunarak, “Türkiye; Avrupa, Irak ise Merkezi Komutanlığa dahildir” diyor. Aynı şekilde, Türkiye ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İlişkileri Bölümünün, Irak ise Yakın Doğu İlişkileri Bölümü’nün görev alanına giriyor. Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’daki hamileri Türkiye’nin kızgınlığını paylaşıyorlar. Tartışmaya taraf olan bir yönetim görevlisi, “Bir numaralı öncelik bir NATO müttefikini birliğin içinde tutmaktır,” dedi.

126. Sayımıızın Manşetini The Washington Post Gazetesinden Karen DeYoung Yazdı

Karen DeYoung
The Washington Post Gazetesi
ABD, Washington:
Başkan Bush’un Irak’taki yeni stratejisi Bağdat’taki şiddet olaylarının durdurulması üzerine yoğunlaşırken, yönetimin sıkça bir istikrar adası ve gelecek için bir model olarak düşündüğü kuzeydeki Kürt bölgesinde sorunlar patlama noktasına geliyor.
Ortak sınırın Irak tarafında kamp kuran kaçak Kürt savaşçılar konusunda Türkiye ve Irak’ın uzun süredir devam eden anlaşmazlığı, geçtiğimiz ay yeni boyutlara ulaştı. Irak Kürt Yerel Hükümeti başkanının Türk Kürtleri arasında bir ayaklanmaya yol açma tehdidine karşı Türkiye, doğrudan askeri müdahale uyarılarıyla ve Washington’a öfkeli bir şikayetle karşılık verdi.

Ankara, sınırın kendi tarafına binlerce askerini yığdı ve ABD ordusunun Irak’ta bulunan 150 bin askerinin yapmaması halinde kampları kendisinin boşaltacağı uyarısında bulundu. Türkleri memnun etme çabasındaki Bush yönetimi kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Irak konusundaki kıdemli yardımcısını Türkiye’nin üst düzey diplomatik ve askeri liderleriyle görüşmeye gönderdi. Irak koordinatörü David M. Satterfield Türkiye’de yapılan bir televizyon mülakatında, Iraklı Kürt liderleri suçladı ve yönetimin gereğini yapacağı taahhüdünde bulundu. Satterfield, “Kürt liderler, terör ve teröristler konusunda daha çok çaba göstermelidir.” dedi.

ABD’nin Irak Büyükelçisi Ryan Crocker, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Kürt İşçi Partisi’nin (PKK) silahlı kamplarına karşı bölgesel hükümetin daha sert önlemler almasını teşvik amacıyla Bağdat dışına ilk ziyaretini Kuzey’deki Kürt bölgesine yaptı.Yönetim, ayrıca Bush tarafından NATO müttefiki Türkiye ile Irak arasında bir çatışma olmasını önlemek amacıyla atanan emekli General Joseph W. Ralston’un aracılığıyla çabalarını arttıracağını açıkladı.

Anlaşmazlığın kökleri, tarihte gömülü. Modern Türkiye ve Irak ile sarılı bir bölgede yaşayan on milyonlarca etnik Kürt, yüzyıllardır uzak başkentlerin egemenliğinden kaçmaya çalışıyorlar. Şimdiki zorluklar, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı kuvvetleri arasındaki çekişmeyle birleşiyor. Yönetimin üst düzey bir yetkilisi, dünyayı altı Amerikan bölge komutanlığı arasında bölen altı hattan ikisine atıfta bulunarak, “Türkiye Avrupa, Irak merkezi komutanlığa dahildir” diyor. Aynı şekilde, Türkiye (ABD) Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İlişkileri Bölümünün, Irak ise Yakın Doğu İlişkileri Bölümü’nün görev alanına giriyor. Aynı yetkili sorunun sorumlusu ve çözümü ile ilgili olarak olaya nasıl bakıldığının önemli olduğunu söylüyor.

