Tem 17

General Wesley Clark: “Ortadoğu’yla ilgili gerçek şu; orada petrol olmasaydı Afrika gibi olurdu. Kimse Afrika’ya müdahale tehdidinde bulunmuyor. Sorun tam tersi, müdahale etmek ve durdurmak için halka soruyoruz. Ortadoğu’da bölgenin her yerinde petrolün varlığı, şüphesiz büyük güçleri bölgeye müdahaleye teşvik ediyor. Bu, bir askeri darbe için spesifik neden mi, değil mi, onu söyleyemem. Ama her zaman bölgeye müdahale ve güç kullanımı için bu fikir var olmuştur.”

Amerikalı General Wesley Clark’la yapılan röportajın 2. Bölümü

Amy Goodman / Democracy Now
Global Research
Kanada Merkezli Düşünce Kuruluşu
Soru: Sizce Kongre savaşa fon sağlamayı kesmeli mi?
General Clark: Bana kalırsa stratejinin değişmesi için Kongre sağlam bir tavır almalıdır. Savaş için fonu keserseniz bu durum şu anda ABD’nin çıkarına olmaz diye düşünüyorum. ABD’nin çıkarı, savaş stratejisinin değişmesidir. Sadece fonları kesip, ‘Amerikalıları bölgeden çıkarmak için altı ayınız var’ diyerek başarılı olamazsınız. Bu Irak’taki acıyı durdurmayacaktır. Kaybedilen hayatları da geri getirmeyecektir. Ve bölgede sonraki tehditleri önleyecek gücü bize vermeyecektir.

Yapmamız gereken şey, Amerikan gücünün diplomatik, ekonomik, legal ve askeri tüm unsurlarını kullanan bir stratejiye sahip olmaktır. Hemen şimdi bölgeye üst düzey bir diplomatik grup gönderirdim. İran ve Suriye’yle engelsiz ve önkoşulsuz müzakereler yapardım. Halihazırdaki 150 bin askeri çekmek ya da 50 bin daha göndermek dahil tüm planlarımın bilinmesine izin verirdim. Bölgeye istikrar, düzen ve barış getirecek prensip kararlar üzerine anlaşmaya varırdık. Şimdi oturup bunu uygulamaya başlayalım. Bu ancak doğru bir idari liderlikle gerçekleştirilebilir. Henüz gerçekleşmedi.

Şöyle düşünün. Atlantik’i geçmekte olan yeni bir gemidesiniz. Gece vakti. Gemiden ileri doğru bakıp ufku fark ediyorsunuz. Çok güzel, yıldızlı bir gece- ufuk çizgisi hariç. O bölgede yıldızlar görünmüyor. Gemi dalgaları yarıp ilerledikçe bu yıldızsız bölge daha da genişliyor. Sonunda, yıldızların ışığını engelleyecek bir şey olduğunu fark ediyorsunuz, buz dağı gibi bir şey. Hemen kaptana koşup ‘kaptan, kaptan, ileride bir buz dağı var ve ona doğru ilerliyoruz’ diyorsunuz. Kaptan: ‘Şimdi buz dağıyla canımı sıkamam, arka ve ön güvertedeki şezlong sayısı üzerine konuşuyoruz’ diyor. ‘Ama buz dağına çarpmak üzereyiz’ diyorsunuz. ‘Üzgünüm, dışarı çık’ diyor. Sonra yardımcı kaptana gidiyorsunuz. O da ‘kaptanla şezlong sayısını tartışıyoruz’ diyor. Ortadoğu politikamızda bir buz dağına yaklaşıyoruz. Kongremiz ve Birleşik Devletlerimiz var ve Birleşik Devletlerin Başkanı Irak’taki askeri birlikleri güçlendirme mücadelesi veriyor. Bu yanlış bir sorun. Asıl sorun strateji, birliklerin güçlendirilmesi değil.Birleşik Devletler Kongresi’nde vereceğiniz bağlayıcı olmayan bir önergeyle başlarsınız. Devinimi buradan inşa edersiniz. Vuruşlara devam edersiniz. Kongre’nin üç temel gücü vardır: Atama gücü, soruşturma gücü ve fon sağlama gücü. Bu üç gücü takip edersiniz. Her birinde sizi ciddiye alıncaya kadar Başkan’ın ihtiyacı olan şeyleri yakalarsınız. Sanırım bir neşter alıp ‘peki, fonları destekleyeceğiz, ama fonlardaki artışı desteklemeyeceğiz’ demek zor bir manevra, çünkü bu, Kongre’nin yapamayacağı bir mikro düzeyde yönetim gerektirir.

Yine de, kuşkusuz Başkan’a yeterince baskı yapabilirsiniz. Başkan sonunda Kongre liderlerini çağırıp şöyle der: ‘Peki tamam, ne kadar sürecek? Beyaz Saray’ın bütçesini geçirmek zorundayım. Otuz federal yargıç onaylatmalıyım. Şu federal savcılar konusunun da üstesinden gelmem gerek, biliyorsunuz görevden alınmalarına sebep olmuştum, bu konuyu halletmeliyim. Yapmam gereken şey buradan destek almak’. Demek istediğim; belki olabilir, yapılabilir. Amansız bir hükümet.

Soru: Sizce Kongre savaşa fon sağlamayı kesmeli mi?
General Clark: Bana kalırsa stratejinin değişmesi için Kongre sağlam bir tavır almalıdır. Savaş için fonu keserseniz bu durum şu anda ABD’nin çıkarına olmaz diye düşünüyorum. ABD’nin çıkarı, savaş stratejisinin değişmesidir. Sadece fonları kesip, ‘Amerikalıları bölgeden çıkarmak için altı ayınız var’ diyerek başarılı olamazsınız. Bu Irak’taki acıyı durdurmayacaktır. Kaybedilen hayatları da geri getirmeyecektir. Ve bölgede sonraki tehditleri önleyecek gücü bize vermeyecektir.

Yapmamız gereken şey, Amerikan gücünün diplomatik, ekonomik, legal ve askeri tüm unsurlarını kullanan bir stratejiye sahip olmaktır. Hemen şimdi bölgeye üst düzey bir diplomatik grup gönderirdim. İran ve Suriye’yle engelsiz ve önkoşulsuz müzakereler yapardım. Halihazırdaki 150 bin askeri çekmek ya da 50 bin daha göndermek dahil tüm planlarımın bilinmesine izin verirdim. Bölgeye istikrar, düzen ve barış getirecek prensip kararlar üzerine anlaşmaya varırdık. Şimdi oturup bunu uygulamaya başlayalım. Bu ancak doğru bir idari liderlikle gerçekleştirilebilir. Henüz gerçekleşmedi.

Soru: General Clark, sizce Guantanamo Üssü kapatılmalı mı?
General Clark: Kesinlikle.

Soru: Kongre oradaki hapishane için gönderdiği fonları keserse kapanır. Sizce fonlar kesilmeli mi?
General Clark: Bence Kongre’nin yapması gereken ilk şey, Askeri Komisyonlar Yasası’nı yürürlükten kaldırmak. İşkenceyle elde edilen delillerin kabulünü, isteyerek ya da istemeyerek onaylayan bir yasayla desteklenen birkaç üst yetkilinin oradan sorumlu olmasından rahatsızım. Bu benim inandığım Amerika değil. İnandığım Amerika, insanları yargılamadan süresiz alıkoymaz. Bu yüzden işe Askeri Komisyonlar Yasasıyla başlarım.
Sonrasında NATO müttefiklerimizi bu yasanın içine dahil ederim. Onlar da Guantanamo fikrini sevmediklerini söylediler. Bu yüzden uluslararası bir mahkeme kurulmasını isterim. Sahte delillerin sunulduğu askeri bir komisyon olmaz. Delil konusuna dönelim. Orada tutulan bu insanlar kim? Ve neden orada tutuluyorlar? Hangileri serbest bırakılabilir? Hangileri yargılanıp hüküm giymeli?

Görüyorsunuz, aslında teröre karşı savaşı askeri güçle kazanamazsınız. Bu öncelikle fikirlerin savaşıdır. İkinci olarak hukukun yerine getirilme çabası ve milletlerarası işbirliğine dayalı bir çaba. Askeri güç kullanımı sadece son çaredir. Bu başkan, Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetleri’nin gücüne olumsuz bir anlam yükledi. Bizim üniformalı insanlarımızı Guantanamo’da yakışık almayan şekilde kullandı ve bana göre onları askeri yargı sistemine ve biz Amerikan halkının duruşuna tamamen aykırı şekilde çalıştırdı.

Soru: Sizce Başkan Bush aleyhine soruşturma açılmalı mı?
General Clark: Sanırım yapmamız gereken ilk şeyi yapmamız gerekiyor. Irak savaşı soruşturması hususunda Kongre’nin başlattığı işi gerçekten anlamamız ve bitirmemiz gerek. Senato tarafından yayınlanacak olan çalışmayı hatırlıyor musunuz? Bu çalışmada Senato İstihbarat Komitesi’nin Cumhuriyetçi şefi Lowa ya da Kansas senatörü, yönetimin yanlış istihbaratla bizi Irak savaşında yanlış yönlendirip yönlendirmediğini belirleyecekti. Ben bu çalışmayı hiç görmedim. Nerede bu rapor bilmek isterdim. Bu ülkenin Irak’la neden savaşa girdiği soruşturulacağına biz niçin Scooter Libby’nin soruşturması için üç yıl harcadık, bilmek istiyorum.

Soru: Anayasal Haklar Merkezi, Donald Rumsfeld, General Miller ve diğerlerine karşı evrensel yargılama ilkelerine dayanarak bir Alman mahkemesinde dava açtılar. Sizce Rumsfeld savaş suçundan yargılanmalı mı?
General Clark: Rumsfeld aleyhindeki delilleri görmek isterim. Oradaki askerlerin bilgiye ulaşmak konusunda baskı altında olduklarını biliyorum. Sanırım General Sanchez’di ya da General Abizaid “daha fazla askere değil, daha fazla bilgiye ihtiyacımız var” demişti, 2003 sonbaharında. “Onları bilgiye boğalım” diye şifre kelimelerdi bunlar, bana kalırsa.
Ebu Gureyb gibi yerlerde ortaya çıkan tüm kötü muamele çeşitlerine karşı küçük bir adımdır bu. Gonzales’in, şok edici işkence tanımını içeren raporu onayladığını biliyoruz. Bu tanımda işkence bir iç organın ya da kol, bacağın kaybına neden olacak acı vermeye eş değer tutuluyor. Tabi bu işkencenin tanımı değil. Gonzales’in diğer baskıcı metodları onayladığı da ortada. Başkan Bush’un bizzat askeri alıkonmalara ilişkin bir raporu imzalarken uygun ya da gerekli her türlü metodun kullanılabileceğini üstü kapalı onayladığını da biliyoruz. Demek oluyor ki, bu eylemlere resmi olarak göz yumuluyor.
Bence bu, uluslararası hukukun ihlali, Amerikan yasalarının ihlali, Amerikan yönetim prensiplerinin ihlali. Mahkumlara kötü davranılmasına ilişkin kanıtlar hep oldu. Her ordu kendi tarihinde büyük olasılıkla bunu yapmıştır. Ama bizim ülkemiz bunu kasıtlı bir politika haline hiç getirmemişti. George Washington, Hessenlileri esir aldıklarında- Hessenliler vahşi ve acımasızdı- askerleri, onları bıçaklamak istediklerinde şöyle demişti: “Hayır, onlara iyi davranın. Bizim tarafımıza katılacaklar.” Pek çoğu da katıldı. Akıllıca bir tutumdu bu. Sadece doğru şeyi yapmak değildi, aynı zamanda düşmana iyi davranarak zekice bir politika izlemişti. Dünyanın bu bölgesindeki insanları umursamayarak sayısız düşman kazandık. Bu çok kötü bir politika.

