Haz 09

Einstein looking Mozaic

Kuran , Orhun Yazıtları, Einstein ve Theory of Relativity-İzafiyet Teorisi

Zafer Katar (Copyright)

Orhun yazıtlarında geçen “Tengri teg Tengri Yaratmış Türk Bilge Kağan” tümcesi, hem lailahe illallah anlamına gelir, hem de Einstein ın izafiyet terosinden başka bir şey değildir.

Tengri demek bilinen anlamıyla tanrı demektir. TENGRİTEG TENGRİ demek ise, kelimenin tam anlamıyla “üst tanrı, tümel tanrı, tümel gök” anlamına gelir. Tengri sözünün iki kez kullanılmış olması “klasik” din terminolojisindeki şirk denilen şeye, ya da sekonder tanrılara, yani insanların farklı şeylere tapmasına atıfta bulunmuş olur.

Fakat tümel din terminolojisine göre bu deyimlerin daha başka tevilleri vardır.

Teg sözü benzetme edatı “gibi” demektir. Tengriteg tengri demek ise , haliyle Tanrı gibi Tanrı, yani en tanrı, esas tanrı, “çoklu tanrı” değil, “reel tanrı” anlamına gelmek zorundadır.

Diğer taraftan “tengri” sözünün , “gök” karşılığı olarak kullanıldığını da biliyoruz. Yazıtlardaki “gök”, (ve iki defa bahsedilmesi hasebiyle “gökler” olarak da algılıyoruz) terimlerinin modern terminolojideki karşılığı, farklı uzay mekanlar, ya da farklı zaman mekanlardır. İşte buradaki “Tengri teg tengri” deyimi ile kastedilen, meşhur Alman fizikçi Albert Einstein’in matematiksel formulünü yazdığı meşhur “izafiyet terosi”nden başka bir şey değildir.

İşte buradan hareketle “Tengri teg Tengri Yaratmış Türk Bilge Kağan” tabirini gökleri birlemek, yani alt boyutlu göklerden, alt boyut uzay mekan yaşamlarından sıyrılıp, aşama kaydederek, daha alt uzay mekan yaşamlarının hepsine birden hakim olabilen “tek bir üst boyut göğü”ne vasıl olmak şeklinde anlamamız gerekir.

“Tengri”, “gök” demektir. Gök demek ise “zaman – mekan” bileşkesidir ve görelidir. Bilge Kağan yazıtlarında tengri teg tengri denmek suretiyle, bir cümlede iki kez “gök” yani “sema” yani “uzay” terimini kullanmakta ve açıkça, göklerin , yani semanın çoklu oluşunu , yani Einsteinin sözünü ettiği “göklerin izafi yani göreceli oluşu”na atıfta bulunulmaktadır.

Anlıyoruz ki, Einsteinin izafiyet teorisi Orhun yazıtlarında asırlar öncesinden, hem de yazıtların iki önemli giriş cümlesinde bulunmaktadır.

Bundan daha ilginci, Einsteinin izafiyet teorisinin Kuranda da asırlar önce hem “lailahe illallah” hem de en basitinden “semavat” terimiyle açıkça ifade diliyor olmasıdır. Yine Kuranda faklı uzay mekanların varlığından, göreceliği, izafiyeti ifade eden, yaşamlara göre izafiyet ifade eden “saat, gün, asr” vb zaman mekan ifadeleri sık sık geçmektedir.

İşte Kuranda zaman-mekan izafiyetini bildiren birkaç ayet:

… Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (Secde Suresi, 5)

Melekler ve Ruh (Cebrail), O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar.(Yunus:45)

Dedi ki: ‘Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?’

Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.’

Dedi ki: ‘Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,’ (Müminun: 112-113-114)

Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış-za’fa uğramıştır.’ (Hakka Suresi, 16)

De ki: “Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.” Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)’ın takdiridir. (41 Fussilet Suresi, 9/12)

O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık. (Enbiya: 30)

Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)

Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Tevrat-Tekvin Bab 1-1

Her şey O’nun (Allah) ile oldu. Ve olmuş olanlardan hiçbir şey O’nsuz olmadı. İncil-Yuhanna Bab 1-3

Rabbi Isaac was alluding to the biblical verse, “A thousand years are, in Your eyes, but a single bygone day” (Psalms 90:4). Since a Divine day is 1,000 human years, then a Divine year — consisting of 365¼ Divine days — is equal to 365,250 years. Thus, when Adam was created our universe was (6 cycles) x (7,000 Divine years/cycle) x (365,250 human years/Divine year) = 15,340,500,000 human years old.(www.aish.com/societyWork/sciencenature)

İzafiyet teorisine dair Kitab-ı Mukaddeste ayetler ve bununla ilgili pek çok çalışma bulunmaktadır.

