Haz 09

Irklar konusunda en yaygın önyargılardan biri “saf” ırkların olduğu ve bunların aşağı ya da saf olmadığı düşünülen ırktan insanlarla karışması durumunda zayıflayacağı ve yok olacağı düşüncesidir.Nazi Almanya’sında Ari ırkın üstünlüğüne ve saflığına, bütün Almanlar’ın da bu ırktan olduklarına inanıldı. Naziler ,Almanların Yahudiler ve Çingeneler’ le evlenmeleri durumunda kendi ırklarının bozulacağını öne sürdü.Bu anlayış bütünüyle bilim dışıdır.İlk olarak, Yahudiler ve Çingeneler ırk değildir.İkincisi, hiçbir ırk öbürlerinden daha iyi ya da daha saf olarak tanımlanamaz. Bütün ırklar birbiriyle karışmıştır ve yavaş yavaş değişmektedir.Bu değişim bir yanda çevresel etkenlerden öte yandan genlerde birdenbire ortaya çıkan değişikliklerden(mutasyon) ileri gelir.Saf ve üstün ırk olmadığına göre ,farklı ırk gruplarının birbirleriyle karışmasının bozucu bir etkisi de yoktur.

Bir ırk grubunun bütün üyelerinin birbirine benzediği ,aynı zihinsel oluşumu paylaştığı ve bir ırkın üyelerinden daha zeki olduğu gerçek değildir.Örneğin ,bazı kimseler Avrupalılar’ın teknolojik gelişmesini Afrikalılar’ın görece geri teknolojileriyle karşılaştırarak Avrupalılar’ın genetik olarak Afrikalılar’ dan üstün olduğunu ileri sürmüştür.Bu yanlış bir varsayım ya da önyargıdır.Aralarındaki temel ekonomik farklılıklar,Avrupalılar’ın yüzyıllarca Afrika’yı sömürmesi sürecinde yaratılmıştıar.Herhangi bir ırkın bir başkasına göre zeka üstünlüğünü gösteren hiçbir genetik bulguda yoktur.

Irk olarak tanımlanan bazı grupların ırk sayılamayacaklarını belirtmek gerekir. Ör- neğin ,Yahudiler bir ırk değil,dinsel bir topluluktur.Almanlar da ırk değil bir ulustur.Naziler’ce Alman halkının ırkı olarak yüceltilen Ari ırk da özünde bir dil grubudur.

Yazan :

Haz 09

IRKÇILIK

Irk nedir?

İnsanlar deri ve saç rengi,boy uzunluğu, vücut biçimi gibi fiziksel özelliklerine ve ge-
netik olarak incelenebilen kan grubu gibi biyolojik öğelere göre belli gruplara ya da ırklara ayrılır.Günümüzde biyologlar fiziksel farklılıklardan çok ırklar arasındaki genetik farklılıkların incelenmesiyle ilgilenirler.Irk incelemeleri biyoloji biliminin yeni bir dalı olan nüfus genetiği alanına girer.

Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini,Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840) yaptı.Kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk) , Moğol, Etiyopyalı,Amerika Yerlisi ve Malayalı.Daha sonra bütün canlıları sınıflandıran İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı.Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar.Ne var ki,bu tür sınıflandırmaların bilimsel ve kesin olmadığı daha sonra anlaşıldı.

Irksal Farklılıkların Kökeni

Bilim adamları ilk insanların 350-500 milyon yıl önce Afrika’da yaşadığı , buna kar- şılık ırksal farklılıkların ancak 100 bin yıl önce ortaya çıktığı konusunda birleşiyorlar.Böylece insanların aynı kökten türediği ,önce Eskidünya’ya ardından da Yenidünya’ya yayıldığı öne sürülmektedir.Asıl yurtlarından uzaklara göç edince insanlar arasında farklılaşmalar doğdu.Değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluştu.

