BATI DİLLERİNDEN TÜRKÇEYE GEÇEN İLK SİYASAL VE DİPLOMATİK KAVRAMLAR

XI. yüzyılda başlayan Anadolu’ya yönelik Türk göçleri, bu ülkenin Türkleşme-İslamlaşma sürecine girmesine ortam hazırlamış ve Türkçe de şehir, kasaba ve köy­lerle göçebeler arasında egemen bir dil haline gelmiştir. Konya Selçuklu Sultanlığı sarayında resmi dilin Farsça olmasına karşılık, yeni kurulan beyliklerin saraylarında konuşulan dil Türkçe idi[i]. XIV.-XV. yüzyıllarda yazı dilinin gelişmesi yönünde önemli adımlar atılmış, Arapça ve Farsçadan yapılan çeviriler de bu gelişmeye Önemli bir katkıda bulunmuştur[ii]. Osmanlı Devleti’nin Balkanlara yayılması, resmi yazışmaların Türkçe ile yapılması, Türk dilinin geniş bir alanda iletişim aracı olma­sına ortam hazırlamıştır. Ancak bu yayılma sırasında, yerel dillerden alınan birçok sözün konuşma diline girdiğini belirtmek gerekir. Ev eşyası, yiyecek, giyecek, araç-gereçle ilgili olan bu sözlerin Türkçeye girmeye başlaması, Anadolu’da XI, yüzyıla kadar çıkmakta ve bunların çoğu bugün bile halk arasında kullanılmaktadır[iii]. Gün­lük konuşma dilinde kullanılan sözler yanında sosyal ve ekonomik düzenle ilgili yı­ğınla yabancı kaynaklı deyim ve kavramlar dilimize girmiştir. Bunlar arasında vergi adları, ağırlık, uzunluk ölçüleriyle ilgili deyimler önemli bir yer tutmaktadır. Bu­nun en canlı örneklerini, Osmanlı timar sisteminin işleyişine esas olan kanunname­lerde görmek olanaklıdır[iv]. Osmanlı öncesi sosyal ve ekonomik yapıya ışık tutan ve kimi zaman olduğu gibi alınan ve hattâ yabancı dillerden Türkçeye çevrilen bu ka­nunnamelerin birçok yabancı deyim ve kavramı kapsadığına şüphe yoktur[v]. Öte yandan ateşli silahlarla ilgili terimler de dilimize girmiş ve özellikle denizcilik, ge­micilik alanında İtalyancadan yapılan ödünçlemeler yüzlerle ifade edilir olmuştur[vi]. Yabancı kaynaklı söz ve deyimlerin XVII. yüzyılda giderek arttığı görülmektedir. Bu yüzyılın belli başlı kaynaklarında, bu arada Peçevi Tarihi[vii], Evliya Çelebi Seyahat­namesi[viii] ve Kâtip Çelebi’nin[ix] eserlerinde bu konuda ilgi çekici örnekler bulunmak­tadır. Sözgelimi, Peçevi, ban, diyak ve buna benzer sözcükler kullanmakta, Kâtip Çelebi de Venedik şehrinden söz ederken, gondole (ﻏﻮﻨﺪﻮﻠﻪ), arsenal’in ne olduğunu açıklamakta ve halkın üç “mertebe”ye ayrıldığı üzerinde dururken birta­kım terimler hakkında bilgi vermektedir:

“Ahval-i halk: Venedik şehrinde takriben üç yüz bin adem tadat olunur ve bunlar üç mertebe üzredir: Evvelki mertebe ashabına Patrisi (ﭙﺎﺗﺮﻴﺴﻰ) derler. Meşaih mânasına. Memleket ve hükümet tedbiri anlarındır. Ve bunların başına doç (ﺪﻮﭺ) derler. Duka (ﺪﻮﻘﻪ) mânasına Hall ü akde karışır. Lakin cumhur reyi olmayınca bir işe kadir değildir: Nasarada duka İslamda Beylerbeyi payesindedir. Nihayet dukanın sikkesi olur. İkinci mertebe ashabına İstedino derler. Kitabet ve tahsil ve zabt u rabt ahvali anlarındır. Üçüncü mertebe ehl-i hiref ve tüccardır ve bunların devleti selefde bir zaman Konsül hükümet idi. Milad-ı İsa aleyhisselamm beşyüz ellibeş senesinde Tnbinos yani kabile başı oldu. Bunlar dahi ikiyüz elli iki sene sürünüb Miladın yediyüz yedi senesinde dukalık oldu”[x].

Batı kaynaklı sözcüklerin Türkçeye giriş kaynaklarından biri de sefaretnamelerdir. Yabancı ülkelere gönderilen sefirlerin gözlem ve izlenimlerini aktaran sefaretname dediğimiz raporların ilk örneklerine XVII. yüzyıl ortalarında rastlan­makta[xi], XVIII. yüzyılda da bu tür takrirlerin sistemli ve düzenli bir hale geldiği gö­rülmektedir[xii]. Bu konuda bir örnek vermek için, 1720 yılında Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Sefaretnamesi üzerinde duracağız. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Sefaretnamesi’nde özel adlar yanında siyasal içerikli kavramlar önemli bir yer tutmakta ve zaman zaman bunların açıklanması yoluna da gidilmektedir. Mehmet Efendi, Nazarato, Karantino’yu tanımlamakta, “donanma­larının ve halkının umurlarına müvekkil olan kimesne”ye intendant (Fr. intendant) denildiğini belirtmektedir[xiii]. Mehmet Efendi, Komplimente (compliment) sözünü de kullanıyor ve bununla ilgili olarak bir yemekten söz ederken “kral cani­binden komplimente ile gelenlere kral hatırıçün ikram oluna gelmiştir…” diyor[xiv],