Görülüyor ki, herkesin, büyük bilimadamı Albert Einsteinin bulduğunu düşündüğü izafiyet teorisi (Theory of Relativity), hem Kuranda hem de Orhun yazıtlarında, hem de Kitab-ı Mukaddes te kesinlikle anlatılmıştır.

Enistein, bu olgunun matematiksel formülasyonunu yapmıştır.

Yazan :

Haz 09

Septikler

PİRRON

Elealı Pirrhon (M.Ö 365-275) kuşkuculuğun kurucusudur. Sokrates gibi oda hiç yazmamıştır. Düşüncelerini öğrencileri aracılığı ile tanıyoruz. Hekim Sextus Empiricus, Pirrhoncu betimlemelerde kuşkucu öğretileri özetlemiştir.(M.Ö 3. Yy)

Pirrhon’a göre evrendeki her şey aynıdır. Değişik bir şey yoktur. Evren ne düşünce ile kavranabilir ne de üstüne bir yargıya varılabilir. Hiçbir tutanağımız yoktur, hiçbir tarafa yönelemeyiz. Gerçeği doğrudan doğruya bilemediğimize göre, gerçek üstüne yargılardan sakınmalıyız.

Kuşkuculuğun ahlaksal sonuçları da vardır: madem dünya da değişik bir şey yoktur, duygu ve isteklerimizi de yok etmeliyiz. Ölümdeki duygusuzluğa isteksizliğe ulaşmalıyız. Kurgusal düşünceyi ve sonuçlar çıkarma eylemini de ortadan kaldırmalıyız. Bundan dolayı Pirrhon hiç yazmamıştır.

TİMON

Pirrhon’un ardılı Timon, bununla birlikte grek mantığının görüş noktasından, karşılık vermenin çok güç olduğu ve zekayla ilgili kimi kanıtlar ileri sürdü. Gerkler yönünden tek kabul edilmiş mantık, tümdengelimseldi. Bütün tümdengelimse Eukleides gibi, apaçık sayılan genel ilkelerden başlamak zorunda idi. Timon bu tür ilkeler bulma olanağını kabul etmeli. Böylece her şey başka bir şeyin yardımıyla belgelenebilecek. Ve bütün kanıt ya dönel (circular), ya da bir hiçten sarkan bitimsiz bir zincir olacaktır. Her iki durumda da hiçbir şey saptanamaz. Görebildiğimiz denli, bu kanıt, orta-çağlara egemen olan Aristoteles felsefesini kökünden koparmıştır. Günümüzde bütünüyle kuşkucu olmayan kişilerce savunulan kimi kuşkuculuk biçimlerini, eski çağın kuşkucuları görememişlerdi. Onlar, görüntülerden kuşkulanmamışlar ya da kendi kanılarınca, yalnızca görüntülerle ilgili dolaysız bilgimizi dile getiren önermeleri kuşkulu bulmamışlardır. Timon’nun yapıtlarından çoğu yok olmuştur. Elimizde bulunan iki parça bu noktayı açıklayacaktır. Bunlardan biri “görüntünün tümüyle geçerli” olduğunu söyler, öbüründeyse şunlar okunmaktadır: “bal tatlıdır” demem, “bal tatlı görünür”. “balın tatlı olduğunu ileri sürmeyi hayırlıyorum. Onun tatlı göründüğünü bütünüyle evetlerim” derim.

Yazan :

Haz 09

Post Yapısalcılık – Postyapısalcılık

Ferdinand de Saussure ‘ün temellerini attığı yapısalcı dilbilime karşı tepki olarak doğmuş, özellikle YX. yüzyılın ikinci yansında Kıta Felsefesi bağlamında çok büyük ölçüde çağdaş Fransız felsefecilerinin özgün düşünceleriyle büyük bir ivme kazanmış felsefe konumu, anlayışı ya da tutumu. 1970′li yıllarla birlikte önceki dönem yapısalcılığın her bakımdan sorunsallaştırılmasına dayalı olarak toplum bilimlerinin hemen her alanında büyük bir uygulama alanı ile geniş bir yandaş kitlesi bulmuş toplumbilimsel düşünce okulu, akımı ya da öğretisi.