Irkçılık

Irklar arasındaki fiziksel farklılıkların insanların yeteneklerinde farklılıklar yarattığını ve bazı ırkların ötekilerden üstün olduğunu savunan görüş ya da ön yargıdır.Bu görüşler insanları derilerinin rengine göre beyaz, siyah, sarı,esmer ve kızıl olarak ayıran sınıflandırma- ları temel almıştır.

Fransız etnoloji uzmanı Joseph-Arthur Gobineau (1816-82)ve sonradan Alman uyru- ğuna geçen İngiliz siyaset bilimcisi H.S. Chamberlain (1855-1927) ırklar arasında bir sınıflandırma yaparak ,bunu beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlayacak bir kurama dönüştürmek istediler.”Ari ırk” kavramını ortaya atarak , bu ırkın insanlığın gerçekleştirdiği tüm uygarlık- ların tek yaratıcısı olduğunu savundular.Bu tezler Batı Avrupa’da ırkçılığın körüklenmesine yol açtı.Bugün artık önemini yitirmiş olan bu savlar arasında beyaz ırkın ,başka ırklarla karışmadığı sürece gelişeceği de vardı.

Bu türden değerlendirmelere dayanan ırkçılara göre ,beyaz ırktan olmayan insanlar geri zekalı ,yeteneksiz ve ahlaksızdır.Irkçılar kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı ayrımcılık uygular, onlara hak ve fırsat eşitliği tanımazlar.

Yazan :

Haz 09

Şimdi dünyanın her yerinde yeni gelişen iletişim teknolojilerinin sınıflara sokulmasına çalışılıyor. Aslında bu yöndeki çalışmalar elli yıldan beri devam ediyor. Amerika’da bile öğretmenler, sınıfta yeni teknolojiler kullanmaya hazır ve çok istekli değiller. Oysa yeni teknolojiler öğretmen yetiştirme sırasında iyice öğretilmeden, müfredat programlarına, ders plânlarına girip derste etkin olarak kullanılmadıktan sonra bu teknolojiler sınıflara giremez.
Teknolojinin sınıfla ve programla bütünleşmesi için de öğretmenlerin hizmet içinde de sürekli desteklenmesi gerekir. Bunun için, eğitim kurumlarında öğretmenlere bu hususlarda yardım edecek teknoloji öğretmenleri (technology trainer), teknoloji yardımcıları (technology facilitator) veya koordinatörleri (technology coordinator) yetiştirilmesi de öngörülüyor.

Aslında ideal sınıflarda her okulun bir TV istasyonu ve video kaset kaydedicisi, her sınıfın bir tv, video ve network bağlantısı, her öğretmenin bir telefonu, her öğrencinin bir bilgisayarı olması amaçlanıyor. Gelecekteki eğitimin temel araçları olacak olan bu teknolojileri kullanmaları için öğretmenlerin buna göre hazırlanması gerek. Çünkü teknoloji kullanımı öğretmenlerin öğretim sistemlerini değiştirir, onları öğretmen merkezli sistemin ağır yükünden kurtarır ve öğrenmeyi kontrol eden ve yönlendiren bir pozisyona getirir. Şimdiki öğretmenler, sanayi devrimi öncesinin ağır beden işçilerine benziyorlar. Çok yorulmalarına rağmen fazla bir ürün de elde edemiyorlar. Ağır makineler ve ince elektronik motorlar insanın beden yükünü nasıl üzerinden aldı ve üretimde hız ve kalite getirdi ise bilgisayar ağlarının eğitimde kullanılması da insan beyni üzerindeki ağır yükü kaldıracak, hem öğretimi hem de bilimsel bilgi üretimini arttıracaktır.

Internet, her eğitim seviyesinde ve her eğitim alanında kolaylıkla kullanılabilir.

Ağ üzerinde eğitim yapmak, tek başına (ağa girmemiş) bilgisayarlı eğitim yapmaktan daha kolaydır. Çünkü tek bilgisayarda bilgi az, program yetersiz, her programın ayrı ayrı incelikleri var. Oysa bilgisayar ağlarında bilgi kovalama ve kullanmayı öğrenmek daha kolaydır.