Türkiye’nin bakış açısına göre, Irak ile sınırı şimdiden bir savaş bölgesi. Asi Kürtlerin saldırıları, 600’ü sadece geçtiğimiz yıl olmak üzere son yirmi yılda 30 bin Türkün ölümüne neden olmuştu. Saddam Hüseyin’in Türk ordusuna sınırı geçme izni verdiği halde Türkiye, Irak Kürt Bölgesel hükümetini, Türkiye içindeki Kürt azınlıkların ayrılıkçı arzularını teşvik eden PKK’nın neredeyse engellenmeden eylemlerine izin vermekle suçluyor. Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’daki hamileri Türkiye’nin kızgınlığını paylaşıyorlar. Tartışmaya taraf olan bir yönetim görevlisi, “Bir numaralı öncelik bir NATO müttefikini birliğin içinde tutmaktır,” dedi ve “Terörist teröristtir diyen bir politikamız var. NATO’lu müttefikimize saldırıyorlarsa onu savunmaya ya da kendisini savunmasına izin vermeye mecburuz.” diye ekledi. Diğer yetkililer, çoğunluğu Müslüman bir nüfusa sahip tek NATO ülkesi Türkiye’de ordunun desteklediği laik seçkinlerin, genel seçimlerin ülkenin İslamlaşmasına katkıda bulunacağından endişe duyduklarına dikkat çekiyorlar.

3 bin 500 ile 4 bin arasında savaşçısı olduğuna inanılan PKK, seçim söylemlerini belirgin bir şekilde etkiliyor. PKK tehdidi ve artan ABD hoşnutsuzluğu, laik ve İslami Türkiye’nin anlaştığı nadir konular arasında bulunuyor. Son birkaç yıl içinde yaşanan değişiklik sonrasında, son kamuoyu yoklamalarına göre, nüfusun sadece yüzde 12’si ABD’ye olumlu bakıyor. Diğer bir yönetim görevlisi, “Buradaki asıl soru 70 milyon Türk’ü Batı’yla müttefik olarak nasıl tutacağımızdır” dedi.

Türkler, ABD yönetiminin en azından NATO’lu bir müttefikine terör tehdidiyle mücadelede yardım edebileceğini düşünüyorlar.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Beyaz Saray’ı 2004’te ve geçtiğimiz yıl ziyaret ettiğinde Başkan Bush’a ABD askerinin sınırda yardım etmesini önermişti, fakat Bush Irak’taki ABD “varlıklarının” başka yerlerde meşgul oldukları gerekçesiyle bunu reddetmişti. ABD Merkez Komutanlığı Centcom ve Dışişlerinin Yakın Doğu Bürosuna göre PKK sorunu, Sünni asiler ve daha Güney’deki Şii milislerin ayaklanmasına karşı dikkati dağıtmaktadır. Bu yetkililer, Çoğunluğu Kürt olan Irak Hükümeti askerlerinin, PKK’ya karşı savaşmayacağını belirtiyorlar. Yönetimden bir yetkili, Kürt bölge yetkililerinin, “PKK’nın kendi çıkarlarının aksine faaliyet gösterdiğini anladıklarını, ancak (örgütün) birçok unsuruna sempati duyulduğunu kabul ettiklerini” söyledi.

Centcom, bazı ABD askerlerini bu işe ayırsa bile, Kürtlere yönelik Amerikan saldırılarının Irak Kürtleri arasında bölücü eğilimleri artırabileceği görüşünde.