En genel anlamda post-yapısalcılığa, pek çok düşünürün de belirttiği üzere, bütün algıların, kavramların, doğruluk savlarının dil içinde yine dil yoluyla oluşturulduğunu söyleyen “dilsel dönemeç”in Fransız felsefe çerçevesindeki izdüşümü olarak yaklaşmak olanaklıdır. Post-yapısalcılık, yapısalcı dilbilimin kurucusu Saussure ‘den içkin ilişkiler ile ayrımlar dizgesi olarak dil düşüncesi, Nietzsche’den değerlerin göreceliğinin sonuna dek götürüldüğü perspektivizm (“bakışaçısıcılik”) anlayışı, Foucault ‘dan ussallık ya da doğruluk adına yapıldığı söylenen her türden konuşmama ardında yatanın gerçekte iktidar ile bilgi retoriği olmaktan öte bir değeri bulunmadığı düşüncesi alınarak bina edilmiş çok katlı bir felsefe yapısıdır. Bununla birlikte, 1950′li yıllarda insanbilimde Levi-Strauss , ruhbilimde Jacques Lacan , yazın kuramındaysa Roland Barthes ‘ın ortaya koydukları post- yapısalcı düşünceler yalnızca bu alanlarda değil, post-yapısalcıliğın genel anlam çerçevesine de son derece önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Yine Derrida ‘ nın post-yapısalcılık içersine yerleştirilen özgün yapısökümcülüğü yalnızca felsefede değil, başta yazın kuramı ile yazın eleştirisi olmak üzere, toplum ve kültür bilimlerinin hemen her alanında önemli açılımlar doğurmuştur. Öte yanda, Richard Rorty ‘nin bir yanda çözümleyici felsefe tartışmalarından öbür yanda kıta felsefesindeki post-yapısalcı düşüncelerden beslenerek geliştirdiği yeni pragmatik anlayışı da post-yapısalcılığın Amerika’daki uzantısı olarak değerlendirilmektedir. Post-yapısalcılığın yapısalcılik ile çok yakından bağlantılı olması, kimi yorumcuların bu ikilinin aralarındaki ilişkiyi kimileyin birbirleriyle tutarsız biçimlerde açıklamalar gibi bir sonuç doğurmuştur. Sözgelimi, yapısalcılık ile post- yapısalcılık arasında çok temel bir ayrılık bulunmadığını düşündüklerinden, Saussure ‘den başlayıp Derrida ya uzanan düşünsel çizgiyi anlatmak için yalnızca yapısalcılık terimini kullanmaktadırlar. Yine de post-yapısalcılığın yapısalcılıktan ayrı bir çerçeve olduğu büyük ölçüde benimsenmiş olmakla birlikte, yapısalcılığın bütünüyle karşısında mı olduğu yoksa onun doğal bir uzanası mı olduğu bir hayli tartışmalı bir konudur.

Nitekim Manfred Frank ile diğer Alman kökenli felsefeciler post-yapısalcılik demek yerine, çoğunluk “Yeni Yapısalcılik” terimini kullanmayı yeğlemektedirler. Post-yapısalcılığın nasıl tanımlanacağına yönelik daha terim düzeyinde baş gösteren anlaşmazliklar yanında, Barthes, Lacan, Foucault . gibi önemli düşünürlerin yapısalcı mı oldukları yoksa yapısalcılığı bir yerden sonra bırakarak post-yapısalcı bir düşünsel konuma mı geçtikleri konusu üzerinde herkesçe olurlanan bir görüşbirliği de yoktur.