Soru: Artık Fox TV’de analistsiniz.
General Clark: A evet, en azından.

Soru: Şunu sormak istiyorum; Harp okulu dekanı Tümgeneral Patrick Finnegan’ın, Askeri yargıç Tony Lagouranis’la birlikte Fox’un çok tutulan programı ‘24’ün sorumlusuyla bu programda yaptıkları şeyin, işkenceyi övmek ve gençlere Irak’a gitmeyi, orada işkence yapmayı telkin etmek olduğunu söylemek için görüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
General Clark: Sadece bu değildi ama işe yaramıyor. Finnegan benim kahramanlarımdan.

Soru:Yani ne düşünüyorsunuz?
General Clark: Mükemmel

Soru: Konuşmaya ‘24’ programını yayınlayan Fox’tan katıldınız. Durdurmak için mi?
General Clark: Bildiğim kadarıyla Hollywood’daki tüm yazarları aradılar. Oğlum da bir yazar, o da telefon alanlardan biriydi. Söyledikleri şey; işkence hakkında konuşmayı bırakın, bu işe yaramaz. Ama sanırım Finnegan’ın hareketi etkiliydi.

Soru: Destekliyor musunuz?
General Clark: Elbette.

Soru: General Wesley Clark, ünlü ABD generalleri hakkında bir kitap serisi hazırladınız. Grant, LeMay, Patton, Eisenhower.. General Dwight Eisenhower’ın başkanlığıyla ilgili bir sorum var. 1953 bugüne temel oluşturan bir tarihti. Teddy Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt, İran’a gidip Eisenhower’ın emrinde Musaddık’a karşı bir darbeyi yönetti.
General Clark: İnsanlar hata yapar. ABD’nin durmadan yaptığı hatalardan biri müdahale etmek, her nasılsa hükümetleri ayarlamak. Özellikle Ortadoğu’da. Neden böyle hissettiğimizi bilmiyorum. Latin Amerika’yı anlayabilirsiniz çünkü Latin Amerika’da insanlar ABD’ye gelip: “Bize yardım etmek zorundasınız. Haydut bunlar, hiçbir şey bilmiyorlar. Bir hükümetleri yok. Müdahale edin ve mallarımızı koruyun” der.
ABD bunu 1920’ lerde çok yaptı. Ve tabi Eisenhower o kültürün bir parçasıydı ve durumun farkındaydı. Ortadoğu’ya gelince, daha önce orada hiç bulunmadık. II. Dünya Savaşı sırasında Almanları İran’ın dışında tutabilmek için ilişkiler kurduk tabi, sonra Sovyetler ve İngilizler birlikte müttefik güç oluşturdu. Savaş’ın sonunda Sovyetler İran’dan çekilmek istemedi. Truman da onların blöflerini ABD’de dile getirdi. Eisenhower tüm bunları biliyordu ve her nasılsa İran, Amerikan savunma sahasına dahil oldu. Yani onun görüşü gerçekleşmeliydi, bir komünistin idareyi elinde tutmasına izin veremezdik.

Soru: Ama bu durum daha çok British Petroleum (BP)’la ilgili değil miydi?
General Clark: Her zaman çıkarlar söz konusudur. Ortadoğu’yla ilgili gerçek şu; orada petrol olmasaydı Afrika gibi olurdu. Kimse Afrika’ya müdahale tehdidinde bulunmuyor. Sorun tam tersi, müdahale etmek ve durdurmak için halka soruyoruz. Ortadoğu’da bölgenin her yerinde petrolün varlığı, şüphesiz büyük güçleri bölgeye müdahaleye teşvik ediyor. Bu bir askeri darbe için spesifik neden mi, değil mi onu söyleyemem.
Ama her zaman bölgeye müdahale ve güç kullanımı için bu fikir var olmuştur. Yani Sovyetleri Afganistan’dan atmak için Mücahitleri silahlandırdığımızı düşünün. Neden, bunu yapabileceğimizi düşündük? Fakat yaptık. Bu konudan çıkaracağım ders şudur, güç kullandığınızda bunun istenmeyen sonuçları olacaktır. Bu sebeple güç kullanımına en son çare olarak başvurmalısınız. Açık ya da gizli, güç kullanımına muazzam bedeller ödersiniz.

Soru: Jimmy Carter’ın ‘Irk Ayrımı Değil, Barış’ kitabı hakkındaki yorumlarınızı almak isterim.
General Clark: Üzgünüm ama kitabı okumadım. Şunu söyleyeceğim, İsrail’de çok zor bir durumdayız. ‘Biz’ diyorum çünkü bütün Amerikan başkanları İsrail’i koruyup ona hayatta kalması sözünü verdi. Bence doğru da. Tamamen böyle hissediyorum. İsrail’in çok sıkı destekçisiyim.

Fakat her nasılsa Filistinlilerle bu tartışmalar açısından tam orta noktada ilerlemek zorundayız. Bu yönetim bunu yönlendirmede başarısız. İktidara basit bir şekilde Bill Clinton’ın yaptığı hiçbir şeyi yapmamak kararıyla geldiler. Sanırım bu temel kılavuzları. Sonra ABD liderliği aracılığıyla zorlu çabalarla durdurulmaya çalışılan İsrail-Filistin arasındaki aralıksız şiddete izin verdiler. Ve artık neredeyse çok geç. Condoleezza Rice yapmak istediği hiçbir şeyi başaramadı. İnsanlar Suudileri suçlamak istiyor. Fakat en azından Suudiler, Mekke’de hükümeti bir araya getirip bir şeyler yaptı. Yani ben yönetimi hatalı buluyorum.

Jimmy Carter pek çok kişiyi kızdırdı. Kitabında tam olarak ne söylediğini bilmiyorum. Ancak bu ülkede insanlar İsrail konusunda çok hassas. Bunu anlıyorum. Pek çok arkadaşım bana bu konuyu açıkladı, II. Dünya Savaşı sırasında neler olduğuna şahit olan bu ülkedeki insanların psikolojisini anlattı. Belki olanları durdurmak için seslerini yeterince yükseltmediklerini düşünüyorlar. Bu bir daha tekrarlanmayacak.

Soru: General Clark, size gazeteciler hakkında zorlu bir soru sormak istiyorum. Irak’ta yüzden fazla gazeteci ve medya çalışanı öldü. En çok zarar görenlerse Arap gazeteciler. El-Cezire televizyonunun muhabiri Tarık Eyub, ABD, El-Cezire’yi bombalarken binanın üst kısmında öldü. Sonra Filistin Otel’i bombalandığında iki muhabir öldürüldü. Reuters kameramanı ve İspanya Telecinco’dan Jose Couso. Birçok Arap gazeteci, habercinin vurulması fikriyle kendilerini hedefmiş gibi hissediyor. Yalnız bu soru sizin Müttefik Birlikler Komutanlığınız döneminde Sırp Radyo Televizyonu’nun bombalanmasına yönelik. Bunun olmasından pişman mısınız?
General Clark: Hayır, pişman değilim. O bina Sırp komutası ve kontrol ağının bir parçasıydı. Sadece bu da değil, birçok önemli politik lider benden bu televizyonu ele geçirmemi istedi. Öncesinde Sırpları iki kez oraya gireceğiz diye uyardım. Pentagon’da bir basın konferansı sırasında Sırp Radyo Televizyonunu hedef alacağımıza dikkat çekmek için gazetecileri bu konuda soru sormaya teşvik ettik.

Soru: RTS
General Clark: Evet, o gece aslında Miloseviç uyarıyı anladı, çünkü o gece tüm yabancı gazetecileri RTS’ de zorunlu bir partiye çağırttı. Fakat o gece bombalamıyorduk. Bombalamadan önce iki kez uyardık.

Soru: CNN de orda mıydı?
General Clark: Sanırım CNN’i Pentagon’daki basın toplantısında bu olayı ifşa etmesi için kullandım. Ama özellikle her hangi birine ayrılmasını söylemedik. Onlara söylediğimiz o binanın o an hedef olduğuydu. Biz orayı vurduğumuzda, birileri ölsün diye insanları gece yarısı orada tutmaya karar veren Miloseviçti. Bu yüzden binayı kimsenin olmadığını tahmin ettiğimiz saatlerde vurduk.

Soru: Ama sivilleri öldürdünüz.
General Clark: Altı kişi öldü.

Soru: Sanırım on altıydı. Kuaförler, teknisyenler. Bu bir sivil hedefti.
General Clark: Evet, Miloseviç’in emriyle orda kaldılar.

Soru: Yine de sivil hedefti.
General Clark: Sivil hedef değildi, askeri hedefti bu. Bina Sırp komutasının ve kontrol ağının bir parçasıydı.

Soru: Uluslararası Af Örgütü’nün bu olayı savaş suçu olarak nitelendirmesine ne diyorsunuz?
General Clark: Bu olay Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturuldu ve hedef meşru bulundu. Uluslararası Af Örgütü’nün bunu dile getirmesi tamamen onların hakkı. Ancak yaptığımız şey hukukçular tarafından onaylandı, her bir hedef onaylandı. Savaş suçundan sorumlu tutulamazdık.

Soru: Bu yankıların da üzerinde, şimdi orada kimlerin öldüğünü biliyoruz, genç insanlar, RTS için çalışanlar. Sizin de dediğiniz gibi Miloseviç orada kalmalarını istediyse, onlar da emirleri yerine getirdiler.

General Clark: Evet, bu bir trajediydi. Ama size bir şeyler anlatacağım. Eğer trajedilerden konuşmak istiyorsanız şuna ne dersiniz? Kosova’da bir Sırp polis karakolu olduğunu düşündüğümüz bir yeri bombaladık. Sırp araçlarını görmüştük. İnsansız hava araçlarını o yerin üzerinden uçurduk. Orayı tanımlayabilmek için her şeyi yaptık. Gece Sırp polis araçlarının orada park ettiğini saptadık. Sonra bir F–16 gönderdik. İki tane 500 librelik lazer güdümlü bomba bıraktık ve ele geçirdik. Orada Sırpların hapsettiği seksen Arnavut’u öldürdük. Kaçmaya çalışıyorlardı ve Sırplar onları bu çiftlik evine kilitleyip etrafını araçlarla sarmıştı. Ben her bir masum insanın ölümü için pişmanlık duyuyorum. Her gece masum insanların ölmemesi için dua ettim. İşte bu yüzden güç kullanımı başvurulacak son çaredir diyorum.