Bazı üst düzey yetkililer, Türkiye’nin Irak’a harekat düzenlemesinin, kendi Kürtleriyle sorunları olan İran’ın benzer bir harekatta bulunmasına neden olabileceğine inanıyorlar. Bir Dışişleri Bakanlığı görevlisi, diğerlerinin çizgilerin Irak tarafında Washington’un itidal istediği konusunda ısrar etmesine rağmen, yönetimin Türkiye’ye şimdiden Kuzey Irak’ta harekete geçmesi için yeşil ışık yaktığına dair endişe duyanlar olduğunu belirtiyor.
Petrol zengini Kuzey Irak kenti Kerkük, anlaşmazlıkları daha da zorlaştırıyor. Savaş sonrası Irak anayasası, kent nüfusunun Kürt bölgesinin bir parçası olmak isteyip istemediğine yönelik Aralık ayında referandum yapılmasını öngörüyor. Türkiye, bu referandumu Kerkük’ün büyük azınlığı olan Türkmenlerin haklarına bir tehdit olarak göreceğini açıkça belirtmişti. Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin oğlu ve Irak Kürt Bölgesi’nin Washington Temsilcisi olan Kubad Talabani, Türkiye’nin Kürtlerin Kerkük’ü almasının “bağımsız bir Kürt devleti” anlamına geleceğine inandığını söyledi ve referanduma karşı “Türk gruplarının aktif bir şekilde çalıştıklarını gördük” dedi.
Kerkük’e yönelik Türk müdahalesi iddiaları, geçtiğimiz ay Irak’taki Bölgesel Kürt hükümeti lideri Mesut Barzani’nin, Türkiye’nin Irak’ın içişlerine karışmaya devam etmesi halinde misilleme yapma tehdidiyle alevlendi.

Barzani, Irak Kürtleri için Türkiye’nin Güneydoğusundaki 30 milyon etnik kardeşlerini ayaklandırmanın kolay olacağı uyarısında bulundu. Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, sınır ötesi bir harekat yapma uyarısında bulunarak karşılık verdi ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD’nin Barzani’yi dizginlemesini istedi. Ankara, Bağdat ve Washington’a sert ifadeli notalar gönderdi ve Erdoğan da açıkça “Barzani’nin kendi sözleri altında ezileceğini,” söyledi.

Beyaz Saray, güçlü söylemlerle ve Satterfield ve Crocker’ı göndererek Türkiye’nin tarafında yer aldı. Türkiye şimdilerde yatışmış görünüyor. Washington Büyükelçiliği Elçi Müsteşarı Tuluy Tanç, “Erteleyin diyorlar, ancak PKK kampları konusunda birileri tarafından birşeylerin yapılmasını istiyoruz. Kuzey Iraklılar yapamıyorsa, ABD yapamıyorsa, biz yapmak istiyoruz,” diyor. (The Washington Post gazetesi – 8 Mayıs 2007, Makalenin kendi başlığı ”Türk-Kürt Anlaşmazlığı ABD’nin Stratejik İttifaklarını Sınıyor” dur. D. Gündemi)

Yazan :admin

May 27

Seçmenler, güçsüz ve iktidarsız olan partileri desteklemezler. AKP’nin beş yıllık icraatında onun aleyhine olarak gösterilecek en büyük sebep, onun iktidarda olduğu halde, muktedir olamamasıdır. Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa Mahkemesi’nin ve bürokrasinin hükümetin icraatını engellemesi vardır. Seçmenlerin, bütün bu engelleri aşmak iktidarların görevidir demesi de beklenebilir.

Başyazarımız Cevdet Akçalı’nın yeni yazısı

Türk kamuoyundaki kanaat
Türkiye genel seçimlere giderken kamuoyundaki genel kanaat, AKP’nin seçimden birinci parti olarak çıkacağı ve hatta tek başına iktidar olabileceğidir. Bunun için gösterilen sebepler kısaca şöyle sıralanabilir: AKP iktidarına alternatif olabilecek bir parti yok gibidir. Ekonomide istikrar ve başarılar sağlanmıştır. Enflasyon tek haneye düşmüştür…
Kamuoyu yoklamaları da bu kanaati desteklemektedir. Bazı politikacılara göre AKP lehine olan bu kozlara, Genelkurmay sitesinde yayınlanmış e-muhtıra da eklenebilir. Bazı yorumculara göre, Genelkurmay Başkanlığı web sitesinde yayınlanan bu yazı AKP’yi mağdur duruma düşürmüştür. Türk seçmeni, daima mağdurun yanında yer aldığına dair misaller çoktur. Mesela denir ki, 1983 seçimlerinde, Kenan Evren’in radyodaki bir konuşması, Turgut Özal’ı iktidara taşımıştır.