Yazan :

Haz 09

Post Yapısalcılık – Postyapısalcılık

Ferdinand de Saussure ‘ün temellerini attığı yapısalcı dilbilime karşı tepki olarak doğmuş, özellikle YX. yüzyılın ikinci yansında Kıta Felsefesi bağlamında çok büyük ölçüde çağdaş Fransız felsefecilerinin özgün düşünceleriyle büyük bir ivme kazanmış felsefe konumu, anlayışı ya da tutumu. 1970′li yıllarla birlikte önceki dönem yapısalcılığın her bakımdan sorunsallaştırılmasına dayalı olarak toplum bilimlerinin hemen her alanında büyük bir uygulama alanı ile geniş bir yandaş kitlesi bulmuş toplumbilimsel düşünce okulu, akımı ya da öğretisi.

En genel anlamda post-yapısalcılığa, pek çok düşünürün de belirttiği üzere, bütün algıların, kavramların, doğruluk savlarının dil içinde yine dil yoluyla oluşturulduğunu söyleyen “dilsel dönemeç”in Fransız felsefe çerçevesindeki izdüşümü olarak yaklaşmak olanaklıdır. Post-yapısalcılık, yapısalcı dilbilimin kurucusu Saussure ‘den içkin ilişkiler ile ayrımlar dizgesi olarak dil düşüncesi, Nietzsche’den değerlerin göreceliğinin sonuna dek götürüldüğü perspektivizm (“bakışaçısıcılik”) anlayışı, Foucault ‘dan ussallık ya da doğruluk adına yapıldığı söylenen her türden konuşmama ardında yatanın gerçekte iktidar ile bilgi retoriği olmaktan öte bir değeri bulunmadığı düşüncesi alınarak bina edilmiş çok katlı bir felsefe yapısıdır. Bununla birlikte, 1950′li yıllarda insanbilimde Levi-Strauss , ruhbilimde Jacques Lacan , yazın kuramındaysa Roland Barthes ‘ın ortaya koydukları post- yapısalcı düşünceler yalnızca bu alanlarda değil, post-yapısalcıliğın genel anlam çerçevesine de son derece önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Yine Derrida ‘ nın post-yapısalcılık içersine yerleştirilen özgün yapısökümcülüğü yalnızca felsefede değil, başta yazın kuramı ile yazın eleştirisi olmak üzere, toplum ve kültür bilimlerinin hemen her alanında önemli açılımlar doğurmuştur. Öte yanda, Richard Rorty ‘nin bir yanda çözümleyici felsefe tartışmalarından öbür yanda kıta felsefesindeki post-yapısalcı düşüncelerden beslenerek geliştirdiği yeni pragmatik anlayışı da post-yapısalcılığın Amerika’daki uzantısı olarak değerlendirilmektedir. Post-yapısalcılığın yapısalcılik ile çok yakından bağlantılı olması, kimi yorumcuların bu ikilinin aralarındaki ilişkiyi kimileyin birbirleriyle tutarsız biçimlerde açıklamalar gibi bir sonuç doğurmuştur. Sözgelimi, yapısalcılık ile post- yapısalcılık arasında çok temel bir ayrılık bulunmadığını düşündüklerinden, Saussure ‘den başlayıp Derrida ya uzanan düşünsel çizgiyi anlatmak için yalnızca yapısalcılık terimini kullanmaktadırlar. Yine de post-yapısalcılığın yapısalcılıktan ayrı bir çerçeve olduğu büyük ölçüde benimsenmiş olmakla birlikte, yapısalcılığın bütünüyle karşısında mı olduğu yoksa onun doğal bir uzanası mı olduğu bir hayli tartışmalı bir konudur.

Nitekim Manfred Frank ile diğer Alman kökenli felsefeciler post-yapısalcılik demek yerine, çoğunluk “Yeni Yapısalcılik” terimini kullanmayı yeğlemektedirler. Post-yapısalcılığın nasıl tanımlanacağına yönelik daha terim düzeyinde baş gösteren anlaşmazliklar yanında, Barthes, Lacan, Foucault . gibi önemli düşünürlerin yapısalcı mı oldukları yoksa yapısalcılığı bir yerden sonra bırakarak post-yapısalcı bir düşünsel konuma mı geçtikleri konusu üzerinde herkesçe olurlanan bir görüşbirliği de yoktur.

Yazan :

Haz 09

KUŞKUCULUK

İng. scpticisme Fr. scepticisme, Alm. skeptizismus Es. t. hisbaniyye, reybiye)

En genel anlamda herhangi bir şeyden duyulan belirgin kuşku; kuşkulanma tutumu. Eski Yunanca’da “gözlemek”, “incelemek” anlamına gelen skeptesheia sözcüğünden türetilmiş felsefe terimi.