Bu olayı daha önce lise öğrencilerine anlatmıştım, ama tekrarlamaya değer sanıyorum. Bir salkım bombası ünitesinde arıza vardı. Bir çift el bombası bir okul alanına düştü. Üç çocuk öldü Niş’te. İki hafta sonra bir Sırp büyükbabadan mektup aldım. ‘Benim torunumu öldürdünüz.’diyordu. ‘Bu yüzden sizden nefret ediyorum, sizi öldüreceğim.’ Bu mektubu savaşın ortasında aldım ve beni çok derinden etkiledi. Biz kesinlikle böyle bir şey yapmak istemiyoruz. Ama savaşta kazalar oluyor. Bu yüzden diğer bütün alternatifler tükenmeden askeri operasyonlara girişmemelisiniz. Çünkü masum insanlar ölüyor. Bana kalırsa ABD ordusu Kosova’da mümkün olduğunca insani ve dikkatliydi. Ama yine de siviller öldü. Bundan her zaman pişmanlık duyacağım.

Soru: Sizce salkım bombaları yasaklanmalı mı?
General Clark: Sanırım 1400 salkım bombası kullandık Yugoslavya’da. Salkım bombası kullanmak zorunda olduğunuz zamanlar var: En uygun ve en insani seçim olduğu zaman. Yalnız kullanımını çok dikkatli kontrol etmelisiniz. Sanırım Yugoslavya’da bunu yaptık.

Soru: ABD salkım bombalarının kullanımının yasaklanması doğrultusunda yapılan bir çağrıyı reddetti. 46 ülke, salkım bombalarının, sanırım 2008 itibariyle yasaklanmasını öngören bir anlaşmaya varmak için Cuma günü Oslo’da toplandı. Bunu destekler miydiniz?
General Clark: Bakın, savaş karşıtı insanlar genellikle savaşta kullanılan silahlara saldırarak ve bu silahların meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışarak görüşlerini savunuyorlar. Bunlardan bazılarına katıldım. Ben kara mayınlarının ortadan kalkmasını isterim. Lazer silahlarının yok edilmesine ilişkin bir anlaşma girişiminde yer alan gruptaydım. Nükleer silahlardan kurtulmayı isterdim. Ancak bu gücün uluslararası meselelerde yerinin olmadığını söyleyenlere katılmıyorum. Gerçekten bu ülke için geçerli bir durum. Yine de böyle olmaması için çalışmayı isterim. Üniformalılarımıza, etkili savaşmak için, savaş alanında başarılı olmak için ve zayiatımızı minimuma indirmek için ihtiyaçları olan uygun silahların verilmesine karşı çıkamam. (Dizi Yazı Bitti – Kanadal merkezli düşünce kuruluşu Global Research, 23 Mart 2007, Çeviri: Saliha Ziya

Yazan :admin

Tem 17

CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler.

121. Sayımızın Manşetini The Conservative Voice’dan Scott Sullivan yazdı

Scott Sullivan
The Conservative Voice
ABD, Washington: Sorun şu ki Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD, İran’ın bir eyaleti konumuna düşmüştür. CIA, ABD istihbaratının tümünü ele geçirmiş ve Savunma Bakanlığı’na da kendi adamlarından birini, koyu bir İran yanlısı olan Robert Gates’i getirmiştir. Bakan Gates ve Siyasi İşler Müsteşarı Eric Edelman Türkiye düşmandır. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekler. Bu kişiler, Kürtlerin, Irak Kürdistan’ını atış rampası olarak kullanarak Türk devletini parçalamasını istemektedirler. Gates ve Edelman, ABD’nin İran Devrim Muhafızları ile bağından da sorumludurlar. Devrim Muhafızları, İran’ın tek bir komuta altında toplanmış SA ve SS subaylarıdır. Irak’ın yeni ordusunda ve polis gücünde de komuta zincirini ele geçirmişlerdir. Suudi Arabistan üzerine altı ay önce hazırlanan ve Gates tarafından reddedilen bir Beyaz Kitapta İran, Devrim Muhafızları’nı Irak’ta devlet içinde devlet kurmak için kullanmakla suçlanıyor. Bu esnada Gates başka türlü düşünüyor.

Gates, Rice ve Halilzad, bir yandan İran’ı korurken Türkiye’ye de savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Son üç haftada üçü de, Irak Kürtlerinin bölgesinden, alenen Kürtlerin yeni mega-devletlerini tanımlamak için kullandıkları “Kürdistan” adıyla söz etti. Üçü de Türkiye’yi, Irak’taki üslerinden topraklarına sürekli saldırılar düzenleyen PKK’yı yok etmek için Kürt bölgesine girmemesi için uyardı.

Türkiye kendini savunmak zorundadır. İki ay önce Türkiye’nin Irak’ta Kerkük’ü (Iraklı Kürtler burayı, İran’la birlikte Irak’ı bölmenin bir girizgahı olarak ilhak etmek istiyorlar) almalarını tavsiye etmiştim. (Bkz: Turkish Weekly, “Turkey Must Strike İmmediately in Kirkuk/ Türkiye Bir An Önce Kerkük’e Girmelidir”)

Türkiye Irak’ta ABD güçlerinin ana çıkış güzergahını kontrol eden Basra Limanı’nı da almalıdır. Şu anda Basra, İran yanlısı milis gruplarının elindedir. Basra’yı kontrol eden, Irak’ın petrol sanayisini de, İran Körfezine çıkışını da kontrol eder.

Daha da önemlisi şu ki Basra’yı kontrol eden Bağdat’a da hakimdir. Gates ve Edelman, Basra’nın İranlıların eline geçmesini yeğler. İranlılar, yerel İngiliz komutanların BBC’den aktarılan ifadelerine göre Basra’da İngiliz askerlerini taciz ederek ve onlara saldırarak Basra’yı almanın yollarını zorlamaktadır. Geçen hafta da İranlılar İngiliz güçlerini bölgeyi terk etmeye zorlamak için şu on beş İngiliz askerini rehin aldı. Gates ve Edelman, Kürtleri ve İranlıları, Irak’ı mini devletlere bölmekten vazgeçirecek bir hamlede bulunmayacaktır. Çoğu Sünni Iraklı direnişçi bunu biliyor ve bu yüzden Irak’ı yıkacak olan Kürtlerle İranlılara boyun eğmektense savaşa devam etmeyi yeğliyor. ABD, Sünni direnişçileri dizginlemek istiyorsa Türk güçlerinin Suriye ve kısmen de İranlıların desteğiyle Kerkük ve Basra’ya girmelerine yeşil ışık yakmalıdır. İşte bu olduğu gün İran kesin yenilgi alacak ve Ahmedinejad da yeni bir iş aramaya koyulacaktır.(The Conservative Voice – 30 Mart 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Amerikalılar acaba iki müttefikten hangisini seçecekler? Irak’ta çaresiz bir durumda, yardıma gereksinimleri varken Amerika’ya sadık olduklarını kanlarıyla kanıtlayan Kürtleri mi, yoksa ABD Savunma Bakanlığının Irak, İran ve Suriye ile ilgili her talebini reddeden Türkleri mi? Amerikalılar bu konuda çok dar bir manevra alanına sahipler. Savaş başlamış durumda ve Ankara’nın iddialarına göre bu savaşa “Irak Kürtleri de katılıyor”. Bu cümle belki de iki yıldan bu yana Türklerin Kuzey Irak’ı işgal etmek için aradıkları “bahaneyi” sağlıyor.

122. Sayımızın Manşetini Yunan İmerisia gazetesinden Mihalis İgnatiu yazdı

Mihalis İgnatiu-İmerisia gazetesi

YUNANİSTAN, Atina: Amerikalı diplomatlar ve yorumcular tarafından dile getirilen tahminlerin doğruluğundan hiçbir zaman şüphe etmedim. Bu çerçevede, ilkbaharda Güneydoğu Türkiye’de de çatışmaların başlayacağı yönündeki kaygılarının bir dayanağı olduğundan da emindim. Çünkü iddialar, “Kürt sorunu” olarak tanımladıkları konuyla uğraşan ABD yönetimi yetkililerinden edindikleri bilgilere dayanıyordu. Son 72 saatten bu yana, havadan helikopter ve uçaklarla desteklenen Türk askerleri ve Kürt gerillalar arasında öldürücü çatışmalar yaşanıyor. Yabancı haber ajanslarına göre, Türkiye’nin kayıpları PKK’nın uğradığı kayıplardan daha büyük. Türkiye’nin şimdiye kadar başarısız olan operasyonları Irak sınırına yakın Tunceli, Bingöl, Bitlis ve Şırnak illerini kapsayan bölgede devam ediyor.

Bundan önce, Mesud Barzani Ankara aleyhinde açıklamalarda bulunmuş, Türkiye’de 30 milyon Kürdün yaşadığını söylemişti. Başbakan Erdoğan da milliyetçilerin baskısı altında, “Irak Kürdistan liderinin, kullandığı ifadelerin ağırlığı altında ezileceği” cevabını vermişti. Açıklamalar ve karşı açıklamalar, Türkiye ile Irak Kürtleri arasındaki ilişkilerin çok hassas bir noktada olduğunu gösteriyor. Birçok yorumcu, “İş olacağına varır” diyor; bu ifadeyle de özellikle, Kuzey Irak’ı işgal ederek, buradaki “cennete” sığındıklarını iddia ettiği PKK gerillalarını yok edeceği yönünde binlerce kez tehditte bulunmuş olan Türkiye için artık geri dönüşün olmadığı ima ediliyor.

Durum gerçekten kritik. Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül geçen cumartesi akşamı Amerikalı mevkidaşı Condoleezza Rice’a telefon etti ve Ankara’nın sabrının artık tükendiğini vurguladı. Ayrıca, ABD’nin Kürtleri hizaya getirmemesi halinde bunu Türkiye’nin yapacağının altını çizdi. Türkiye’nin tehditlerinin gerçekleşmesi, barışın hakim olduğu tek Kürt bölgesinde karışıklık yaratacak. Amerikalılar bunu biliyor, bu nedenle iki müttefikini; Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirecek işgale engel olmak için çaba sarf ediyorlar.

Bu durum karşısında ortaya çıkan ve oldukça kafa yorucu soruyu cevaplandırabilecek Amerikalı diplomat veya yorumcu bulmak zor. Amerikalılar acaba iki müttefikten hangisini seçecekler? Irak’ta çaresiz bir durumda, yardıma gereksinimleri varken Amerika’ya sadık olduklarını kanlarıyla kanıtlayan Kürtleri mi, yoksa ABD Savunma Bakanlığının Irak, İran ve Suriye ile ilgili her talebini reddeden Türkleri mi?