Internet, bilgisayarı işbirliğine dayalı eğitim aracı haline getiriyor ve işbirliği içinde öğrenmeyi teşvik ediyor. Öğretmenler, buna uygun öğretme ve öğrenme teknikleri geliştirmelidir.

Yazan :

Haz 09

Yeni eğitim ortamı büyük ölçüde bir siber uzayda oluşacak. Bilgisayar ağlarının gelişmesiyle birlikte bir siber kültür gelişiyor. Bu kültür içinde sanal kişilikler (virtual identities), sanal toplumlar (virtual communities), sanal kent ve kasabalar (virtual cities) var. İnsanlar, sanal ortamlar olan bu toplumlar ve yerleşim yerleri içinde, coğrafî sınırları tanımadan, yüz yüze ilişkiye gerek kalmadan on-line olarak dolaşıp duruyorlar.

Geleneksel yayın faaliyetlerine bir alternatif olarak hypermedia veya “pubnetting” denilen elektronik yayıncılık var. Kitaplardaki doğrusal metinler (linear text) yerine hypertext geçiyor. Dünya çapında hemen ulaşılabilir, dinamik, sık sık yenilenen yayınlar var. Aslında kütüphaneciler dünya üzerinde bilgisayar ve Web teknolojisine en erken ve aktif olarak uyan grupların başında geliyor. Bütün kütüphaneler dünyaya kendilerini açmak, birer elektronik kütüphane (Elibrary) haline gelmek istiyorlar.

Bilgisayar ağlarında sanal sınıf ve laboratuvarlar kuruluyor, sanal toplantılar ve dersler yapılıyor.

Bilgiye ulaşmada artık zaman ve yer kavramlarının önemi kalmadı. hatta okul, ülke, millet kavramları (sınırları) da ortadan kalkıyor; dünyanın bütün sınıfları birbirine bağlanıyor. Yeni oluşacak bu online sınıflarda (online classroom) her sınıf ve öğretmen, kendi ders plân ve çalışmalarını bütün dünyaya açıyor. Geliştirip Web sayfalarına koydukları projelerle sınıf duvarlarını kaldırıyorlar. Öğrenciler, dünyanın değişik yerlerindeki müzeleri ve parkları Internet vasıtasıyla geziyorlar. Kendi sınıflarına ve tartışma gruplarına dünyanın başka yerlerinden sanal ziyaretçiler gelip derse (veya projeye) katılıyorlar. Sanki bütün dünya bir okul gibi oluyor. Dolayısıyla öğretim ve öğrenmede de bir şeylerin değişmesi gerekli.

Yeni Internet ortamlarında, öğrencilerin problem çözme ve yazma, iletişim, eleştirel düşünme yetenekleri artıyor. Yaş, sınıf, cinsiyet, milliyet, din, özel ihtiyaçlar gibi farklar önemli ölçüde ortadan kalkıyor.

Yazan :

Haz 09

1951 yılında ilk iş bilgisayarının geliştirilmesinden bugüne, eğitimciler bu aleti sınıfta ve eğitimde kullanmak istiyorlar. Bunu yazı kadar önemli görmüş olacaklar ki, geleneksel eğitimdeki yazı, okur- yazarlığının (literacy) eğitimin başına alındığı gibi, burada da temele bilgisayar kullanmayı (computer literacy) koyuyorlar.

İlk bilgisayar destekli öğretim (Computer Based Instruction) geliştirme çalışmaları 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında, geleneksel öğretime destek mahiyetinde ortaya çıktı. 1970’lerin sonunda iki büyük sistem geliştirildi: PLATO (merkezi ders kütüphanesine bağlı eğitim ağı) ve TICCIT (bir öğrenci bilgisayarına ders desteği veren sistem). Bunlar, başta ilan ettikleri potansiyele ulaşamdılar.