Komplimente sözü ayrıca Çerimonya (ceremonie) ile yan yana da kullanılmaktadır: “Yine rical ve nisa kimi seyir tarikiyle tezahüm üzre gelüb Çerimonya ve Komplimente ile meclisimizi ma’lemal ederlerdi”[xv]. Mehmet Efendi, yabancı elçi­lerin karşılanması için kral tarafından görevlendirilmiş kimselere entredoktör (Fr. introducteur) denildiğini belirtmektedir:

“İkinci günde bunlarda bir mansıb var ki sahibine entredoktör derler. Elçilere mahsus hoş geldiniz demeğe ve alaya bindirmeğe ve krala götürmeğe müteayyin imiş”[xvi]. Bütün bunlardan başka, Mehmet Efendi Sefaretnamesi’nde reciment (regiment), kur (cour), prençiz (princesse), presendant (president) sözleri dahi geçmektedir[xvii]. Düşiz (duchesse), gavernör (gouverneur) deyimlerini de buna ekle­yebiliriz[xviii]. Mehmet Efendi, prenciseleri “kralın hısımları” olarak tanımlamakta, kur’dan söz ederken de “kur dedikleri meydan bir vasi ve latif çemenzar olub…” de­mektedir. Birinci François ise “Fransuva Premiye nam Françe padişahı” olarak ad­landırılmaktadır.

XVIII. yüzyılın sonlarına doğru kaleme alınan sefaretnamelerde, sözgelimi III. Selim’in Avusturya’ya gönderdiği Ebubekir Ratıp Efendi’nin Nemçe Sefaretnamesi nde hatırı sayılır Ölçüde teknik, askerî, idarî ve hukukî deyimlere yer verildiği gö­rülmektedir[xix]. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak bizim asıl üzerinde durmak istedi­ğimiz nokta Batı kökenli siyasal ve diplomatik kavramların dilimize girmesi ya da bu kavramları karşılayan sözlerin Türkçede kullanılmaya başlanmasıdır. Osmanlı diplomasisinin Batı diplomasisi ile bütünleşmesini Fransız İhtilali’nin getirdiği ko­şullarda aramak gerekir. Bu bütünleşmeyi en sağlıklı biçimde değerlendirenlerin başında Cevdet Paşa gelmektedir. Cevdet Paşa, yakın zamanda “zuhura gelen Fransa ihtilal-i azimi Avrupaca inkılabat-ı azimeye badi olarak muamelat ve münasebat-ı düvel ve milel için bir tarik-i cedit açtığından” söz ederek, bu “ahvalin doğ­rudan doğruya Devlet-i Aliyye’ye dahi pek çok tesiratı” olduğu üzerinde durmaktadır[xx]. Bu etkiler içinde diplomasi alanında görülen yenilikler önemli bir yer tut­maktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel kendi kendine yeterlilik ilkesin­den ayrılarak belli başlı Avrupa devletleri merkezlerinde sürekli elçilikler kurması köklü bir dönüşümün ifadesi olarak görünmektedir. Avrupa devletlerinin, İstanbul’ un alınmasından beri Osmanlı başkentinde sürekli temsilcilikler bulundurmalarına karşın, Osmanlı imparatorluğu böyle bir uygulamaya girişmemiş, ancak gere­ken durumlarda yurt dışına geçici görevle elçiler göndermiştir. Bunun nedenleri, imparatorluğun Avrupa devletleriyle ilişkilerini İslam hukuku çerçevesinde yürüt­mesi, siyaset alanında kendi kendine yeterlilik ilkesine bağlı olması ve bu ilkenin XVIII. yüzyılın ikinci yarışma kadar geçerliliğini korumasıyla açıklanabilir[xxi]. İmpa­ratorluğu çağdaş bir yapıya kavuşturmak amacını güden III. Selim, diplomasi ala­nında da Avrupa devletlerinde geçerli olan kuralları kabul etmiştir.

Bu kuralların kabul edilmesinde mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesine de dikkat edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim, yabancı elçilerin sınırımızı geçtikten sonra iaşeleriyle ilgili her türlü masraflarının karşılanması yolundaki eski bir uygulamanın 1208 (1793) yılında kaldırılmasını Cevdet Paşa, muvazene kaidesi ile açıklamakta­dır[xxii]. Fransa’nın Mısır’a saldırması üzerine[xxiii], Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya ve İngiltere ile ittifaka girmesini de yeni bir diplomatik sürecin başlangıcı olarak de­ğerlendirmek gerekir. Reisülküttap Atıf Efendi, bilinen layihasında, Osmanlı Devleti’nin devletlerarası ilişkiler açısından “vakt ü hale” göre hareket etmesini zorunlu görmektedir:

“Her devletin iki nevi mesleği olmak lazımdır. Biri kâffe-i ef al ve harekâtta esas ittihaz olunan meslek-i daimidir. Ve biri mukteza-yı vakt ü hale nazaran bir müddet için ittihaz olunan meslek halidir. Devlet-i Aliyye’nin daimi mesleği mevki hasebiyle tabii düşmanları olan Rusya ve Nemçe Devletlerinin tezayüd-i kuvvetini men etmek ve anların kuvvetine iras-i kesr edebilecek tabiî dostu olan devletler ile murtabıt olmakdır. Lakin vakt ü hale nazaran maslahatına muvafık olan meslek bu ateş-i fitne ve fesadın itfasına var kuvvetini bezi edüb husul-i meram müyesser oldukda…”[xxiv]

Osmanlı diplomasisinin giderek Batı diplomasisinin diliyle uyumlu bir hale geldiği görülmektedir. Batının siyasal ve diplomatik kavramlarına, özellikle Fransız İhtilali’nin getirdiği deyimlere, Türkçe karşılıklar bulunması yoluna gidilmektedir. Ya da bu deyimler olduğu gibi Türkçede kullanılmaktadır. Nitekim, yukarıda sözünü ettiğimiz Atıf Efendi layihasında[xxv], müsavat, serbestiyet, hukuk-ı insan (İnsan ve yurttaş hakları demek), cumhuriyet, Yakobin (Jacobin) gibi tamamen Fransız İhtilali’nden kaynaklanan kavramları kullanmaktadır. Cumhuriyet, hem “muhtar-ı ahali”[xxvi], hem de “fetret”[xxvii] sözleriyle karşılanmaktadır. III. Selim döneminde, Özel­likle Fransa ile İlişkileri açıklayan belgelerde “hukuk-ı milel ve kavaid-i düvel”[xxviii]  gibi tanımlamalar da yeni diplomasînin ürünü olarak görünmektedir.