Amerikalılar bu konuda çok dar bir manevra alanına sahipler. Savaş başlamış durumda ve Ankara’nın iddialarına göre bu savaşa “Irak Kürtleri de katılıyor”. Bu cümle belki de iki yıldan bu yana Türklerin Kuzey Irak’ı işgal etmek için aradıkları “bahaneyi” sağlıyor. Ancak, bu olası gelişme karşısında, acaba Mesud Barzani’nin açıklamasında yer alan tehdit, yani “Türkiye Kürt Kuzey Irak’a müdahale ederse, biz de Güneydoğu Türkiye’deki şehirlere müdahale edeceğiz” şeklindeki tehdit de gerçekleşir mi? Bu önümüzdeki günlerde belli olacak. (Yunanistan’da yayınlanan İmerisia gazetesi – 10 Nisan 007)

The Economist: Diğer Kudüs… Irak ve Kürtler

Kerkük’ün tekdüze binaları, tozlu ve çöp dolu sokakları ve genel sefalet arasından geçerken, Irak’ın Bağdat’taki ulusal birlik hükümetinin kalbine niye böylesi bir acı verdiğini merak ediyorsunuz. Bunun en doğru cevabı, şehrin batı kenarındaki büyük, sere serpe uzanan petrol sahasıdır.

Ancak Kerkük Kürtleri ve Kuzey’deki özerk Kürt bölgesindeki kardeşleri için bu bölge sadece petrol demek değil. Kürtler, Kerkük’ün Kürt insanı, toprağı, tarihi ile herşeyin bir simgesi olduğunu ve kendilerinin Saddam Hüseyin’in “Araplaştırma” politikası çerçevesinde yönetimde bulunduğu otuz yıl boyunca on binlerce Arabın Kerkük’e yerleştirilmesinin tersine çevrilmesi halinde, hem Sünni hem de Şii Arap hemşerileri ile uzlaşabileceklerini söylüyorlar. Kerküklü bir Kürt olan Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, şehre “bizim Kudüs’ümüz,” diyor. Ancak gerçek Kudüs’ün durumunun uzun yıllar ihtilaflı olarak kalması kesin görünürken, birçok Kürt Kerkük’ün kaderinin, bu yıl başarıyla mühürleneceğini düşünüyor. Araplar, hala bu fikre katılmıyor fakat dalgalar Kürtlere doğru akıyor olabilir.

Kürt liderleri, geçen hafta Nuri el Maliki kabinesinin Kerkük konusunu ağırdan almaya çalışmaktan vazgeçmemesi halinde, başlıca Şii bloku ile ittifak halinde oldukları Bağdat’taki hükümetten ayrılma tehdidinde bulundular. Bunun üzerine bir anlaşmaya varıldı: Kerkük’e yerleştirilen binlerce Arap, büyük bölümü güneyde olan asıl yurtlarına dönmeyi kabul etmeleri halinde arazi ve para tazminatı alacak. Adalet Bakanı Haşim el Şebli, geri dönenlere 15 bin dolar ödeneceğini ve önceki yurtlarında arazi verileceğini söyledi. Konuyla ilgili komitenin başkanlığını yapan Şebli, Kerkük yetkililerinin yakında, gönüllü olacak yeniden yerleştirilmeye uygun Arap ailelerini belirlemek için formlar vereceklerini söyledi.

Aynı bakan, bunun ardından, hükümet ve eski başbakanlardan İyad Allavi’nin liderliğindeki kendi siyasi grubu ile kısmen Kerkük’ten kaynaklanan görüş farklılıkları olduğu gerekçesiyle görevinden istifa ederek herkesi şaşırttı. Irak’ın yeni anayasasındaki tartışmalı 140 madde, Arap “yerleşimcilerin” geri dönmesi; Kerkük’ün sınırlarının yeniden belirlenmesi; nüfus sayımı; sonrasında bu yıl 15 Kasım tarihinde Kerkük’ün mevcut Kürdistan federal bölgesine katılıp katılmayacağına ilişkin bir referandum yapılması gibi bir çok konuyu kapsıyor. Kürtler, yeterli sayıda Arabın gitmesi halinde oylamanın sonucunun kendi istekleri doğrultusunda olacağını hesaplıyorlar. Parlamentonun bir Arap üyesi, yaklaşık 90 bin kişi demek olan 12 bin 6 yüz ailenin şimdiden gitmeyi kabul ettiklerini söylüyor. Referandumun kesin kurallarının hala belirlenmesi gerekiyor. Kürtler, diğerlerinin yanı sıra Saddam’ın Kerkük’ün demografik dengesinin Kürtler aleyhine bozulması için diğer illere dahil ettiği yoğun olarak Kürt nüfuzlu olan dört kasabasını (Samarra, Kalar, Tuzhurmatı ve Kifri) geri alarak Kerkük’ün sınırlarını belirlemek ve ayrıca Kürt bölgesine Sincar’dan başlayarak, çoğunluğu Arap olan Musul’un batısından Makhmur’a, Erbil’in güney batısından, İran sınırı yakınlarındaki güney doğuda Mandali şehrine kadar bir dizi çoğunlukla Kürt yerleşim biriminin de katılmasını istiyorlar. Kürtler, kendi coğrafi sınırlarının kabaca Hamrin Dağlarının oluşturduğu hattı takip etmesi gerektiğini söylüyorlar.

Kerkük’te bir çok Arap ve Türkmen bu fikre şiddetle karşı çıkıyor. Türkmenler, Kerkük’ün gerçek sahipleri oldukların söylerken, bir çok Arap, Kerkük’ün Irak’ın bir parçası olduğunu ve öyle kalması gerektiğini ileri sürüyor. Irak’ta diğer bölgelerindeki milliyetçi Sünni Araplarla birlikte popüler Şii lider Muktada el Sadr’ın yandaşları, Kerkük’teki Arap ailelerin güneye taşınmasına planına karşı çıkıyorlar. Çok az Arap ya da Türkmen, şehrin Kürt ağırlıklı yöneticileri tarafından kendilerinin adil şekilde muamele edileceğine inanıyor. Bu yıl seçimle yüz yüze olan Türk hükümeti, Kerkük üzerindeki Kürt iddialarını kabul etmiyor ve şehrin Türkmenlerinin tehdit altında olması halinde askeri müdahalede bulunabileceğini söylüyor. Amerikalılar, Kerkük’ün Irak’ın bir iç sorunu olduğunu ve Türklere bu işe karışmamalarını söylüyorlar. Bu nedenle Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Hıristiyanların gergin bir şekilde bir arada yaşadıkları bu şehirde gerilimin kaynama noktasına gelmesinden endişe duyuluyor. Bu hafta, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bir mahalledeki polis istasyonunda güçlü patlama sonucu, yakınında bulunan bir okuldaki çocuklarla birlikte 15 kişi öldü. Muhtemelen Sünni direnişçilerin gerçekleştirdiği böylesi saldırılar, Kürtlerin referandumu ertelemesi ümidiyle artabilir. Ancak görünüşe göre, Kürtler referandumu yapmaya kararlılar. (Economist dergisi -7 Nisan 2007

Yazan :admin

Tem 17

Amerikan Senatosu’nda çoğunluk grup lideri Demokrat Partili Harry Reid, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak savaşını kaybettiğini söyledi. Harry Reid, Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Petreus’un “savaşın, sadece askeri yollardan kazanılamayacağı” yolundaki değerlendirmesinde haklı olduğunu vurgularken şöyle konuştu:‘’Demişti ki, ‘Bu savaş yüzde 20 askeri, yüzde 80 de diplomatik, siyasi ve ekonomik yollardan kazanılabilir.’ O halde General Petreus doğru bildiği şeyi yapmalı.’’

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu da, Kerkük konulu bir rapor yayınladı. Raporda, Kerkük’ün geleceğiyle ilgili sürecin değiştirilmesi; özellikle yıl sonuna kadar yapılması öngörülen Kerkük referandumunun ertelenmesi gerektiği belirtiliyor.

123. Sayımızın Manşeti…

İngiliz BBC Radyosu Haber Merkezi

ABD, Washington: Amerikan Senatosu’nda çoğunluk grup lideri Demokrat Partili Harry Reid, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak savaşını kaybettiğini söyledi. Temsilciler Meclisi lideri Nancy Pelosi’yle beraber savaş bütçesini tartışmak üzere dün Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush’la görüştükten sonra bir açıklama yapan Reid, Amerikan güçlerinin başta Bağdat’ta olmak üzere yürüttükleri güvenlik operasyonunu değerlendirdi Başkan George Bush’-un “duymak istediği” değil, “duyması gerekeni” dile getirdiğini vurgulayan Reid, ‘’Ben bu savaşı kaybettiğimize inanıyorum, başlattığımız güvenlik operasyonunda da bir ilerleme sağlanamıyor, bunu daha dün Irak’ta aşırı boyutlara varan şiddet olaylarında da gördük. Bu savaş başlayalı tam beş yıl oldu. Biz Irak’ta artık işgalci gücüz’’ diye konuştu.

Harry Reid, Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Petreus’un “savaşın, sadece askeri yollardan kazanılamayacağı” yolundaki değerlendirmesinde haklı olduğunu vurgularken şöyle konuştu:‘’Demişti ki, ‘Bu savaş yüzde 20 askeri, yüzde 80 de diplomatik, siyasi ve ekonomik yollardan kazanılabilir.’ O halde General Petreus doğru bildiği şeyi yapmalı.’’

Cumhuriyetçiler Reid’in açıklamalarının Irak’ta savaşan Amerikan birliklerinin cesaretini kıracağı yorumunu yaptı. Amerikan Senatosu, Amerikan askerlerinin önümüzdeki yıl Irak’tan çekilmelerini öngören bir düzenleme üzerindeki görüşmelerini sürdürüyor. Amerikan Başkanı Bush, Irak’tan çekilme takvimi öngören herhangi bir kararı veto edeceğini söylemişti. (bbc- 20 Nisan 2007)

The Washington Post: Beyaz Saray’daki Güç Kaybı

Siyasi güç Bush’un başkanlığından uzaklaşmaya başlarken, dünya genelinde çoğu da hoş olmayan, bazı değişiklikler gözle görülür hale gelmeye başlıyor. Açık söylemek gerekirse, Beyaz Saray olayları belirleme yeteneğini kaybediyor.

Başkan Bush’un sürekli olarak Irak’a yoğunlaşması, bu sorunu büyütüyor. Neredeyse her gün Irak savaşı konusunda yaptığı yorumlar, başkanlığını ve ülkenin güvenliğini nasıl Irak’ta gerçekleşmesi zor olan başarıya mahkum ettiğini gösteriyor. Ve Irak konusundaki bu tek taraflı söylemler, Bush ve danışmanlarını dikkat gerektiren diğer büyük sorunlardan uzak tutuyor. Dünyanın finans çevreleri ABD’nin ekonomik liderliğine uymak yerine, borçla beslenen tüketici harcamaları piramidimizin çökmesi halinde kendilerini nasıl kurtaracaklarının endişesini taşıyorlar. Petrole olan bağımlılığımızın ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seren Uluslararası Para Fonu, bu yıl için ekonomik büyümemizin de, gelişmiş ekonomilerin ortalamasının çok altında ve dünya geneli için tahmin edilen büyüme oranının yarısından daha az olan yüzde 2.2 olarak gerçekleşeceğini belirtiyor. Beyaz Saray düşüşe geçerken çıkar grupları, siyaseti etkileyebilecek ölçüde ağırlıklarını artırıyorlar. Çin ve Rusya ile geliştirilmek istenen ilişkiler, söz konusu grupların yanı sıra Kongre’den de engel görüyor. Hatta geçen yılın en büyük dış politika başarısı olarak lanse edilen Hindistan’la yapılan ticaret ve nükleer enerji anlaşması bile Başkanın azalan etkisinin mahkumu olmuş görünüyor. Bu anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için henüz Kongre’nin onayı alınamamış durumda.