Yerleşik Felsefe dilinde, kesin bir tutum almamayı, enson bir yargıya varmamayı ilke edinmiş; bütün değerlerden, inançlardan, bilgi savlarından ilkece kuşku duymanın doğruluğunu savunan felsefe anlayışı.

Kuşkuculuk, düşünülebilecek hiçbir konuda kesin bilgi diye bir şeyin olmadığını, olsa bile insanın eldeki verileriyle kesin bilgilere ulaşmasının olanaklı olmadığını öne sürerek, nesnel bilgiyi ve nesnel bilme olanağını bütünüyle yok- saymaktadır. Buna karşı açık ve seçik doğruya, kendisinden kuşku duyulamayacak sağlam bilgiye ulaşmak için sağlam bir dayanak bulana dek bütün bilgilerin kuşkuya açılarak sınanıp sorgulanması ise “yöntembilgisel kuşkuculuk” diye adlandırılmaktadır. Her türden düşünce uğraşısında doğrulan yanlışlardan ayırmak amacıyla bütün bilgilerin tek tek yeni baştan gözden geçirilmesini öngören bu kuşkuculuk anlayışı, kimileyin “olumlamacı kuşkuculuk” ya da “geçici kuşkuculuk” diye de anılmaktadır. Bu anlamıyla kuşkuculuk modern felsefenin kurucusu Descartes tarafından geliştirilmiştir. Bunun yanında gerçekliğin özünü bilmenin ilkece olanaksız olduğunu ileri süren bütün metafızik öğretiler de kuşkuculuk deyişiyle nitelendirilmektedir. Bilgi olanaklarının son derece sınırlı olduğunu, şaşmaz bir kesinlikle hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, topu topu bir takım kişiye özel, doğruluğu her zaman için kuşkuya açık görüşlerin bulunabileceğini savunan genel kuşkuculuk öğretisi yanında, kuşkuculuğun ilk bakışta iki ayrı biçimi daha bulunmaktadır. “Sonuna dek götürülmüş kuşkuculuk” diye adlandırılan ilk biçim her türlü bilgi olanağını yadsıyarak işin doğası gereği hiçbir şeyin hiçbir koşulda bilinemeyeceğini savunur. Bu kuşkuculuk anlayışı yer yer felsefe metinlerinde “olumsuzlamacı kuşkuculuk” ya da “sürekli kuşkuculuk” diye de geçmektedir. Buna karşı “olumsal kuşkuculuk” ya da “ölçülü kuşkuculuk” diye adlandırılan ikinci biçim bilgi olanağını yalnızca belli alanlarda daha yumuşak bir dille yadsıyarak, belli şeylerin bilgisine ‘. belli çekinceler göz önünde bulundurmak koşuluyla varılabileceğini düşünmektedir. “Alan kuşkuculuğu” diye de adlandırılan bu kuşkuculuk biçiminde, metafızik gibi belli araştırma alanlarında bilgi edinilemeyeceği ya da algılama gibi belli yetilerin bilgi sağlamayacakları gibi düşüncelerle elemeci-ayıklamacı bir kuşkuculuk tutumu söz konusudur. Kuşkuculuğun bu daha ılımlı biçimi, bir bütün ‘ olarak bilgi olanağını bütün alanlarda yadsımadan ancak belli alanlarda kuşkuculuğun işletilmesinden yanadır.

Yazan :

Haz 09

Felsefe Kelimesi Ne Anlama Gelmektedir?

Felsefe kelimesi Yunanca “philo” (sevgi) ve “sophia” (bilgelik) kelimelerinin yan yana gelmesiyle oluşmaktadır. Philosophia, bilgelik sevgisi demektir. Genel manada “bilgiyi sevmek, bilginin peşinden koşmak” anlamını taşımaktadır.

- Felsefe sadece, “bilgiyi sevmek” midir?