Diplomasi[ti]yi “fenn-i mükâleme ve idare-i umur-ı hariciye” olarak tanımlayan Cevdet Paşa[xxix], bu kavramın kendine Özgü bir kuralı ve dili olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Hattâ Cevdet Paşa, diplomasi “fenni”nin içinde bir “aldatma”nın da yattığı üzerinde durmaktadır:

“… İttifakat-i düveliye daima menafi-İ müştereke üzerine tesis oluna gelmiştir. Ve iki devlet beyninde dostluk ve safvet denilen şey menafide iştirakden ibaret ol­duğu halde her biri kendi menfaati için diğerini aldatmağa çalışması emr-i tabiidir. Ve buna dair olan malumat bayağı bir fen olarak (Diplomasi) denilüp daima süfera mükâlemelerinde lisan-ı diplomasi üzre bir takım ibarat-ı müpheme ve tabirat-ı muhtemele ifade-i meram ve safvet ve dostluğa dair olan kelimatı dahi bu kabilden olmak üzere ilave-i kelam ederler…”[xxx]

Öte yarıdan Cevdet Pasa, diplomatlıkta “utanmak gailesi ve doğruluk daiyesi olmadığı”nı da ileri sürmekte[xxxi], Osmanlı devlet adamlarının aldana aldana aldat­mayı Öğrendiklerine işaret etmektedir:

“Elhasıl vükela-yı Devlet-i Aliyye ol vakte kadar Napolyon’un yalanlarına pek çok aldandılar. Lakin aldana aldana aldatmayı dahi öğrendiler”[xxxii].

Sait Paşa, Gazeteci Lisanı başlıklı eserinde, statusquo sözünün dilimize nasıl girdiği konusunda bilgi vermektedir. Buna göre, 1787-1791 Osmanlı-Avusturya Savaşından sonra barış görüşmelerine memur edilerek, komisyonda bulunan kazas­ker Tatarcık Abdullah Efendi, bu deyimi “Meclis-i Vükela”da kullanmış ve reisül-küttaba yazdığı tezkereye de koymuştur[xxxiii]. Bu söz aynı zamanda III. Selim’in sırkâtibi Ahmet Efendi tarafından tutulan Ruzname’de de geçmektedir[xxxiv]. Sait Paşa, statusquo sözünden 50 yıl sonra “politika” ve “diplomasi” sözlerinin de Türkçeye gir­diğini yazmaktadır[xxxv]. 1855 yılında Sahak Ebru, Reşit Paşa’nın isteği üzerine Avrupa’ da Meşhur Ministroların Terceme-i Hallerine Dair Risale[xxxvi] başlıklı bir eser kaleme almıştı. Bu eserde Mösyö Taleyran, Prens Meternih, Lord Wellington, Kont Neslrod (Nesselrode) gibi Avrupa’nın ünlü devlet adamlarının özgeçmişleriyle yaşadık­ları dönemin siyasal olayları konusunda bilgiler bulunmaktadır. Bu eser, birçok Batı kaynağından yapılan bir derlemedir[xxxvii]. Yazar, bu derlemenin “menafi-i mede­niyetin[xxxviii] neşr ve tamimine” az çok hizmet edeceği inancındadır. Siyasal ve diploma­tik içerikli birçok yabancı kökenli sözlerden bazılarının ilk kez bu derlemede kul­lanıldığına tanık oluyoruz. Yazar, kimi deyimleri doğal bir alışkanlık içinde kul­lanmakta, buna karşılık kimi kavramları da açıklama ve tanımlama yoluna gitmek­tedir. Ministro, familya, Luterhane, telgraf, pasaport[xxxix] vb. sözlerini kullanırken, bunları tanımlamak gereğini duymamaktadır. Yazarın sık sık kullandığı kavramlar­dan biri de konstitûsyondor. Sahak Ebru, konstitüsyonu, Önce Fransa’nın kötü du­rumunu düzeltecek ve bu ülkeyi iyiye götürecek maddelerin tertip ve tanzimi ola­rak algılamaktadır[xl]. Daha sonra, konstitüsyonun idare-i meşrutanın esası olduğu üzerinde durmaktadır:

“Françe devletinin zehab-ı idaresinin tagayyürünü mucib olan bu konstitüsyon dedikleri idare-i meşrutanın ihsas ve ihtiyar ve tervic-i icrasına bezl-i makderet…”[xli]

Yazarın kimi zaman konstitüsyonu “nizamat”[xlii] sözüyle karşıladığını görüyor ve kimi zaman da daha geniş bir açıklama yapmak gereğini duyduğuna tanık oluyo­ruz:

“Napolyon’un usul-i idare-i cariyesini konstitüsyon denilen ve teb’anın refah ve saadet halinin serian vücuda gelmesini müstelzim olan bazı şerait-i lazimeye rapt etmek istediğini iktiza eden mahallere bildirdi..”[xliii]

Öte yandan yazar, bu sözün sıfatını da kullanmakta ve bunu “konstitüsyonel usulü” şeklinde bir kalıp olarak vermektedir[xliv]. Yazarın çok sık kullandığı kavram­lardan biri de politikadır. Sahak Ebru, bu sözü daha sonra gazetelerde ve resmi ya­zılarda görülen oldukça acaip tamlamalar biçiminde kullanmaktadır: Umur-ı poli­tika, usul-i politika, erbab-ı politikiye, vukuat-ı politikiye, meslek-i politika, tedabir-i politika, lisan-ı politika, fenn-i politika, ufk-ı politika…[xlv] Hattâ bu yabancı sözden politikaşinas gibi bileşik isimler dahi türetilmektedir[xlvi]. Diplomatlık mesleği, “ben-i nevini dilediği gibi tasarruf ve idare etmek fenn-i nadir ve muteber” şeklinde ta­nımlanmaktadır [xlvii].