Washington’daki iktidar boşluğunun en tehlikeli sonuçları da belki de doğrudan Irak’ta olabilir. Başkanın, oyuna sonradan dahil ettiği, partiler üstü destek çağrısı duyulmuyor gibi görünüyor. Başkan Demokratları zaten kaybetmişti, -Senatör Joseph Biden bu hafta Bush’un asker yığma stratejisinin yenilgiyle sonuçlandığını açıkladı- Cumhuriyetçiler de, bu düşüş içerisinde, Bush’un yığınak isteğine koşullu olmak kaydıyla destek veriyorlar.

Irak’ta işler ne kadar kötü görünüyor olsa da, durum yakında çok daha ağır hale gelebilir. Bağdat’ın güvenliğine odaklanılması birçok analistin, etnik açıdan bölünmüş Kerkük’te büyüyen bir patlama -ve hatta kentin kontrolü konusunda Iraklı Kürtler ve Türkiye arasında askeri bir çatışma- riskini gözden kaçırmalarına neden olmuştur.

Kürt lider Mesud Barzani, geçen hafta, Ankara’nın Kerkük’teki Türkmen azınlığı korumaya çalışması durumunda “O zaman biz de Türkiye’deki 30 milyon Kürt için önlem alırız” uyarısında bulunmuştur. Muhtemelen bu pervasız açıklama Türk generallerinin askeri müdahale ihtimaline yönelik planlarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmuştur. Oradaki çelişki şudur: Bush’un uluslararası politikalarının birçoğu, liderliğimizden şüphe duyan dünya üzerindeki Amerikan etkisini korumaya çalıştığı için zaten hassastır. Ancak başkanlığı da sorunlu olan George Bush, giderek artan bir ölçüde bu politikalarını gerçekleştiremeyecek duruma gelmektedir. (The Washington Post gazetesi-13 Nisan 2007)

“Kerkük Referandumu Ertelenmeli”

Brüksel merkezli Uluslararası Kriz Grubu, Kerkük konulu bir rapor yayınladı. Raporda, Kerkük’ün geleceğiyle ilgili sürecin değiştirilmesi; özellikle yıl sonuna kadar yapılması öngörülen Kerkük referandumunun ertelenmesi gerektiği belirtiliyor.

Uluslararası Kriz Grubu Kerkük’ün geleceğinin belirlenmesi için yeni bir süreç oluşturulmasını savunan bir rapor yayınladı. “Adil ve kabul görülen” bir sürece ihtiyaç duyulduğu belirtilen raporda, “bunun, Kürtler için referandumun ertelenmesi, güven arttırıcı adımların atılması ve uzlaşmaya öncelik veren yeni bir mekanizmanın bulunması anlamına geldiği” kaydediliyor. Söz konusu referandum, Irak anayasasına göre 31 Aralık tarihinden önce yapılacak ve Kerkük’ün hangi bölgeye dahil olacağını belirleyecek. Amerika’nın Sesi’nin sorularını yanıtlayan raporun yazarlarından Ortadoğu Projesi Direktörü Joost Hiltermann, referandumun ertelenmesi gerektiğini belirtiyor.Hiltermann şöyle konuştu: “Kerkük’te yeni bir sürece ihtiyaç var. Referandum ertelenmeli. Aslında, referandum yapılmayacak bile. Pratikte, referandumun 31 Aralık tarihine kadar hazırlanması mümkün değil.”

Raporda, Kerkük’te bir patlama yaşanabileceği belirtiliyor ve Amerika’nın bu tehlikeyi görmediği vurgulanıyor. Joost Hilterman, bunun Amerika’nın çıkarlarına da büyük zarar vereceği uyarısında bulunuyor.

Hiltermann şöyle diyor: “Evet, Amerikalılar bu tehlikeyi ihmal ettiler. Nedeni de, hem Kerkük’ün Irak’ın bütünü için teşkil ettiği önemi görmüyorlar; hem de büyük ölçüde sadece Bağdat güvenlik planına odaklanmış bulunuyorlar. Oysa, Kerkük’te olacaklar Bağdat’ı da etkileyecek önemde.”

Dr. Joost Hiltermann, şu anda işlemekte olan Kerkük sürecinin “tren kazasına” yol açacağını söyledi. Referandumun ertelenmemesinin Kerkük ve çevresinde kaos ve şiddete yol açabileceğini belirten Hiltermann, çözüm için tarafların diyalogda bulunması gerektiğini belirtti. Hiltermann, daha önce de önerdikleri gibi, Kerkük’ün ayrı bir bölge olarak kalması – yani Kürt bölgesine de Arap bölgesine de dahil olmaması – iktidar paylaşımını öngören bir sistem kurulması ve bunun uygulanması için Birleşmiş Milletler tarafından bir temsilci atanmasının en gerçekçi yol olacağını söyledi. PKK terör örgütünün varlığının sürmesi ve Türkiye’nin buna karşı nasıl önlem alacağı, kuzey Irak’taki bir diğer, kaygı verici durum… Hiltermann, PKK’yı kuzey Irak’taki dağlardan uzaklaştırmanın zorluğuna dikkat çekti ve Amerika’nın bu konuyla ilgili olarak özel temsilci atamasına rağmen ilerleme kaydedilmediğini belirtti. Hiltermann’a göre, Uluslararası Kriz Grubu, Kerkük ve PKK meselelerinin birbirinden ayırt edilemeyeceğini, bunların Türkiye için çok önemli olduğunu düşünüyor.

Hiltermann, kuzey Iraklı Kürt grupların PKK’ya tam destek verdiği iddiasının gerçekçi olmadığını, aslında bu grupların, örgütün hareket sahasını bir ölçüde sınırlamış olduklarını da belirtti. Hiltermann, tarafların kışkırtıcı açıklamalardan kaçınması gerektiğini vurguladı. Uluslararası Kriz Grubu uzmanı Joost Hilterman, Türkiye’nin bölgeye askeri operasyon düzenleyeceğini düşünmediklerini ve Washington’un da buna destek vereceğini sanmadıklarını söyledi. (Amerikanın Sesi -19 Nisan 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Rusya lideri Vladimir Putin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirme planlarına rest çekerek karşılık verdi. Putin, “NATO ülkeleri sınırlarımızda askeri üsler inşa ediyor. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı sistemleri yerleştirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, tüm ülkeler bu anlaşmayı onaylayıp uygulamaya koyuncaya dek, anlaşmanın uygulanması konusunda moratoryum ilan etmenin uygun olacağını göz özünde bulunduruyorum’’ dedi. Putin ‘demokrasiyi yaymak’ adına, yabancı kaynakların Rusya’nın içişlerine karışmak amacıyla kullanıldığını söyledi.

124. Sayımızın Manşeti…

İngiliz BBC Radyosu Moskova Ofisi
RUSYA, Moskova: Rusya lideri Vladimir Putin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirme planlarına rest çekerek karşılık verdi.

Parlamentoda cumhurbaşkanı sıfatıyla son kez yaptığını söylediği konuşmasında Putin, Avrupa’da Avrupa’da konvansiyonel silahların sınırlanmasını öngören anlaşmaya ilişkin yükümlülüklerini askıya alacaklarını vurguladı. Rusya’nın anlaşmayı imzaladığını ancak NATO ülkelerinin aynı tutumu izlemediğini belirten Putin, ‘’Rusya, anlaşmanın öngördüğü şekilde Batı’daki güçlerini geri çektiğini ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin şimdi bölgede yeni savunma sistemleri konuşlandırmaya çalıştığını’’ söyledi.

Rusya’nın yakınmalarına çözüm bulunmaması durumunda Moskova’nın anlaşmadan tamamen çekilmeyi gündemine alacağını ifade eden Putin, şunları kaydetti: ‘’NATO ülkeleri sınırlarımızda askeri üsler inşa ediyor. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı sistemleri yerleştirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, tüm ülkeler bu anlaşmayı onaylayıp uygulamaya koyuncaya dek, anlaşmanın uygulanması konusunda moratoryum ilan etmenin uygun olacağını göz özünde bulunduruyorum’’ dedi.

NATO ülkelerinin anlaşmaların şartlarını çeşitli bahanelerle uygulamaktan kaçındıkları sırada Rusya’nın sınırları içindeki silahlı kuvvetlerin sevkıyatını sınırlandırmasının “tarihi bir hata” olduğunu belirten Putin, ‘’Birinin bu bağlamda ABD’yi, örneğin sınırları içinde askerlerinin yerini değiştirme konusunda sınırladığını düşünmek bile zor’’ dedi. Putin’in açıklamaları NATO’yu harekete geçirdi.NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, Oslo’da yapılacak NATO-Rusya toplantısında Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un Putin’in sözlerine açıklık getirmesini isteyeceklerini açıkladı.

Putin: ‘Demokrasi adına içişlerimize karışılıyor’
Putin ulusa sesleniş konuşmasında ‘demokrasiyi yaymak’ adına, yabancı kaynakların Rusya’nın içişlerine karışmak amacıyla kullanıldığını söyledi. Putin, Rusya parlamentosunda, eski Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin için yapılan bir dakikalık saygı duruşundan sonra, ‘yabancı güçleri’ eleştiren bir konuşma yaptı.

“Doğrudan içişlerimizi karıştırmak için Rusya’ya yabancı kaynak akışı artarak sürmektedir” diyen Vladimir Putin, ‘bazı insanların, çok uluslu Rusya’da, etnik ve dini gruplar arasında nefret yaratmak için en çirkin yöntemlere başvurmaktan kaçınmadığını’ savundu. Rusya Cumhurbaşkanı, sonuncu olması olası ‘ulusa sesleniş konuşması’nda, ‘aşırı eğilimli gruplarla mücadele için daha sert yasalar çıkarılması gerektiğini’ vurguladı.Vladimir Putin, suçladığı ‘yabancı güçler’i açıklamadı ama ajanslar, Rusya’nın son dönemlerde, ABD’nin Rusya’daki ‘demokrasiyi geliştirme amaçlı’ örgütlere mali destek vermesinden yakındıklarını anımsatıyor.Rus yetkililer, bu tür desteklerin, son yıllarda komşu Gürcistan ve Ukrayna’da görüldüğü gibi, yaygın kilte eylemleri sonucu işbaşına Batı yanlısı liderlerin geçmesine yolaçtığını savunuyor.