İnsan, doğası gereği yargılayan, sorgulayan, tartışan bir varlıktır. Bu sebeple de insanın öğrenmek istediğin birçok konu vardır. İşte filozoflar da bu türden şeyler düşünmektedirler. Peki bu “Filozof” diye adlandırılan kişilerin normal insandan farkları var mıdır, varsa da bunlar nelerdir? Filozofların normal düşünce sürecindeki insandan tabî ki farkları vardır ve bu farklar; onların derinlemesine, tutarlı, belirli tabanlara oturtulmuş ve sistematize edilmiş düşünmelerinden kaynaklanmaktadır.

- Felsefe, insanoğlunun yaşamını anlamlandırabilmek için düşünsel bir çaba harcaması mıdır?

Bu sorunun cevabına şüphe duymadan “evet” diyebiliriz. Filozoflar da diğer insanlar gibi öğrenmeye çalışırlar. Bilgi, onlar için ulaşılması gereken bir “şey”dir. İşte filozoflar, bu bilgiye ulaşabilmek için sorular sorarlar. Platon: “Felsefe; doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır.” derken de yine düşünme ve sorgulama üzerine bir vurgu yapmaktadır.

Filozoflar sadece bilgi peşinde koşmamaktadırlar. Onlar, edindikleri bilgiler ışığında kendilerine bir ahlâk anlayışı, dünya görüşü ve tamamen bir yaşam biçimi çizmektedirler. Mesela dünyayı “idea”lardan oluşmuş (idea; “düşünceler ve bu düşüncelerin görünüşleri” olarak tanımlanabilir.) bir yapı olarak algılayan bir felsefe öğretisi, yaşama ilişkin tüm yargılarını da ona göre oluşturmuş demektir.

Sizler de çevrenizde var olanları sorgulayıcı bir bakış ve düşünme tarzı ile ele alınız. Neyin, neden o şekilde olduğunu anlamaya çalışınız.

Düşünmekten, sorgulamaktan korkmayınız.

Sokrates: “sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir.

Sitemizdeki “felsefe dersleri”nin amacı; sizleri sıkmadan, felsefeyi öz olarak sizlere aktarmaya çalışmaktır. Lütfen bu bölümümüz hakkındaki görüş, öneri, eleştiri vb. düşüncelerinizi bizlerle paylaşınız.

Her zaman sorgulanmaya, eleştirilmeye, değerlendirmeye ve değerlendirilmeye açık bir yapımız olduğunu belirtmek isteriz.

- Peki düşünce adamları – filozoflar – felsefe hakkında neler söylemekte, felsefeyi nasıl tanımlamaktadırlar?

Karl Jaspers: “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.”

Sokrates: “Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.”

Platon: “Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.”

Aristotales: “İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.”

Epikuros: “Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.”

Augustinus: “Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir.”

Anselmus: “İnanılanı anlamaya çalışmaktır.”

Abaelardus: “İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.”

A. Thomas: “Tanrıdır konusu, tanrının tanıtlanmasıdır.”

Campanella: “Eleştiridir.”

F. Bacon: “Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir.”

T. Hobbes: “Felsefe yapmak doğru düşünmektir.”

Descartes: “Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için.”

Spinoza: “Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir.”

Leibniz: “Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir.”

Locke: “Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır.”

Condillac: “Felsefe duyumların bilgisidir.”

Hume: “İnsan zihninin mahiyetini incelemektir.”

… ve sonuç olarak; felsefe, yaşamın her köşesinde varlığını sürdürmektedir.

Hatta felsefe, yaşamın kendisidir.

Yazan :

Haz 09

Tanrı sözüne dair bir çalışma:

Tanrı=
Tan-Rı=
Tan-Ra=

Tan=Sabah ,

Öyleyse,

Tan-Ra=
Şafak-Ra=
Sabah-Ra.

Ra= Tanrı.

Öyleyse,

Tan-Rı=
Sabah Tanrısı =
Güneş Tanrısı =

Mısıra göre : Ra Amon, Güneş Tanrısı
Kurana Göre : Ra(h)Man
Hristiyanlığa göre: Parlak sabah yıldızı, Güneş
İslamca: İslam ve Türk bayrağındaki yıldız, Güneş anlamındadır.