Sahak Ebru’nun derlemesinde daha pek çok siyasal ve diplomatik içeriği olan yabancı kökenli sözler kullanılmaktadır. Bunlardan birkaç örnek daha vermeyi uy­gun görüyoruz: Oratör[xlviii], federe[xlix], oporsiyun[l], konkord[li], Konfederasyon Sivis[lii], Konfederasyon Germanik[liii], Bloküs Kontinental[liv], Opozisyon[lv], kongre[lvi], senato[lvii], parlamento[lviii] ilk göze batan yabancı kavramlar olarak görülmektedir. Sahak Ebru, aynı zamanda kimi yabancı kavramların Türkçe karşılıklarını vermekte ve bunlara yeni anlamlar yüklemektedir: Inkılab[lix], efkâr-ı serbesti[lx], basma serbesti, hürriyet[lxi], usul-i cumhuriye[lxii] gibi.

Siyasal ve diplomatik içerikli Batı kaynaklı sözcük ve kavramların dilimize gir­mesi, görüldüğü gibi Tanzimat’tan önce başlamış ve Tanzimat’tan sonra da devam etmiştir. 1832 yılında Babıâli’de Tercüme Odasının[lxiii] kurulması ile dil sorunu önemli bir aşamaya girmiştir. Türkçe, hayata girmiş teknik kelimeler dışında, Batı siyaset dünyasının deyim ve sözlerini de almaya başlamıştır.[lxiv] Başka bir deyimle, bu Ödünçlemeler işi daha da hızlandı. Yabancı sözcük akışında, özellikle Fransızca o kadar Önemli bir rol oynadı. Öyle ki Osmanlı Hariciye Nazırlığı’nda Fransızca egemen bir dil haline geldi[lxv]. Orhan Koloğlu’nun 1828-1867 yılları arasında 40 yılda yayınlanmış 6 gazete üzerinde yaptığı araştırmaya göre, 360′ın üzerinde yeni sözcük ve kavram kullanılmıştır. Bunların % 63′ünün (227) doğrudan doğruya Av­rupa kökenli olduğu, geri kalanların Türkçe sözcüklerin yeni bir içerikle kullanılmasından oluştuğu görülüyor[lxvi].

Burada son olarak politika ve diplomasi terimlerinin tanımı üzerinde duran bir arşiv belgesinden söz etmek istiyorum. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bu belgenin[lxvii] tarihi 1251 (1834-35) olarak göster ilmektedir[lxviii]. Başlığı: Düveli Avru­pa’nın politika ve diplomasiye tesmiye ve eIyevm beyinlerinde düstuülamel olarak teati ve istimal eyledikleri siyaset-i vakfiyenin tarifi ve tavsifidir. Üzerinde, “Mazhar Efendi merhumun biraderi getirmiştir” kaydı bulunmakta, sonunda ise şu kayıt yer almaktadır:

“Bu hakir rey ü tedbir ve şura erbabından değil isem de gayret-i İslamiye ve cemiyet-i diniyeye mebni hatt-ı acizanem(e) sünuh eyleyen hususu ifadeye cesaret olundu. Baki emr ü ferman ve lütf-ı ihsan hazret-i min lehü’l-emrindir”.

Ancak, bu kaydın altında ne imza ne de mühür[lxix] vardır. Yazı önce diplomasi­nin tanımı üzerinde duruyor: Siyasat-ı hams(e) aksamının biri ve politika furuundan olan diplomasiyyedir. “Politikadan murad erbab-ı hail ü akdin [Avrupa] mem­leketlerinde âm ve şamil olan siyasat-i mülkiyedir”. Yazar, Avrupalıların yabancı ül­kelerle olan ilişkilerini diplomasi yoluyla yürüttüklerini ve bu konuda uzman olan kimselere de diplomat denildiğini şöyle açıklamaktadır:

“Amma memalik-i ecnebiye ile olan muamelatlarına diplomasiyye tabir olunub fenn-i mezkûra arif ve mübaşir olan kimseye diplomat tesmiye ederler”.

Yazarın üzerinde durduğu tanımlardan biri de diplomasi kurallarının eski Yu­nan ve Fars bilginleri tarafından belirlendiği ve İslam ülkelerinin kendi içinde de bu kuralların geçerli olduğudur:

“Mezkûr diplomasiye filasl Yunan ve Fars kudemaları indlerinde mukarrere olan ulumdan bir ilim olub ahali-i İslam dahi bazan yalnız tasarrufat-ı mülkiyele­rinde icra ederler idi..”[lxx]

Yazarın vurgulamak istediği nokta, Avrupalıların diplomasinin yöntemlerini uygulamak suretiyle[lxxi], siyaset yoluyla İslam dünyasını egemenlikleri altına almak is­tedikleri ve bunda başarı gösterdikleridir. Nitekim, İngilizlerin Hindistan’a yerleş­mesi, Fransızların Cezayir’i işgali hep diplomasi yöntemlerini iyi kullanmaları saye­sinde olmuştur. İslam ülkelerini “küffarın” elinden kurtarmanın yolu da çağdaş bir politika izlemekle olanaklıdır:

“Memalik-i İslamiyeyi yed-i küffardan tahlis için hüccec [ve] berahin ve hukuk-ı beşeriyeden beyneddüvel müstamele olan usul-i mülkiye ve kavanin ile siyaset yani politika istimaline sa’y ve ikdam buyurmaları laziınedendir”.

Yazar, Fransa’nın Cezayir üzerinde bir hakkı olmadığını kanıtlamak için de bir kamuoyu oluşturulması ve bunun için de iletişim araçlarından (curnalat) yararla­nılması gerektiğini savunmaktadır.