Rusya Cumhurbaşkanı Putin, ülkenin, petrol gelirleri sayesinde hızla gelişen bir ekonomiye sahip olduğunu da vurguladı. (bbc radyosu-26 Nisan 2007)

Rusya Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’nı Askıya Aldı
Rusya, Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’nı tek taraflı olarak askıya aldı. Devlet Başkanı Vladimir Putin, buna gerekçe olarak NATO üyelerinin anlaşmaya uymamasını gösterdi. Putin, Parlamentonun üst kanadı olan Federasyon Konseyi’ndeki yıllık konuşmasında, diğer ülkeler gereklerini yerine getirene kadar, anlaşmayı askıya aldıklarını ilan etti. Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’yla füze savunma sistemi kurmak için anlaşma imzalayan Amerika Birleşik Devletleri’ne tepkisini son zamanda sıkça dile getiriyordu.1990 tarihli anlaşma, Rusya ve Avrupa coğrafyasında karşılıklı konvansiyonel silah indirimini öngörüyor. Öte yandan Putin, 2008’deki seçimler öncesinde, iç siyasete müdahale için, ülkeye dışardan çok miktarda para gönderildiğini ileri sürdü.

Ülkede yakın geçmişe dönmek isteyen odaklar bulunduğuna dikkati çeken Rus lider, “Bunlar, Rusya’nın zenginliklerini yakın geçmişte olduğu gibi yağmalamak, devleti ve insanları soymak, politik ve ekonomik bağımsızlığımızı elimizden almak peşinde” diye konuştu.Putin, gönderilen paranın kaynağını açıklamadı ancak, siyasi gözlemciler burada kastedilenin Amerikan destekli bazı sivil toplum örgütleri olduğu yorumunu yaptı.

ABD: Rusya’nın İtirazları Saçma
Amerika Birleşik Devletleri, Doğu Avrupa’da füze kalkanı sistemi kurma planına, Rusya’nın itirazlarını saçma olarak değerlendirdi. NATO dışişleri bakanları toplantısı için Norveç’te bulunan Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rusya’nın, plana yönelik stratejik tehdit endişelerinin saçma olduğunu söyledi. Rice, “Rusların binlerce savaş başlığı var. Stratejik Rus nükleer gücünün birkaç kalkanla durdurulabileceği düşüncesi mantıklı değil” dedi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da katılacağı, Norveç’teki NATO dışişleri bakanları toplantısında, füze kalkanı konusunun yanısıra, ittifakın Afganistan’daki askeri gücünün artırılması konusu da görüşülecek.Toplantıda, Rusya ile Batılı güçler arasında Kosova’nın geleceğine ilişkin görüş ayrılıkları ele alınacak. (TRT Radyosu- 26 Nisan)

ABD füze kalkanı için atakta
Kuzey Kore ve İran’dan gelebilecek olası saldırılara karşı ABD, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da füze savunma sistemi kurmak istiyor. Bu kapsamda Avrupa ve özellikle Rusya’yı ikna etme çabasında olan ABD’li yetkililer Avrupalı müttefiklerine ziyaretleri yoğunlaştırdı.

Washington, Avrupa’da inşa etmek istediği füze savunma projesine destek arayışını sürdürüyor. ABD Başkanı Bush, konuyu Pazartesi günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le telefonda görüştü. Aynı konu çerçevesinde ABD Savunma Bakanı Robert Gates de Avrupa’da temaslarda bulunuyor. Moskova’dan sonra dün gittiği Polonya’nın başkenti Varşova’da füze kalkanı konusunda özellikle Rusya’nın kaygılarını giderebilecek şekilde müzakerelerde bulunabileceklerini söyleyen Gates ardından Almanya’ya geçti. Amerikan Savunma Bakanı, Berlin’de Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ve ardından Alman meslektaşı Franz-Josef Jung ile görüştü. Buluşmanın ana gündemi inşası planlanan füze savunma sistemi oluştururken, NATO’nun Afganistan ve Kosova’daki misyonları da ele alındı.

Gates temaslarını sürdürürken, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag da Amerika’nın Füze Savunma Dairesi Başkanı Korgeneral Henry Obering’i ağırladı. Çek televizyonları Amerikalı Korgeneral’in Prag temaslarını dakika dakika izlerken, haberlerinde ”Amerikalılar Çek Cumhuriyeti’ni ikna turunda“ başlıklarını kullandı. Amerikan Füze Savunma Dairesi Başkanı Korgeneral Henry Obering’in Prag’da şu açıklamalarda bulundu: “Biz uzun menzilli füzelere karşı inşa edilecek sistemle, savunmanın başarıya ulaşacağını düşünüyoruz. Bu sayede NATO’nun kısa menzilli füze savunma sistemi desteklenmiş olacak. Biz, projenin NATA kapsamında ele alınmasını istiyoruz ancak, proje NATO sisteminin bir parçası değil. Yani, projenin hayata geçirilmesi için NATO’nun onayını almak şart değil. Fakat ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile birlikte NATO’nun ortak savunma kabiliyetine katkısı olabileceğini düşünüyoruz. Füze kalkanı sistemi, potansiyel saldırılara karşı geniş bir savunma alanını kapsayacak kapasitede.”

Çekler karşı çıkıyor
Ancak anketler Çek halkının ABD’nin topraklarında inşa edeceği bir radar sistemine sıcak bakmadığını ortaya koyuyor. Hatta son yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Çeklerin üçte ikisinden fazlası Amerika menşeili savunma projesine karşı çıkıyor. Her beş Çek vatandaşından biri projeye “hayır” derken, inşası planlanan savunma sistemi için protesto gösterileri düzenleniyor.Prag yönetimiyse Washington ile işbirliğine hazır olduğu sinyallerini verdi. Başbakan Mirek Toplolenk, haftalar önce yaptığı açıklamada, projeyi olumlu bulduğunu belirtmiş ancak konuya ilişkin detaylı müzakerelerin yapılması gerektiğini vurgulamıştı. Çek Cumhuriyeti’nin füze savunma sistemine vize verip vermeyeceği konusunda görüş ayrılıkları sürüyor ancak son kararı yakın zamanda konuyla ilgili toplanacak Çek Parlamentosu verecek. (Almanya’nın Sesi-25 Nisan)

ABD: Rusya’yı füze savunma sistemi dışına itmeyeceğiz
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma Bakanı Robert Gates, Rusya’yı Orta Doğu ülkelerinde füze savunma sistemi konuşlandırma süreci dışında bırakmayacaklarını kaydetti. Gates, dün (25 Nisan) Berlin’de Almanya Savunma Bakanı Franz Josef Jung ile görüştükten sonra verdiği demeçte, ABD’nin, Rusya’yı Orta Doğu ülkelerinde füze savunma sistemi konuşlandırılması sürecine dahil edeceğini söyledi. Gates, Rusya’nın ilgili birimlerini ABD’nin Alaska eyaletinde konuşlandırılan füze savunma sistemine ve California eyaletinde yer alan radar istasyonuna davet ettiğini ve Rusya ile ilgili verileri paylaşmaya hazır olduğunu ifade etti. Rusya’nın bu konuda duyduğu endişelerin yersiz olduğunu savunan Franz Josef Jung, bu soruna en iyi çözümün bulunabileceğine inandığını belirtti. (Çin Devlet Radyosu- 26 Nisan 2007)

Yazan :admin

Tem 17

ABD, Washington’daki bazı yetkililerin “stratejik yenilgi” olarak ifade etmeye başladığı, İsrail’in geçtiğimiz yaz Lübnan’daki benzer şartlar altındaki operasyonundan ders alması konusunda Ankara’yı uyarmaya başladı… ABD için Türkiye’nin olası harekatının en büyük tehlikesi, Kürtlerin kilit rol oynadığı kırılgan Irak koalisyon hükümetine ve Irak’ın birliğine zararlı bir darbe indirmesi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Türk askerinin askeri bir müdahaleye hazır olduğunu, ancak bunun siyasi makamlar tarafından da onaylanması gerektiğini ve böyle bir onayın henüz gelmediğini iki hafta önce ifade etmişti.

125. sayımızın manşetini İngiliz Financial Times gazetesinden Guy Dinmore yazdı

Guy Dinmore

İngiliz Financial Times gazetesi

İNGİLTERE, Londra: Son günlerdeki siyasi kriz patlak vermeden önce Türkiye, hemen sınırın ötesinde bulunan Kürt asilerin üslerine karşı bir askeri sınır ötesi harekatın değerlendirmesini yapıyordu. Ancak ABD, Washington’daki bazı yetkililerin “stratejik yenilgi” olarak ifade etmeye başladığı, İsrail’in geçtiğimiz yaz Lübnan’daki benzer şartlar altındaki operasyonundan ders alması konusunda Ankara’yı uyarmaya başladı.

Ağustos ayında Birleşmiş Milletler arabuluculuğu sonucu ateşkesin ilanının ardından, İsrail’in, Hizbullah’a karşı yürüttüğü bir ay süren saldırıyı destekleyen ABD Başkanı George W. Bush, “Hizbullah İsrail’e saldırdı. Krizi Hizbullah başlattı ve bu krizde yenilgi aldı” şeklinde açıklama yapmıştı. Ancak şu sıralar, Türkiye’yi Kuzey Irak’taki Kürt militanlara saldırmaması yönünde ikna etmeye çalışan Bush yönetimi özel temaslarda, İsrail’in yaşadığı tecrübe konusunda farklı bir değerlendirmeyi sunuyor. Türkiye’yi saldırı fikrinden vazgeçirmek için lobi yapan ABD yetkilileri, İsrail’in Şii militan gruba karşı verdiği savaşı, İsrail’in askeri hedeflerine ulaşmayı başaramadığı, uluslararası alanda geniş bir biçimde kınanmaya neden olan ve “İsrail ordusunun yenilmezlik efsanesini” yok eden bir “stratejik yenilgi” olarak tanımlıyorlar.İsrail örneğinde olduğu gibi, Türkiye de, Merkezi Irak Hükümetinin kontrolünün zayıf olduğu bölgelerde birkaç bin savaşçısını güvenli bir şekilde barındırırken, sınır ötesinde de saldırılar yapabilen terörist grup Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile karşı karşıya. Sonuçta yorumcular, Türkiye’nin de İsrail’in geçen temmuz ayında karşılaştığı soruna benzer bir durumda bulunduğunu, ancak tek farkın, eski bir NATO müttefiki olan Ankara’nın PKK’ya karşı herhangi bir harekatının ABD’nin desteğinden yoksun göründüğünü ve bunun da Türk halkını, politikacılarını ve askerlerini kızdırdığını ifade ediyorlar. ABD’nin çağrısını dinlememesi halinde Ankara’nın PKK’nın üslerini yok etmek için vereceği askeri yanıt, daha çok hava harekatına dayalı sınırlı kara müdahalesinden oluşacağı için İsrail’inkine benzer bir özellik taşıyor. Türkiye’nin yankı yapacak bir başarı şansı az olduğu gibi herhangi bir işgal ihtimali de oldukça zayıf.