Fakat daha önemlisi, Allah sözünün din tevatürel tevillerini bilenler (Mevlana gibi, Muhyeddin el Arabi gibi), Rububiyet kürsüsünün sahibi olan Allahın (Hinduizme göre harihara= vişnu,şiva Lortları) bir bölümünün Rahman, Yani parlak sabah yıldızı, yani Tan-Ra, yani Tanrı olduğunu bilirler. (Ve Ra-Him= Ra Hymm)

İşte Türk, geçmişinde din bilmektedir ve tümel dinin bir mensubudur. Tüm bunlar, Kuranımızın, hristiyanlık, aztekler, musevilik, hinduizm ve budizm gibi, ay-güneş kültüne de atıfta bulunup tamamladığını, Türklerin de daha Kuran gelmeden önce , bu Kültü bilen bir kavim olduğunu ortaya koymaktadır.

(Tan-rı sözünün son hecesindeki, Rı yı Ra ile benzeştirmek, yani geniş olan a seslisinin, dar olan ı ya da i ye tebdil olması olasılığını tartışmak, fonetik bilimine uygundur.)

Yazan :

Haz 09

Hayata dair, şimdiye kadar bütün öğrendiklerim hiçbir şeyi anlamama yetmediler. öyleyse onları unutmalıyım ve yeniden başlamalıyım.

Kalın bir defter çekti önüne. ”Hayatın anlamı” diye yazdı başlık sahifesine, altına küçük harflerle ekledi : ”Yani benim hayatımın.”…

Kelimeler çok hoş göründü gözüne…
Kelebek yazdı sevgiyle, harfleri teker teker sevdi.Yıldız yazdı, hilâl yazdı, dağ lâlesi, yazdı. Gökyüzü yazdı, ”hayatım ”, dedi, ”iste bunlar benim.”…

”Ben”, dedi ”hayatın kelimelerden çıkarılabileceğini zannettim.” Oysa karşıladıkları nesneyi bile göremiyorlar. Demek kelimeler hayattan çıkıyor, hayat kelimelerden değil.”

Karşısına ilk çıkan adama, hayatında bir kitap okuduğu bile ümit edilemeyecek bir adama, ”Bayım”, dedi, ”Bana gösterir misiniz, kelebek bunlardan hangisidir ve hangisidir dağ lâlesi olan? Adam ‘ha’, diye kabaca cevapladı, ”şu gördüğünüz dağ lâlesidir, onun üzerinden havalanan çiçek de kelebek.”

diye tanımlıyor Nazan Bekiroğlu.
Hayat kelimelere sığmaz.

Yazan :

Haz 09

Hayata dair, şimdiye kadar bütün öğrendiklerim hiçbir şeyi anlamama yetmediler. öyleyse onları unutmalıyım ve yeniden başlamalıyım.

Kalın bir defter çekti önüne. ”Hayatın anlamı” diye yazdı başlık sahifesine, altına küçük harflerle ekledi : ”Yani benim hayatımın.”…

Kelimeler çok hoş göründü gözüne…
Kelebek yazdı sevgiyle, harfleri teker teker sevdi.Yıldız yazdı, hilâl yazdı, dağ lâlesi, yazdı. Gökyüzü yazdı, ”hayatım ”, dedi, ”iste bunlar benim.”…

”Ben”, dedi ”hayatın kelimelerden çıkarılabileceğini zannettim.” Oysa karşıladıkları nesneyi bile göremiyorlar. Demek kelimeler hayattan çıkıyor, hayat kelimelerden değil.”

Karşısına ilk çıkan adama, hayatında bir kitap okuduğu bile ümit edilemeyecek bir adama, ”Bayım”, dedi, ”Bana gösterir misiniz, kelebek bunlardan hangisidir ve hangisidir dağ lâlesi olan? Adam ‘ha’, diye kabaca cevapladı, ”şu gördüğünüz dağ lâlesidir, onun üzerinden havalanan çiçek de kelebek.”

diye tanımlıyor Nazan Bekiroğlu.
Hayat kelimelere sığmaz.