“Evvelan hakk-ı sarihi izhar ve Fransa’nın Cezayir üzerine tasaddi ve tasallu­tunda kendi mülkü gibi ümera ve selatin-i müstakile-i İslamiyeyi nasb ve tarif [tayin ?] eylemekde cüz’i külli müdahalesi olmadığını ikrar ve ibraz eylemeleri için curna­lat ve muhaberat erbabını celp eylemek lazımdır…”

Bu yazıda Cevdet Paşa’dan çok önce efkâr-ı âmme deyiminin de kullanılmış olması dikkatimizi çekmektedir[lxxii]:

“Françe cem’i tasarrufatında rıza-yı âmmeye tabi olmak kanunlarından iken efkâr-ı âmme husus-ı mezkûresince mülayim olabilir”.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaş diplomasi yön­temlerini ve kavramlarını benimsemesi batılılaşma sürecinin bir halkasıdır. Bu sü­reç, Fransız İhtilali’yle birlikte hızlanmış ve XIX. yüzyılda kesintisiz bir nitelik kazanmıştır. Cevdet Paşa, Diplomasinin gerçek kurucusunun Reşit Paşa olduğunu söylemektedir.[lxxiii] XIX. Yüzyılda devletlerarası ilişkilerde ve sık sık başvurulan denge politikasının izlenmesinde yeni söylem ve kavramların etkili bir rol oynadığına şüphe yoktur.

<!–[if !supportEndnotes]–>


[i]               Enver Ziya Karal, “Osmanlı Tarihinde Türk Dili Sorunu (Tarih Açısından Bir Açıklama)” Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe,  Ankara, 1978, 7-96.

[ii]              Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişine re Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1972, 15-67.

[iii]              Türk Dil Kurumu, Derleme Sözlüğü, Ankara, 1963-1979.

[iv]              Ömer Lütfi Barkan, XV ve XVI’ncı Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları c I Kanunlar, İstanbul, 1943.

[v]              Nicoara Beldiceanu, Les Actes des premiers sultans conservés dans les manuscrits de la Bibliothèque Nationale à Paris, Paris-La Haye, 1960-1964.

[vi]              Henry Kahane-Renee Kahane-Aııdreas Tietze, The Lingua Franca in the Levant. Tıırkish Nautical Terms of Italian and Greek Origin, İstanbul 1988; Mustafa Nihat Özön, Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İstanbul, 1962.

[vii]             Peçevi İbrahim Efendi, Tarih-i Peçevi, İstanbul, 1980.

[viii]            Evliya Çelebi Seyahatnamesi, İstanbul, 1314-1939.

[ix]              Bakınız aşağıda.

[x]             Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l-kibar fi efsar’lİ bihar, İstanbul, 1141, 4b-5a. Krş. Tuhtefül kibar…. (Haz.

                Orhan Saik Gökyay), İstanbul, 1980, 14; 259.

[xi] Bilinen ilk sefaretname. Kara Mehmet Paşa’nm 1665′te kaleme aldığı Viyana Sefaretnamesi’dir. Vasvar Antlaşmasından sonra  Nemçe  ile Osmanlı  Devleti arasındaki  ilişkileri düzeltmek için Müteferrika Kara Mehmet Ağa Viyana’ya gönderildi. Dönüşünde “Nemçe Çasanyla vaki olan muamelat ve sair ahval”i kaleme aldı. Bu eser, şimdiye kadar sefaretname adıyla bilinen takrirlerin en eskisidir. Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, Ankara, 1968, 4749. Metin için bk. Silahtar Tarihi (Yay. Ahmet Refik), İstanbul, 1928,1. 40M09.

[xii]             Unat, göst. yer.

[xiii]            Elçi Mehmet Efendi’nin Takriri (Yay. Ali Suavi), Paris, 1872, 5.

[xiv]           Suavi, 8.

[xv]             Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Sefaretname-i Fransa. İstanbul 1283, 29.

[xvi]            Suavi, 14.

[xvii]        Suavi, 15, 20.

[xviii]       Krş. Sefaretname-i Fransa, 15, 27, 28, 29, 30, 31, 38. Ayrıca bk. Mehmed Efendi, Le paradis des Infidèles Relation de Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi. Trad de l’Ottoman pais JuIien-Claud Galland, Introduction notes, textes annexes par Gilles Veinstein, Paris, 1981. Krş. Fatma Müge Gökçek, East Encounters West France and the Ottoman Empire in the Eighteenth Century,  Oxford University Press, 1987, 24-37.

[xix]            İsmail Hakkı Uzımçarşılı, “Tosyalı Ebubekir Ratıp Efendi”, Belleten,   153 (1975), 49-76; Cahit Bilim, “Ebubekir Ratıp Efendi, Nemçe Sefaretnamesi”, Belleten, 209 (1990), 261-296. 20 Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1309,1, 163.

[xx]             Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, İstanbul, 1309, I, 163.

[xxi]         Enver Ziya Karal, Selim III’’ün Hatt-ı Hümayunları, Nizam-ı Cedit 1789-1807, Ankara, 1946, 164-168; Ercümend Kuran. Aırupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasî Faaliyetleri 1793-1821,   Ankara, 1968, 10-11. Karal ve Kuran’ın zikredilen eserleri dışında bk. Thomas Naff, “Reform and the Conduct of Ottoman Diplomacy in the Reign of Selim III 1789-1807″. Journal ofAmerican Oıiental Society, LXXXIII (1963), 295-315; J.C. Hurewitz, ‘The Europeanization of Otoman Diplomacy: The Conversion from unilateralism to reciprocity in the Nineteenth Century”, Belleten, 99(1961), 456-466; Stanford J. Shaw, Between Old and New The Ottoman Empire under Sultan Selim III  1789-1807, Harvard University Press, 1971, 185-193.

[xxii]            Cevdet, VI, 128-129.

[xxiii]           Enver Ziya Karal, Fransa-Mısır-Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul, 1938; ismail Soysal, Fransız İhtilali ve Türk Fransız Diplomasi Münasebetleri”, Ankara 1987.