1980’li yıllarda geleneksel öğretim yöntem ve ortamlarıyla bilgisayar destekli eğitimi deney ve kontrol gruplarında karşılaştıran birçok araştırma yapıldı. Burada, aslında çok anlamlı bir fark çıkmadı. Bu arada multimedia ve Internet gelişti.

Aslında bilgisayar temelli eğitim multimedia gibi görünmesine rağmen unimedia. Çünkü bilginin tüm formları (yazı, resim, ses gibi) bu ortamda dijital olarak saklanıp işleniyor.

Bilgisayar destekli eğitimin şimdiye kadar uygulanan biçimleri:
Eğitim-öğretim
Tekrar ve alıştırma
Öğrenciyi çeşitli yönlerden destekleme
Benzetim programları ile çalıştırma
Etkileşimli açıklama
Veri bankası olarak kullanma
Verileri çekici bir şekilde gösterme
Etkileşimli canlı (hypertext) kitap
Uzman sistemler ve yapay zeka
Bilgisayar uygulamalı ve değerlendirmeli testler
Bilgisayar yönlendirmeli öğrenme

Yazan :

Haz 09

Aslında sınıflarda şu anda da kara tahtadan kitaba, haritadan laboratuvar âletlerine kadar birçok teknoloji kullanılıyor. Ama tarihte, her yeni teknolojinin sınıflara girmesinde bazı problemler çıkıyor. Yeni teknolojiler öğretmenlere ek yükler (ek eğitim, ek hazırlık, öğrenci kontrolü vs..) getiriyor.

Yunanlılar zamanında ve hatta ortaçağlarda, eğitimde öğretmen ile öğrencinin yüzyüze karşılaşması temel idi. Eğitim ancak böyle oluyordu. Rönesanstan sonra kitap, eğitimde neredeyse öğretmene eşdeğer bir yer kaplamaya başladı. O zaman okuma-yazma, eğitimin başlangıcındaki en önemli iş oldu (şimdi de öyle). Şu anda hâlâ kitap temel eğitim hizmeti görüyor. Kitaplar yetersiz, donuk, sadece kütüphanelerde bulunuyor. Oysa bunlar en azından elektronik ortama geçirilerek her yerden ulaşılabilir hale getirilmeli, daha sonra da elektronik text haline getirilerek “canlandırılmalı”.

Yazı, sadece öğretmene ve anlatmaya dayalı eğitimde büyük bir devrim yaptı. Ancak insan düşüncesi açısından iyi mi oldu? Platon’un “Phaedrus” adlı eserinde Sokrates’in anlattığı bir hikâye vardır: “Tanrı” Töt birçok şey icat ederek Mısırlılara verir. Bunlardan yazıyı verirken de, bunun Mısırlıların akıl ve hafızasını arttıracağını söyler. Bilge Yukarı Mısır kıralı Tamus da ona şöyle der: Bu yazı yazma sanatını kullananların artması durumunda, yazının insanın hafızasını arttırma yerine azaltma olasılığı vardır. Yazı insanın hafızasını tembelleştirir, onu unutkan yapar. Eğer insanlar hatırlamak için yazıya güvenirlerse, kendi iç kaynakları yerine dış kaynakları kullanacaklardır. Yazı hafızayı geliştirmez, koleksiyonları geliştirir. Akla gelince; öğrenciler realiteye bakmadan, ciddi düşünmeden, birçok farklı yönü görmezden gelerek sadece yazılı bilgi kaynağına dayanacaktır. Gerçek akıl yerine eskilerin veya başkalarının akıllarıyla düşünmeye başlayacaklardır.

Yazan :

Haz 09

INTERNET DESTEKLİ EĞİTİM

Mustafa ERGÜN·

Bütün kültürel gelişmelerin temelinde ihtiyaç vardır. İhtiyaç olmadan hiçbir şey ortaya çıkmaz ve gelişmez. Bilgisayar destekli eğitim de öyle. Şu anda bilgisayara ve Internete ne kadar ihtiyaç var?