Yukarıda sayılan sebeplerin her birinin, seçimlerde AKP lehine ağırlık payı vardır. Bu böyle olmakla beraber, Türkiye’de seçmenleri etkileyen başka faktörlerin de bulunduğunu hesaba katmak gerekir. Bu faktörlerden en önemlisi, seçmenler, güçsüz ve iktidarsız olan partileri desteklemezler. AKP’nin beş yıllık icraatında onun aleyhine olarak gösterilecek en büyük sebep, onun iktidarda olduğu halde, muktedir olamamasıdır.
Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa Mahkemesi’nin ve bürokrasinin hükümetin icraatını engellemesi vardır. Seçmenlerin, “bütün bu engelleri aşmak iktidarların görevidir” demesi de beklenebilir.

1973 seçimleri örneği
Nitekim siyasi tarihimizde, muktedir olamayan iktidarların seçimde tasfiye edildiklerine dair misaller çoktur. Bunun en tipik misali, 1973 seçimlerinde Adalet Partisi’nin durumudur. O günleri bir hatırlayalım: Ekonomi çok düzgündür. Enflasyon tek hanelidir. Kalkınma hızı % 5 ve 6’nın üzerindedir. O tarihte de, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın verdiği kararlar, iktidarın icraatının önünde engeller oluşturmaktadır. 12 Mart 1971’de Adalet Partisine muhtıra verilmiş ve istifaya mecbur edilmiştir.

Buna rağmen AP grubu direnmiş ve Faruk Gürler’i seçmemiştir. 1973 seçimlerine Adalet Partisi bu hava içerisinde gitmiştir. Bir taraftan mağdur edilmiş, diğer taraftan baskılara boyun eğmemiş bir siyasi parti…1973 seçimlerine giderken, Adalet Partisi seçmenlerine şu mesajı vermeye çalışmıştır: “Bu Anayasayla bu memleket idare edilemez. Siz bize Anayasayı değiştirecek çoğunluğu verin, her türlü güçlüğü yeneriz”… AP bütün baskılara direnip Gürler’i Cumhurbaşkanı seçmemiş olmasına rağmen 1973 seçimlerini kaybetmiştir. Çünkü seçmenler demiştir ki:

-“Siz, bu Anayasa ile bu memleket idare edilmez; bize Anayasa’yı değiştirecek sayıda milletvekili verin, Anayasa’yı değiştirelim ve size hizmet edelim diyorsunuz. Senato’da 150 tane seçilmiş ve 31 tane tabii senatör var. Yüzde kaç oy almanız gerekir ki, Senato’da üçte iki çoğunluğu elde edebilesiniz Bu oyu alamayacağınıza göre, ülkeyi idare edemeyeceksiniz demektir.

AK Parti iktidarının zayıf yönü
AKP 2007 yılında seçimlere giderken Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olduğu halde, önüne çıkartılan güçlükleri aşamamanın handikabı vardır. Seçmenler diyebilirler ki, biz size Anayasayı değiştirecek gücü verdik. Buna rağmen Cumhurbaşkanını seçemediniz.  Bu gün seçmenlerin önündeki terazinin bir gözünde, AKP’nin başarıları, mağduriyeti varsa, diğer yönünde, TBMM’de çoğunluğa sahip olduğu halde Cumhurbaşkanı seçememenin başarısızlığı ve güçsüzlüğü vardır. AKP’nin oyları patlayıp % 40’lara varabileceği gibi, % 20’nin altına da düşebilir. (18 Mayıs 2007)

Yazan :admin

-