[xxiv]        Cevdef, VI, 400-401.

[xxv]            Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu (çev. Metin Kıratlı), Ankara, 1973, 67-68.

[xxvi]           Cevdet, VI. s.396

[xxvii]          Cevdet. VI, s. 399. “Cumhuriyete yani fetret suretine…”.

[xxviii]          Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BAO), Hatt-ı Hümayun. 1442-B.

[xxix]           Cevdet I, 218.

[xxx]       Cevdet, 173, 211. Krş. V, 60; VI, 285-286 “yeni icat olunan diplomat lisanıyla…”; IX. 269-270:
‘lisan-ı diplomasi…”.

[xxxi]         Cevdet, IX, 69.

[xxxii]      Cevdet, IX, 269. Prof. Bernard Lewis. (a.g.e., 69-70) Batı’ya ilk gönderilen bu elçilerin “tutucu ve cahil” kimseler olduğunu ileri sürmektedir. Gerçi bunların arasında Halet Efendi gibi gerçekten tutucu ve Batı’ya düşmanca bir tutum içinde olanlar vardı. Ancak dönemin diplomatlarının “büsbütün gözleri kapalı ve kulakları tıkalı dolaşmadıklarını” da kabul etmek gerekir. Krs. Yusuf Akçura,  Osmanlı
Devleti’nin Dağılma Devri (XVIII. ve XIX. Asırlarda)‘. Ankara,1988, 68.

[xxxiii]          Sait Paşa, Gazeteci Lisanı, İstanbul, 1327, 41.

[xxxiv]       ///. Seiim’İB Sırkâtibi Ahmet Efendi Tarafından Tutulan Ruzname (Yay. V. Sema Arıkan), Ankara, 1993, 4:” ji->Hi-,l esası üzerine musalahayı tekeffül eylediği….”.

[xxxv]        Gazeteci Lisanı, 44-45. Krş. Levend, Türk Dilinde, 72. Sait Paşa’nın “politika” sözcüğünün “statusquo”dan 50 yıl sonra dilimize girdiğini söylemesi doğru olmasa gerektir. Çünkü politika sözüne III. Selim dönemi olaylarını yazmış olan Asım Tarihi’nde (İstanbul, ty, I, 374-376) sık sık rastlanmaktadır. Krş. Cevdet, VIII, 147-148.

[xxxvi]          İstanbul, 1271.

[xxxvii]         Krş. s. 4.

[xxxviii]      Civilisation sözü Reşit Paşa’nm Paris elçiliği sırasındaki yazılarında “terbiye-i nas ve icra-yı hiza-mat” biçiminde geçer (Reşat Kaynar, Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, Ankara, 1954, 69-79). Sadık Rıfat Paşa, “civilisation”u çağdaş Avrupa’nın her alanda ulaştığı düzey olarak algılamaktadır (Müntehabat-ı Asar, ty, 4; Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı, İstanbul, 1982, 121). Baykara’mn civilisation’a “sonradan yüklenecek olan teknik, ilmî, sınai…. sahalardaki” anlamlardan hiçbirini “kapsamadığı” doğrultusundaki görüşüne katılmaya olanak yoktur. (Bk. Tuncer Baykara, “Mustafa Reşit Paşa’nın Medeniyet Anlayışı”, Mustafa Reşit Paşa ve Dönemi Semineri, Ankara, 1987, 49-52.)

[xxxix]          Ebru, 1,4, 11,6,21,41,80.

[xl]             Ebru, 14, 17.

[xli]             Ebru, 17. Krş. 13,24, 40.

[xlii]            Ebru, 56-57, 123.

[xliii]            Ebru, 78.

[xliv]            Ebru, 24, 26, 49.

[xlv]            Ebru, 16, 29, 39, 40, 60. 94.96, 98, 107, 108, 112, 115, 128.

[xlvi]            Ebru, 115.

[xlvii]           Ebru, 16. Krş. 104: “Ministirlik ve diplomatlık”.

[xlviii]          Ebru, 15: “orator dedikleri erbab-ı nutuk ve fesahata göre..”

[xlix]            Ebru, 16: “Fransa’nın cem’i eyaîatmdan federe ilamıyla Paris’e gelüb…”

[l]               Ebru, 39: “Kesb-i ikbal eylemek emelinde olan oporsiyun takımı…”

[li]           Ebru, 46: “Papa’nın murahhaslarıyla resmen mükalemelerden sonra Napolyon’un dilhahma muvafık gelecek surette konkord namıyla bir muahede kaleme alınub…”

[lii]              Ebru, 49: “Konfederasyon Sivis namıyla bir konstitüsyon tanzim eyledi”.

[liii]             Ebru, 63: “Konfederasyon Germanik namıyla bir hükümet-i müstakile..”

[liv]             Ebru, 69: “Emr-i ticareti bütün bütün mahvetmek ve bu vechle İngiltere vükelasını amana getürmek üzere Bloküs Kontinental namıyla bir usul-i muhasıra-i berriye icat edüb…”

[lv]              Ebru, 87: “Ve Millet Meclisinde aza olub opozisyon denilen ve daima kral hilafında bulunan aza­yı saire ile bilittifak…”

[lvi]             Ebru, 84-85, 110: “Kongre namıyla Viyana’da akt olunan Meclis-i Mükâleme..”, “kongre dedikleri bir Meclis-i mükâleme..”

[lvii]            Ebru, 81, 83: “Senato dedikleri meclis-i meşveret-i devlet..”

[lviii]            Ebru, 49: “parlamento meclisi”.

[lix]             Ebru, 7: “inkılabat-ı namemule..”, “İnkılabat-ı mütenevvia..”

[lx]              Ebru, 11, 99: “Bir yandan dahi efkâr-ı serbesti ashabından mürekkep olan..”

[lxi]             Ebru, İ79: “İki seneden beri isteyip alamadığımız basma serbestinin ve sair esbab-ı hürriyetin fırsat-ı tahsili hulul etti..”