ABD için Türkiye’nin olası harekatının en büyük tehlikesi, Kürtlerin kilit rol oynadığı kırılgan Irak koalisyon hükümetine ve Irak’ın birliğine zararlı bir darbe indirmesi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Türk askerinin askeri bir müdahaleye hazır olduğunu, ancak bunun siyasi makamlar tarafından da onaylanması gerektiğini ve böyle bir onayın henüz gelmediğini iki hafta önce ifade etmişti. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) bir üst düzey yetkilisi, FT’ye yaptığı açıklamada, ordu askeri harekat için izin talep ederse parlamentonun izin vermesinin neredeyse kesin olduğunu söyledi. Üst düzey bir yetkilinin “Bu konuda şövalyelik taslamamalıyız” şeklindeki sözlerine rağmen, Washington, Türkiye tarafından herhangi bir müdahale tehdidinin geçen yıl sonuna göre daha zayıf olduğunu düşünüyor gibi. Bazı üst düzey yorumcular, Bush yönetiminin, tahrik edici tehditleriyle Türkiye’yi çileden çıkaran ve PKK’ya sığınak sağlayan Kuzey Irak’taki özerk bölgenin Iraklı Kürt lideri Mesut Barzani’yi frenlemek için daha fazla çaba göstermesi gerektiğine inandıklarını belirtiyorlar. Bush yönetiminin danışmanı ve Irak Araştırma Gurubu Eşbaşkanı Lee Hamilton, “Bunu fazla hafife aldık. Türkiye PKK’ya hoşgörü göstermeyecektir. Bence bu konuya çok daha dikkatli yaklaşmalıyız” şeklinde konuşuyor. “Bu yönetimin sicili, Türkiye konusunda yanlış hesaplamalarla dolu” vurgulamasını yapan güvenlik konularında uzman düşünce kuruluşu Jamestown Vakfı Başkanı Glenn Howard, Türkiye’nin mayıs sonunda sınırlı bir sınır ötesi operasyon yapmasının “güçlü bir olasılık” olduğunu öne sürüyor.Geçen hafta Washington’da lobi faaliyetlerinde bulunan altı Türk parlamenterden biri olan Erol Cebeci, ABD’nin Irak’ı işgal ederek etnik sorunlarla dolu Pandora’nın kutusunu açacağı şeklindeki Türk uyarılarını göz ardı ettiğini vurguladı ve PKK’nın sınır ötesi saldırıları için “Hiçbir hükümet böyle bir şeyi hoş göremez” şeklinde konuştu.

Washington’u ziyaret eden diğer parlamenter, ana muhalefet partisi CHP’nin kıdemli üyelerinden Şükrü Elekdağ, Iraklı Kürtlerin sürekli olarak bağımsızlık çağrılarının, Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen Kürtlerin kendilerine ait olduğunu öne sürdükleri Kerkük kentinin geleceği konusundaki referandum planlarının ve Bush yönetiminin Türkiye’yi destekleme konusundaki sessizliğinin, ABD’nin bölgedeki niyeti hakkında şüpheler doğurduğunu söyledi.

“Bütün bunları üst üste koyunca varılan sonuç, ABD’nin, Kürtlerle ilişkisini iyi tutmak için müttefiki Türkiye ile ittifakını riske attığıdır ve bu yüzeysel bir sonuç değildir” diyen Elekdağ ayrıca, yaşananların kısmen de olsa Irak’a girecek ABD güçlerinin Türkiye üzerinden geçişinin, 2003 yılında Türk parlamentosu tarafından onaylanmamasının bir sonucu olduğuna da işaret ediyor. (Financial Times-30 Nisan 2007, Makalenin kendi başlığı “ABD: Kürt Asilerine Saldırı- nın, Stratejik Yenilgi Riski Var”dır)

Yazan :admin

Tem 17

Anlaşmazlığın kökleri, tarihte gömülü. Modern Türkiye ve Irak ile sarılı bir bölgede yaşayan on milyonlarca etnik Kürt, yüzyıllardır uzak başkentlerin egemenliğinden kaçmaya çalışıyorlar. Şimdiki zorluklar, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı kuvvetleri arasındaki çekişmeyle birleşiyor. Yönetimin üst düzey bir yetkilisi, dünyayı altı Amerikan bölge komutanlığı arasında bölen altı hattan ikisine atıfta bulunarak, “Türkiye; Avrupa, Irak ise Merkezi Komutanlığa dahildir” diyor. Aynı şekilde, Türkiye ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İlişkileri Bölümünün, Irak ise Yakın Doğu İlişkileri Bölümü’nün görev alanına giriyor. Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’daki hamileri Türkiye’nin kızgınlığını paylaşıyorlar. Tartışmaya taraf olan bir yönetim görevlisi, “Bir numaralı öncelik bir NATO müttefikini birliğin içinde tutmaktır,” dedi.

126. Sayımıızın Manşetini The Washington Post Gazetesinden Karen DeYoung Yazdı

Karen DeYoung
The Washington Post Gazetesi
ABD, Washington: Başkan Bush’un Irak’taki yeni stratejisi Bağdat’taki şiddet olaylarının durdurulması üzerine yoğunlaşırken, yönetimin sıkça bir istikrar adası ve gelecek için bir model olarak düşündüğü kuzeydeki Kürt bölgesinde sorunlar patlama noktasına geliyor.
Ortak sınırın Irak tarafında kamp kuran kaçak Kürt savaşçılar konusunda Türkiye ve Irak’ın uzun süredir devam eden anlaşmazlığı, geçtiğimiz ay yeni boyutlara ulaştı. Irak Kürt Yerel Hükümeti başkanının Türk Kürtleri arasında bir ayaklanmaya yol açma tehdidine karşı Türkiye, doğrudan askeri müdahale uyarılarıyla ve Washington’a öfkeli bir şikayetle karşılık verdi.

Ankara, sınırın kendi tarafına binlerce askerini yığdı ve ABD ordusunun Irak’ta bulunan 150 bin askerinin yapmaması halinde kampları kendisinin boşaltacağı uyarısında bulundu. Türkleri memnun etme çabasındaki Bush yönetimi kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Irak konusundaki kıdemli yardımcısını Türkiye’nin üst düzey diplomatik ve askeri liderleriyle görüşmeye gönderdi. Irak koordinatörü David M. Satterfield Türkiye’de yapılan bir televizyon mülakatında, Iraklı Kürt liderleri suçladı ve yönetimin gereğini yapacağı taahhüdünde bulundu. Satterfield, “Kürt liderler, terör ve teröristler konusunda daha çok çaba göstermelidir.” dedi.

ABD’nin Irak Büyükelçisi Ryan Crocker, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Kürt İşçi Partisi’nin (PKK) silahlı kamplarına karşı bölgesel hükümetin daha sert önlemler almasını teşvik amacıyla Bağdat dışına ilk ziyaretini Kuzey’deki Kürt bölgesine yaptı.Yönetim, ayrıca Bush tarafından NATO müttefiki Türkiye ile Irak arasında bir çatışma olmasını önlemek amacıyla atanan emekli General Joseph W. Ralston’un aracılığıyla çabalarını arttıracağını açıkladı.

Anlaşmazlığın kökleri, tarihte gömülü. Modern Türkiye ve Irak ile sarılı bir bölgede yaşayan on milyonlarca etnik Kürt, yüzyıllardır uzak başkentlerin egemenliğinden kaçmaya çalışıyorlar. Şimdiki zorluklar, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı kuvvetleri arasındaki çekişmeyle birleşiyor. Yönetimin üst düzey bir yetkilisi, dünyayı altı Amerikan bölge komutanlığı arasında bölen altı hattan ikisine atıfta bulunarak, “Türkiye Avrupa, Irak merkezi komutanlığa dahildir” diyor. Aynı şekilde, Türkiye (ABD) Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İlişkileri Bölümünün, Irak ise Yakın Doğu İlişkileri Bölümü’nün görev alanına giriyor. Aynı yetkili sorunun sorumlusu ve çözümü ile ilgili olarak olaya nasıl bakıldığının önemli olduğunu söylüyor.

Türkiye’nin bakış açısına göre, Irak ile sınırı şimdiden bir savaş bölgesi. Asi Kürtlerin saldırıları, 600’ü sadece geçtiğimiz yıl olmak üzere son yirmi yılda 30 bin Türkün ölümüne neden olmuştu. Saddam Hüseyin’in Türk ordusuna sınırı geçme izni verdiği halde Türkiye, Irak Kürt Bölgesel hükümetini, Türkiye içindeki Kürt azınlıkların ayrılıkçı arzularını teşvik eden PKK’nın neredeyse engellenmeden eylemlerine izin vermekle suçluyor. Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’daki hamileri Türkiye’nin kızgınlığını paylaşıyorlar. Tartışmaya taraf olan bir yönetim görevlisi, “Bir numaralı öncelik bir NATO müttefikini birliğin içinde tutmaktır,” dedi ve “Terörist teröristtir diyen bir politikamız var. NATO’lu müttefikimize saldırıyorlarsa onu savunmaya ya da kendisini savunmasına izin vermeye mecburuz.” diye ekledi. Diğer yetkililer, çoğunluğu Müslüman bir nüfusa sahip tek NATO ülkesi Türkiye’de ordunun desteklediği laik seçkinlerin, genel seçimlerin ülkenin İslamlaşmasına katkıda bulunacağından endişe duyduklarına dikkat çekiyorlar.

3 bin 500 ile 4 bin arasında savaşçısı olduğuna inanılan PKK, seçim söylemlerini belirgin bir şekilde etkiliyor. PKK tehdidi ve artan ABD hoşnutsuzluğu, laik ve İslami Türkiye’nin anlaştığı nadir konular arasında bulunuyor. Son birkaç yıl içinde yaşanan değişiklik sonrasında, son kamuoyu yoklamalarına göre, nüfusun sadece yüzde 12’si ABD’ye olumlu bakıyor. Diğer bir yönetim görevlisi, “Buradaki asıl soru 70 milyon Türk’ü Batı’yla müttefik olarak nasıl tutacağımızdır” dedi.

Türkler, ABD yönetiminin en azından NATO’lu bir müttefikine terör tehdidiyle mücadelede yardım edebileceğini düşünüyorlar.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Beyaz Saray’ı 2004’te ve geçtiğimiz yıl ziyaret ettiğinde Başkan Bush’a ABD askerinin sınırda yardım etmesini önermişti, fakat Bush Irak’taki ABD “varlıklarının” başka yerlerde meşgul oldukları gerekçesiyle bunu reddetmişti. ABD Merkez Komutanlığı Centcom ve Dışişlerinin Yakın Doğu Bürosuna göre PKK sorunu, Sünni asiler ve daha Güney’deki Şii milislerin ayaklanmasına karşı dikkati dağıtmaktadır. Bu yetkililer, Çoğunluğu Kürt olan Irak Hükümeti askerlerinin, PKK’ya karşı savaşmayacağını belirtiyorlar. Yönetimden bir yetkili, Kürt bölge yetkililerinin, “PKK’nın kendi çıkarlarının aksine faaliyet gösterdiğini anladıklarını, ancak (örgütün) birçok unsuruna sempati duyulduğunu kabul ettiklerini” söyledi.