Aslında bizim okul sistemimizin bazı kısımları Ortaçağdan bazı kısımları da birinci sanayi devriminden kalma yapılara sahip. Oysa şimdi, toplum ve fert insanın ihtiyaçları ile okulların müfredat programları ve burada kullanılan metot ve teknikler arasında uçurumlar oluşmaya başladı. Eğitimin birçok alanlarında bir değişime ihtiyaç duyuluyor. Haberleşme ve ulaşım teknolojisindeki gelişmeler, geleneksel okul kuruluş sistemini birçok yönlerden değişmeye zorluyor.

Yazı sistemlerinin geliştirilmesinden beri ortaya çıkan birçok yeni teknoloji, öğrenmede ve eğitimde devrim yapacağını iddia ediyor, ama sonra bir hayal kırıklığı ortaya çıkıyor. Acaba bilgisayar ve Internet de öyle mi olacak?

Yazan :

Haz 09

EĞİTİM SOSYOLOJİSİ NEDİR?

1.1 Kavramlar üzerine

Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar; öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler, anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs. akla gelir. Yâni eğitim deyince ilk akla gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri, kullanılan eğitim araç ve metodları ile ilgileniriz.

Eğitim, toplumun sosyal kurumlarından bir tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde doğar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya şehir ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin diğer okullarında okur. Küçük çocukluk yaşlarından itibaren çeşitli arkadaş çevredeki içine girerek oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder, bu gruplarla bütünleşir. Kitap, gazete, dergi okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler, televizyon seyreder… Bütün bunlar insanların ve özellikle yeni yetişen nesillerin içinde yaşadıkları toplumdan etkilenme yollarından bazılarıdır. İçinde yaşanılan bu ortamlar, çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve değer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün düşünce ve davranış yönlerinden etkiler, yönlendirir ve kalıplaştırır. İşte burada kısaca değinilmeye çalışılan toplum ile eğitsel yetiştirme arasındaki karşılıklı ilişkileri, bağlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim dalına Eğitim Sosyolojisi denir.

Türkiye’de “Eğitim Sosyolojisi” olarak adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının tarihinde özellikle etkili olmuş bu ikili yaklaşım şunlardır: Türkçeye “Eğitim Sosyolojisi” olarak çevirebileceğimiz “Sociology of Education” (“Erziehungssoziologie”, “Soziologie der Erziehung”), toplumun sosyal yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından birisi olan eğitimi ele alıp incelemektedir. Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi, araştırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir. Türkçeye “Eğitsel Sosyoloji” olarak çevrilebileceğimiz “Educational Sociology” (“Paedagogische Soziologie”) ise odak noktası olarak eğitimi almakta; eğitim sistemi, öğretmen-öğrenci ilişkileri, sınıfların durumu, ders programları, eğitimde uygulanan metodları vs. incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına rağmen ele alınan konular aşağı yukarı aynı olduğu için, Eğitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın da eğitim ve toplum konularını ele alma tarzları ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu tartışmaların en yoğun olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde de iki akımın birbirine yaklaştığı ve birleştiği görülmektedir.

Yazan :

Haz 09

SİSTEMATİK SOSYOLOJİ AÇISINDAN ZİYA GÖKALP

Ziya Gökalp’in sosyolojik sistemi üç ehemmiyetli kavram üzerine kurulmuştur. Sistemin temelinde örf, gövdesinde hars ve üst kısmında da mefkure kavramları ve bunların muhtevaları yer alır.

Gökalp sisteminin temelinde yer alan kilit noktalarından birini meydana getiren örf kavramı mükellefiyet (yani bir işi yapmaya mecbur olmak) ve müeyyide (kanun ve nizamlara itaatsizlik cezası) kavramları ihtiva eder.