[lxii]            Ebru, 40: “Usul-i cumhuriye tarafgirliği..”

[lxiii]            Tercüme Odası için bk. Cahit Bilim, “Tercüme Odası”, OTAM, l (1990), 29-43.

[lxiv]            Tanpınar, XIX. Asır, 111.

[lxv]            Roderic H. Davisoıı, “The French Language as a Vehicle for Ottoman Reform in the Nineteenth Century”, De la Rèvolution Francaise  in Turquie d’Atatürk (ed. Jean-Louis Bacqué-Grammond et Edhem Eldem}). İstanbul. 1990, 125-140.

[lxvi]            Orhan Koloğlu, İslam’da Değişim (Tabu Gelenek Oluşturma ve Köktencilik), İstanbul, 1993.

[lxvii]           BOA, Hatt-ı Hümayun, 22456.

[lxviii]          Aslında belgenin tarihi yoktur. Ancak, Fransızların Cezayir’i işgalinden ve Fransızlara karşı Konstantine şehrinde Ahmet Bey’in direnişinden söz ettiğine göre, belgeyi 1834-35 olarak tarihlemek olanaklı görülmektedir.

[lxix]           Bu belgeyi, Paris’te Reşit Paşa’nın danışmanlığını yapan Hamdan Efendi’nin kaleme aldığını bildiriyi sunduğum sırada sayın Prof. Dr. ERcümend Kuran işaret etti. Kendisine teşekkür ederim. Hamdan Efendi için ayrıca bk. Bayram Kodaman, Les Ambassades de Moustapha Rechid Pacha A Paris, Ankara. 1991, türlü yerler.

[lxx]            Geçen yüzyılın sonlarına doğru yazılan bir kitapta diplomasi yeni çıkma bir tabir olarak verilmekte ve bunun “ilm-i minasebat-ı düveliye” olarak tanımlandığı görülmektedir. Ayrıca bu tabirin Avrupa devlet adamları arasında Ortaçağda yaygın olarak kullanılmaya başlandığı, ancak “diplomasi ilminin vücudu”nun devletlerin ortaya çıkması kadar eski olduğu üzerinde durulmaktadır. Bak. Sait, Sefirler ve Şehbenderler, İstanbul, 1307, 7-8. Şemsettin Sami de diplomasiyi “Devletler beynindeki menafi-i mütekabile ve münasebat ilmi, fenn,i münasebat-ı düveliye, fenn-i siyasi…..” olarak tanımlamaktadır. (Kamus-ı Fransevi, İstanbul, 1901, 799).

[lxxi]            “Muhabere-i curanalar ve ashab-ı curnalatın  kulübünü celp havas ve avamın efkârını taglib..”

[lxxii]           Krş. Zeki Arıkan, “Tanzimat ve Kamuoyu (Efkâr-ı Umumiye)”. Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Sempozyumu Bildirileri, İzmir, 1992, 33-46.

[lxxiii]          Tezâkir (yay. Cavid Baysun), Ankara, 1953, I, 7.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazar 3 Haziran 2007- Saat : 14:10 -

C60′ın İsim Babası

Evet, tahmin ettiginiz üzere Buckminster Fuller’den bahsediyorum. Kimya camiasinda, C60‘ in bulunmasindan sonra cokca ismi gecen, arkadaslarinin ifadesiyle Bucky‘den Einstein’in “genc adam, beni sasirtiyorsun” dedigi Buckminster Fuller’den

Kisaca Bucky demek geliyor icimden, kolay olmasi acisindan ama hakettigi saygi nedeniyle, Buckminster Fuller demeyi tercih ediyorum. Kendisi Kimyager degil ama kimyager haric bircok sey. O bir Mimar, Mühendis, Matematikci, Filozof, Şair, Kozmolog; O bir Bilim Adami idi.

Buckminster Fuller’in yaptiklarina bakildiginda, yasadigi zamanin önünde giden bir insan oldugu görülüyor. Hayatina (1895-1983) sigdirdigi seylerden bazilari; 25 Patent
28 Kitap
47 Fahri doktora ünvani (Sanat, Bilim, Mühendislik dallarinda)
12 Mimarlik Ödülü ki iclerinden biri, Amerikan Mimarlar Enstitüsünün ve Ingiliz Mimarlar Kraliyet Enstitusünün verdigi Altin madalya.
Kendi adina kurulmus Enstitü. ( Buckminster Fuller Enstitüsü )
Dünyanin bircok müzesinde bulunan dizayn eserleri.

Buckminster Fuller, en cok ” küresel kubbe ” bulusu ile taninmistir demek yanlis olmaz. Su ana kadar dizayn edilmis, en hafif, en güclü, en ucuz malzeme ile yapilabilen yapilar olan “küresel kubbelerin” en ünlüsü, Montreal’deki sergi binasinin küresidir herhalde. Binanin kubbesi demek biraz hatali olur gerci. Binanin kendisi bir küre seklinde oldugu icin “kubbesi” diye ayri birseyden bahsetmek biraz abes kaciyor. Yani, klasik anlamda kubbe kavramindan, “küresel kubbe” seklinde bina kavramina gecisi gerceklestirmistir Buckminster Fuller.

C60 molekülüne isminin verilmesinin nedeni ise bu küresel kubbelerden cok, bozulmus ikozahedral yani klasik futbol topu görüntüsündeki C60 yapisinin, oldukca kararli oldugunu göstermesi ve bununla ilgili bircok calisma yapmis olmasidir.

Ayrica yenilenebilir enerji kaynaklarinin (günes, rüzgar, dalga enerjisi gibi)ilk öncülerindendir ki bunu da yaptigi dizaynlarda görmek mümkün. Su sözü de bunu acikca ortaya koymakta:
Enerji krizi diye birsey yoktur, sadece ihmalkarlik krizi vardir.
Fosil ve nükleer yakitlar disindaki enerji kaynaklari ile insanlarin enerji ihtiyaclarinin %100′ünü saglayabileceklerini gösteren, Buckminster Fuller, ABD’deki tüm yüksek akim transfer direklerinin üzerine kurulacak rüzgar jeneratörleri ile ABD’nin gelmis gecmis tüm enerji harcamalarin 3.5 kati kadar enerji saglanabilecegini göstermistir ki bu sanirim oldukca carpici bir gercek.