Yazan :

Haz 09

Toplumsal bilinç “toplum yaşamındaki görüşleri, kavramları, düşünceleri, siyasa, sanat, töre vb. kurumları oluşturan bilinç biçimlerinin tümü” dür (Ozankaya, l984: 118). Toplumun ortak algısı ve duyarlılık biçimi olarak formalize edildiğinde toplumsal bilincin bireylerin gündelik yaşamında ve onların ortaya koyduğu kurumsal örgütlenmelerde yansımasını bulduğu söylenebilir. Kuşkusuz kurumsal yapılar ve toplumsal yaşam biçimlerini üreten ve fonksiyonelliğini belirleyen büyük ölçüde toplumdaki egemen ortak yargılar (bilinç)dır denebilir.
Toplumsal (ortak) bilinç; “belirli bir toplumun ortak mirasından kaynaklanan davranış, düşünme, duyma biçimlerinin bir sonucudur. Bu biçimler, söz konusu toplumun çoğunluğu tarafından kabul edilmiş ve uygulanmış olmalıdır. Ortak bilinç kişinin dışındadır, ondan önce vardır, onu aşar ve ondan sonra yaşamına devam eder. Bu bilinç topluma ayırıcı ve özel niteliğini verir: Bu bilinç Fransız’ı Belçikalı’dan Türk’ü Arap’dan ayırır” (Sayın, l985: 8).
Toplumsal bilincin baskısı, toplum üyeleri tarafından çoğu kez hissedilmez. Toplum üyeleri, “ortak bilinci özümsemişlerdir. Genellikle herkes bireysel davranışlarının kendi öz davranışları olduğunu varsayar. Bireysel davranışların toplumsal bilinç tarafından belirlendiğinin bilincine varan çok az kişi vardır. Ortak bilincin özümsenmesi toplumsallaşma aracılığıyla gerçekleşir. Zamanla ortak bilincin uyguladığı baskı yerini alışkanlıklarla, gelişmiş ahlaksal bilince bırakır” (Sayın, l985: 8-9).
Toplumsal bilinç, içinde oluştuğu sosyal yapıların imkanları ölçüsünde gelişir. Toplum üyelerinin durdukları sosyal zemin, onlara belli tutum ve hareket kodları kazandırır. Bir başka deyişle, toplumsal koşullar, bireylere ortak bir bakış açısı, düşünce ve zihniyet formu, benzer bir eylem ve yaşama biçimi kazandırır. Tüm bunlar tek tek bireylerce edinilmiş bulunan toplumsal bilinç bileşenleri olarak görülebilir.
Toplumsal bilinç kavramı analiz edildiğinde birbirinden çok farklı oluşumlar ve etkinliklerle karşılaşırız. Örneğin, dünya görüşü, kanılar, siyasal ve moral anlayışlar, dini ve dünyevi algılamalar, bireyin çevresine ve olaylara ilişkin geliştirdiği yargılar, coşku, heyecan ve korkularla yüzleşiriz. Toplumsal bilinç bir bakıma tüm bu öğelerin bir bileşimi ve bütünlüklü bir formülasyonudur denebilir.
Coulson ve Riddell (l970: 87-98)’a göre, bireyin sosyal varlığının bir ürünü olan bilinci, içinde bulunduğu toplumun, toplumsal koşullanma içinde kendisine aktardığı ve “toplumsal bilinç” olarak tanımlayabileceğimiz bölüm ile kendi özdeneyimlerinden oluşan bilinç bölümünün bütünleşmesinden oluşmaktadır.
Toplumsal bilinç toplumsal varoluşla yakından ilgilidir. Toplumsal koşulların biçimlediği ve yön verdiği ortak bir bileşimler bütünüdür. Toplumsal bilinç bir bakıma toplum üyelerinin ortak duyuş, düşünüş ve davranışta bulunma yönelimlerinin belirleyicisi ve hazırlayıcısıdır. Bireyin toplumsal varoluş biçimlerine ilişkin algısı ve kavramalarından çıkarsadığı ortak yargılar ve anlam bütünleri toplumsal bilinci oluşturur. Birey algıladığı bu bütünsel kavrayış evreninden yola çıkarak yaşamına yön verir. Kişinin nerde nasıl, ne şekilde hareket edeceğine ilişkin tasarımları büyük ölçüde toplumsal varlık formülasyonlarına ilişkin geliştirdiği bütünlüklü anlam çerçevesini referans alır.
İnsanların ilişki biçimleri ve katılımlarını yalnızca kendi kişisel seçimleri belirlemez. İnsanların kendi toplumsal yaşamlarına ilişkin oluşturdukları tasarımlar, anlayışlar, deneyimler, kuramlar ya da kanılar, son kertede, bireysel bilinçlerin görece üzerinde olan toplumsal bilinç evrenini referans alır.

Yazan :

-