Örf’e büyük önem veren Gökalp ilkin örf ile adetin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini ve genellikle örf ve adetin karıştırıldığını söyler. Gökalp diyor ki; “Bazı adetler örftür, bazı örfler adettir, fakat her adet örf olmadığı gibi her örf de adet değildir”. Burada şunu anlatmak istemiştir: Öyle haller olur ki davranışları ve sosyal hareket tarzlarını kontrol eden durumların bazılarında örf ön planda yer alır, fakat temeldeki adeti de görmemezlikten gelemeyiz.

Adet ile örf arasındaki farkı belirtirken Gökalp her adetin örf olmadığına işaret eder. Çünkü, adetlerin kesin olarak geçerli olanı da var, istenmemiş olanı da var.
Gökalp sisteminde adeti örften ayıran en ehemmiyetli özelliklerden birisi de budur. Yani adetlerde geçerli olanı da, beğenilmeyeni de olduğu halde örflerde bu ikili durum söz konusu olamaz.

Bir sosyal kaidenin örf olabilmesi için açık ve seçik olarak cemaatin bünyesinde ve yaşayışında ortaya çıkan sosyal vicdan ile iç içe olması gerekir. Cemaatin vicdanı örf ile yükselen güçlü bir sesi olduğu takdirde şahıs üzerinde baskısını duyurabilir. Bunu gören Gökalp örf için şunları söylüyordu: “Örf ise cemaatin tatbiki ahlakından ve yaşayışında görünen içtimaî vicdanıdır.

ZİYA GÖKALP’TE CEMAAT ANLAYIŞI

Ziya Gökalp sisteminde cemaat sosyal yapısına geçiş sosyal gerçek ile olmaktadır. Bir kaidenin sosyal olabilmesi için fertlerin hem hayati tabiatı haricinde hem de iradesi üstünde bulunmak lazımdır diyen Gökalp’e göre ferdin hayati tabiatından çıkan fiiller sosyal olamaz.

İçtimai kaideler ferdi iradelerin fevkindedir, çünkü ferdin iradesi kendi mizacının, seciyesinin bileşkesidir. Her fert ayrı bir mizaca, ayrı bir seciyeye sahip olduğu için ferdi iradelerden çıkan ameller yeknesak bir şekilde bulunamazlar ki, bir kaide maliyetini haiz olabilsinler.

Gökalp’ın da sisteminde kabul ettiği gibi, cemaat kendini meydana getiren fertlerde mevcut olmayan özel bir sosyal bünyeye sahiptir.

Tekelilerin beyan olunan halleri Hayve Türkmenlerinin son derecede müsavatçı, demokrat olduklarını gösteriyordu.
Devamı »

Yazan :