Buckminster Fuller’in en cok sevdigim yapiti ise -haritalara olan ilgimden dolayi sanirim- Uzay Gemisi Dünya, ya da diger adiyla Dymaxion Haritasi. Bu haritanin cekiciligi, patenti alinmis ilk kartografik ürün olmasinin disinda, dünyayi, tüm kitalari tek parca kagit üzerinde, gözle görülmeyen bir bozunma ile gösterebilen tek harita olmasindan gelmektedir.

Benim bahsetmekte eksik kaldigim, dizayn bilimi ve sanati konusunda da, gerek kagit üzerinde kalmis gerek esere dönüsmüs sayisiz ürün sahibi olan Buckminster Fuller‘i rahmetle aniyoruz.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazar 3 Haziran 2007- Saat : 14:00 -

DNA’dan sonra…

DNA’nın yapısını 1953′te keşfettiklerinde, James D. Watson 25, Francis Crick de 37 yaşındaydı ve o ana kadar ciddi bir başarıları yoktu. F. Crick fizik öğrenimi görmüş, ardından Schrödinger’in What is Life? kitabını okuyunca -ki ODTU kütüphanesinde de mevcuttur bu kitap- biyolojiye kaymıştı. O dönemlerde bildiğiniz gibi fizik bilimi diğer bilimlerden çok daha öndeydi; 1940′larda kuantum fiziğinde birçok şey açığa çıkmışken analiz yöntemlerindeki gerilik -ki X-ışınından başka bir şey yoktu ellerinde- kimya ve biyolojide ancak sınırlı bir ilerlemeye olanak veriyordu. Kromozomların ve DNA’nın varlığı bilindiği halde yapıları hakkında bir fikirleri yoktu; öyle ki α-heliks yapısının çözümü için 1948, ilk protein yapı çözümü -miyoglobin- için 1957 senesinin gelmesi gerekmiştir. Bu yıllarda James D. Watson ise doktorasını yapıyordu ve bu iki insan Cambridge’de biraraya geldi. Onlardan başka DNA’nın yapısını çözmeye yönelik belli başlı birkaç grup vardı; yine İngiltere’de Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin’le Amerika’da dönemin en büyük kimyacısı sayılan Linus Pauling bunlardan birkaçıydı.

Nihayetinde yapıyı çözümlemek F. Crick’le J. Watson’a nasip oldu, bu onlara Maurice Wilkins’la beraber 1962 Nobel’ini getirdi. Bundan sonra peki bu insanlara ne oldu? James D. Watson moleküler biyolojiyle uğraşmaya devam etti, şimdi, 2004 senesinde bu bilimin geldiği nokta aşikardır, kendisi de Cold Spring Harbor Laboratory’de Watson School of Biological Sciences’ın başındadır. Francis Crick ise bir süre daha protein sentezi, genetik kod üzerine çalışmalarını sürdürdü, son yirmi yıldaysa doğrudan insan varoluşunun merkezine, insan beynine yöneldi. Bilinç, algı gibi konuları hedef aldı kendine ve şu an Sinirbilim yani neuroscience dediğimiz dalın en büyük isimlerinden biri. California’da Salk Institute’ta çalışıyor. İngilizcesi The Astonishing Hypothesis olan ve Tübitak’tan Şaşırtan Varsayım adıyla yayımlanan kitabını şiddetle tavsiye ederim..

Kısacası onlar, 20. yüzyılın en büyük olmasa dahi, en önemli sonuçlarını doğuran buluşunu yaptılar. Aradan sadece 50 yıl geçti ve genetik biliminin, İnsan Genom Projesinin geldiği noktaya bakınız. Budur kardeşim…

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazar 3 Haziran 2007- Saat : 14:00 -

Victor Grignard (1871-1935)

Organik kimyayla tanışık olmaya başlayan herkesin Friedrich Wohler‘den sonra duyduğu ilk isimdir Grignard; ama şöyle ki ilk başta grignard diye yazıldığı gibi okursunuz, ta ki daha önce duymuş biri size ‘olum o grignard değil, grinyard, sinyaldeki gibi’ diye sizi dumur edene kadar. Tabi bu andan sonra siz de yeni çömlere böyle hava atabilirsiniz.
Gerçekten de organik kimyada en çok kullanılan bileşik (veya reagent diyelim) sınıfından biridir bu Grignard bileşikleri ve organometalik kimyaya büyük bir ivme kazandırmıştır.

Bu bileşiklerin isim babası François Auguste Victor Grignard 6 Mayıs 1871′de Cherbourg’da doğar. Lisedeki başarısı, 1889′da Cluny’deki Ecole Normale Supérieure Spéciale’e girmesini sağlar ve bu okulun kapanmasının ardından Lyons’daki Faculté des Sciences’a girer. 1894′te de oradan matematik ve kimya B.S.’i alır.

Bu andan sonra, yine Faculté des Sciences’da Philippe Barbier’in yanında organomagnezyum bileşikleri üzerinde çalışmaya başlar ve 1901′de bu bileşikler üzerine tezini vererek doktor ünvanı kazanır. Bundan sonra 1935′e kadar başından birçok şey geçer tabi, savaş patlak verir, profesör olur,.. ama ben daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Sadece şunu belirteyim ki, sentezlediği organomagnezyum bileşikleri (RMgX biçiminde) öyle geniş bir kullanım alanı bulur ki, bu bileşiklere onun adı verilir ve çalışmaları, 41 yaşında 1912 Nobel Kimya Ödülü’nü -Paul Sabatier’le birlikte- kazanmasını sağlar.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Pazar 3 Haziran 2007- Saat : 13:59 -

Sonraki Sayfa »