Haz 09

Maurice Duverger Sosyolojinin gelisimi, toplumsal olaylarin da doga bilimlerinin kulandigi yöntemlerle incelenebilecegi temel düsüncesine baglidir. Comte’un baslangiçta kullandigi “toplumsal fizik” adinin olsun, toplumsal olaylari “birer nesne gibi” ele almak gerektigini söyleyen Durkheim’in formülünün olsun, kökeninde bu yatar. O dönemde sosyolojinin, doga bilimleri gibi, olaylari oldugu gibi betimleyebildigi ve böylece, “deger yargilari” yerine, “gerçek yargilari” gelistirebildigi oranda bir bilim olduguna inanilmaktaydi. Bu tutum, gerçek bir düsünsel devrim olusturmustur. Daha önceleri, birkaç ender olagan disi kisi bir yana birakilirsa ‘Aristo, Makyavel, Jean Bodin ve özellikle Montesquieu) toplumsal olgular, esas olarak felsefi ve ahlaki açidan incelenmekteydi. Toplumun ne oldugu degil de, insan dogasina ve insan yasantisinin amacina, v.d. iliskin dinsel ve fizik ötesi birtakim inançlara göre toplumun ne olmasi gerektigi tanimlanmaya calisilmakta yani deger yargilarina varilmaktaydi. Insan ve toplumun, “birer nesne gibi” bilimsel sekilde incelenebilecegi düsüncesi bile, kutsal seylere karsi bir saygisizlik olarak görülmekteydi. Gerçekten de toplum bilimi düsüncesi ile insan özgürlügü arasinda mutlak bir çeliski oldugu kabul edilmekteydi. Bilim kavrami o zamanlar, kesin bir gerekircilige (determinizm) dayandirilmisti. Buna göre bir A öncülü her zaman bir B sonucu verecekti ve zaten bilimsel yasa da ikisi arasindaki bu baglantida ifadesini bulacakti. Bu, B’nin kaçinilmaz sekilde A’yi izlemesini engelleyecek herhangi bir gücün araya girmeyecegini varsaymaktadir. Bu anlamda sosyolojik yasa kavrami, insanin özgür olmadigini kabul eder. Özgürlük kavrami, geleneksel gerekercilige karsidir. Özgür olmak, kendi kendini, hiç degilse kismen belirleme olanagina sahip olmak yani bütünüyle disardan belirlenmis olmamak demektir. O halde geçen yüzyilin bilim adamlari, toplum bilimlerinin varligini olanakli kilmak için tümüyle aldatici saydiklari insan özgürlügünü yadsima yolunu seçmekteydiler. Bu sekilde bitmez tükenmez birtakim felsefi tartismalara girisilmekteydi. Bugün bunlar asilmistir. Artik gerekircilik bundan çok farkli bir biçimde, istatistik bir gerekircilik olarak anlasilmaktadir. Bu, özgürlük kavramini yadsimaz; yalnizca, somut kosullarin olasi sonuçlarini ifade eder ki özgürlük, bu kosullar içerisinde kullanilabilir. Parislilerin % 60′inin 15 Agustos’ta baskenti bosalttiklarini söylemek Parislilerin herbirinin o gün kentte kalmak ya da uzaklasmak özgürlügünü sinirlamamaktadir. Bu istatistik gözlem yalnizca, toplumsal aliskinliklarin Parislileri 15 Agustos’ta Paris’ten kaçmaya zorladigini ve insan istemlerinin içerisinde belirlendigi toplu kosullarda bir degisme olmadigi takdirde % 60′inin bu daha yüksek egilime karsi çikmak yerine onu izlemeyi seçme olasiliginin daha yüksek oldugunu söylemektedir. istatistik gerekircilik, olasilik terimleriyle toplu davranislari ifade ettiginden, bu topluluklari olusturan bireylerin belli özgürlüklere sahip olduklarini göz önünde bulundurmaktadir. Istatistik gerekircilik ilkin, toplum bilimlerine temel olmustur, sonradan fizik bilimlere de az çok yayilmistir. Artik burada da A unsurunun mutlak bir B unsurunun ortaya çikmasina yol açtigi söylenilmemekte, A’nin ardinda B’nin görülme olasiliginin su ya da bu kadar oldugu söylenilmektedir. Çogu durumda bu olasilik oldukça yüksektir ve karsit olasilik hemen hemen yok gibidir. Yine de atom düzeyinde durum biraz farklilik gösterir. Söyle ki, burada bi A faktörünün ardindan, her biri de bir hayli yüksek olasilikla (B, C, D, E) gibi birçok hipotezin gerçeklesmesi mümkündür. Böylece bugün XIX. y.y. sonuna göre, fizik ve toplum bilimleri karsilastirmasina degin görüsler tersine dönmüstür. Eskiden, toplum bilimleri, o zaman mutlak kabul edilen fizik gerekirciligin bulundugu varsayilarak, fizik bilimlere göre düzelenmekteydi. Bugün ise fizik gerekirciligin toplum bilimlerinin örnegini verdigi istatistik gerekircilik görüntüsüne uygun biçimde göreceli (relatif) oldugu kabul edilmektedir. (Siyaset Sosyolojisi’nden alinmistir)

Yazan :

-