Centcom, bazı ABD askerlerini bu işe ayırsa bile, Kürtlere yönelik Amerikan saldırılarının Irak Kürtleri arasında bölücü eğilimleri artırabileceği görüşünde.

Bazı üst düzey yetkililer, Türkiye’nin Irak’a harekat düzenlemesinin, kendi Kürtleriyle sorunları olan İran’ın benzer bir harekatta bulunmasına neden olabileceğine inanıyorlar. Bir Dışişleri Bakanlığı görevlisi, diğerlerinin çizgilerin Irak tarafında Washington’un itidal istediği konusunda ısrar etmesine rağmen, yönetimin Türkiye’ye şimdiden Kuzey Irak’ta harekete geçmesi için yeşil ışık yaktığına dair endişe duyanlar olduğunu belirtiyor.
Petrol zengini Kuzey Irak kenti Kerkük, anlaşmazlıkları daha da zorlaştırıyor. Savaş sonrası Irak anayasası, kent nüfusunun Kürt bölgesinin bir parçası olmak isteyip istemediğine yönelik Aralık ayında referandum yapılmasını öngörüyor. Türkiye, bu referandumu Kerkük’ün büyük azınlığı olan Türkmenlerin haklarına bir tehdit olarak göreceğini açıkça belirtmişti. Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin oğlu ve Irak Kürt Bölgesi’nin Washington Temsilcisi olan Kubad Talabani, Türkiye’nin Kürtlerin Kerkük’ü almasının “bağımsız bir Kürt devleti” anlamına geleceğine inandığını söyledi ve referanduma karşı “Türk gruplarının aktif bir şekilde çalıştıklarını gördük” dedi.
Kerkük’e yönelik Türk müdahalesi iddiaları, geçtiğimiz ay Irak’taki Bölgesel Kürt hükümeti lideri Mesut Barzani’nin, Türkiye’nin Irak’ın içişlerine karışmaya devam etmesi halinde misilleme yapma tehdidiyle alevlendi.

Barzani, Irak Kürtleri için Türkiye’nin Güneydoğusundaki 30 milyon etnik kardeşlerini ayaklandırmanın kolay olacağı uyarısında bulundu. Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, sınır ötesi bir harekat yapma uyarısında bulunarak karşılık verdi ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD’nin Barzani’yi dizginlemesini istedi. Ankara, Bağdat ve Washington’a sert ifadeli notalar gönderdi ve Erdoğan da açıkça “Barzani’nin kendi sözleri altında ezileceğini,” söyledi.

Beyaz Saray, güçlü söylemlerle ve Satterfield ve Crocker’ı göndererek Türkiye’nin tarafında yer aldı. Türkiye şimdilerde yatışmış görünüyor. Washington Büyükelçiliği Elçi Müsteşarı Tuluy Tanç, “Erteleyin diyorlar, ancak PKK kampları konusunda birileri tarafından birşeylerin yapılmasını istiyoruz. Kuzey Iraklılar yapamıyorsa, ABD yapamıyorsa, biz yapmak istiyoruz,” diyor. (The Washington Post gazetesi – 8 Mayıs 2007, Makalenin kendi başlığı ”Türk-Kürt Anlaşmazlığı ABD’nin Stratejik İttifaklarını Sınıyor” dur. D. Gündemi)

Yazan :admin

Tem 17

Türk-Yunan ilişkileri hakkında derin bilgiye sahip olan Karamanlis’in yakın çevresindeki yetkililer, Türk kurulu düzeninin ülke içinde aşılması güç olan sorunlarla kaşı karşıya geldiğinde Ege’ye kolayca kriz ihraç ettiğine dair analizleri yüzeysel sayıyor. “Türkiye bu tür durumlarda gerginlik yaratıyor, kriz yaratmıyor” deniliyor ve bu değerlendirme şu nedenlere bağlanıyor: “Generaller güçlü konumda oldukları zaman kriz yaratıyorlar. Bugün güçlü konumda değiller. Gerek Avrupa Birliği gerekse ABD, ya açıkça ya da üstü kapalı olarak Erdoğan’ın lehinde. Bu bağlamda, güçlü sayılamazlar” deniliyor.

127. Sayımızın Manşetini Yunan Eleftheros Tipos Gazetesi’nden Manolis Kottakis yazdı

Manolis Kottakis
Yunan Eleftheros Tipos Gazetesi
YUNANİSTAN, Atina: Komşumuz Türkiye’deki gelişmeler Başbakan Kostas Karamanlis’in ilgisini çekiyor, çünkü Erdoğan Hükümeti Ankara’nın kurulu düzeniyle açık bir sürtüşmeye giriyor. Başbakanlığı şu sorular uğraştırıyor:
1. Krizin daha da tırmandırılması durumunda Ege’ye “ihraç edilmesi” olası mı?
2. Türkiye’nin Avrupa üyeliğini destekleme stratejisi yeniden gözden geçirilmeli mi, geçirilmemeli mi?

Türk-Yunan ilişkileri hakkında derin bilgiye sahip olan Karamanlis’in yakın çevresindeki yetkililer, Türk kurulu düzeninin ülke içinde aşılması güç olan sorunlarla kaşı karşıya geldiğinde Ege’ye kolayca kriz ihraç ettiğine dair analizleri yüzeysel sayıyor. “Türkiye bu tür durumlarda gerginlik yaratıyor, kriz yaratmıyor” deniliyor ve bu değerlendirme şu nedenlere bağlanıyor:

“Generaller güçlü konumda oldukları zaman kriz yaratıyorlar. Bugün güçlü konumda değiller. Gerek Avrupa Birliği gerekse ABD ya açıkça ya da üstü kapalı olarak Erdoğan’ın lehinde. Bu bağlamda, güçlü sayılamazlar” deniliyor.

Bazılarının öne sürdüğü, Başbakan Karamanlis tarafından uygulanan politikanın temelini oluşturan stratejinin şimdi çökmekte olduğu argümanı hususunda ise, Başbakan’ın yakın çevresindeki yetkililere göre, şu anda herhangi bir değişikliğin yapılması için sebep yoktur:“Biz Türkiye’nin AB’ye tam üye olmaması olasılığını kesin saymamalıyız, stratejimizi değiştirmekte de herhangi bir çıkarımız yok. Bunun yapılmasının gerekli görülmesi durumunda ise, elbette bunu çıkıp söylemeyeceğiz” şeklinde konuşuyorlar. Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından dile getirilen tezler konusunda da, “Cumhurbaşkanı adayı olarak ne dediği önemli değil. Biz, Cumhurbaşkanı olarak neler diyeceğini duymak istiyoruz” diyorlar. Her halükarda, sonunda bir “özel imtiyazlı ilişkiye” gidilmesi amacıyla da olsa, bütün Avrupa hükümetleri AB-Türkiye üyelik müzakerelerinin devam etmesini istedikleri için hükümet 2004 yılından bu yana elde etmiş olduğu kazanımları güvence altına almasını mümkün kılacak bir taktik üzerinde çalışıyor.

Yetkililer, “Bütün Türk-Yunan sorunları üyelik müzakereleri sırasında Avrupa-Türkiye sorunlarına dönüştürüldü, bu da başta AB-Türkiye ortaklık belgesi olmak üzere tüm resmi metinlerde kaydedilmiş bulunuyor. Stratejimiz değişmemeli, ancak bazı şeyler olumlu yönde gelişmezse ve Türkiye’nin tam üyeliği yerine bir AB-Türkiye özel ilişkisine gidilirse elde ettiğimiz kazanımları kaybetmememizi sağlayacak şekilde şekillendirilmeli” diyorlar.

Kaygı
Şu anda Erdoğan’ın seçmenler tarafından güçlendirildiği belirtileri olmasına rağmen, -kamuoyu yoklamaları oyların minimum yüzde 30’unu ve maksimum yüzde 41’ini kazanacağını gösteriyor- Hükümet, Erdoğan ile kurulu düzen arasındaki sürtüşmenin gidişatını dikkatle izliyor.

Hükümette şu anda hakim değerlendirmeye göre, generaller, yargıçlar, diplomatlar ve gizli istihbarat teşkilatları arasında kurulan ittifak, Erdoğan’ın siyasi ortama tamamen hakim olmasını engellemek için “türbanı” ve Kürt konusunu kullanıyor.

Güvenilir diplomatik kaynaklarca yapılan açıklamalara göre, “derin devlet”, toplumu korkutmak için, AB’nin Kürt azınlığı tanıyacağı yolunda propaganda yapıyor; Erdoğan’ı vurmak için İslam’ı kullanarak felaket tellallığı yapıyor. Ancak, Karamanlis’in elindeki tüm gizli raporlara göre, kurulu düzen, Türkiye’nin Avrupa üyeliğinin ilerlemesi durumunda “imtiyazlarını ve etkisini kaybedeceğinden korkuyor.”

Aynı yetkililerin şu anda öne sürdüğü iddialara göre, “şu anda krizin aşılması olası görülmüyor, çünkü Anayasa Mahkemesi ‘derin devletin’ kontrolü altında.”

Olanak
Anayasa Mahkemesi, genel seçimlerden sonra oluşacak ve cumhurbaşkanını seçmeye davet edilecek TBMM’yi yasa dışı ilan edebilir, hatta cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesi yönünde yapılan Anayasa değişikliğini oylayan Meclis üyeleriyle ilgili itirazlar dile getirebilir.

Her halükarda, komşu ülkede olanların tarihi bir acayiplik oluşturduğu tekrarlanıyor: “İslamcılar Avrupa’ya yönelerek reformları destekliyorlar ve sözde ülkenin gelişmesini destekleyen Kemalistler, Atatürk’ün mirasını bir kenara bırakarak ülkenin Avrupa yolunu sabote ediyorlar. Daha fazla muhafazakar ve gerici güçler gibi davranıyorlar, 1923 yılından bu yana Türkiye’de hakim kimlik krizini sürdürüyorlar.”

Bu tarihi acayipliği, yani İslamcıların reformları desteklemelerini, öte yandan da Kemalistlerin buna karşı çıkmalarını, 2004 yılının Mayıs ayında Başbakan Sayın Karamanlis Beyaz Saray’daki yemek sırasında Başkan Bush’a analiz etmişti. Söz konusu yemekte yanında oturan Rusopulos ve Petros Molivyatis, o dönemde Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Condoleeza Rice’ın bu analizi duyunca “çatalının elinden düştüğünü” hatırlıyorlar. Üç yıl sonra, Yunan Başbakanı’nın analizi doğrulanıyor… (Eleftheros Tipos gazetesi-13 Mayıs 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Türkiye kavşakta duran bir ülke. Ülkedeki bağları ve ortak gayeleri bölen, giderek yükselen milliyetçilik ülkeyi daha da kırılgan bir hale getiriyor. Şayet Avrupa’ya yaklaşmazsa Türkiye nereye gider? Kıtamızın kapısında fiili bir koruyucu olmaz ise neye dönüşür? Anadolu, Montparnasse’dan 2000 mil uzaklıkta olabilir, ancak kaçınılmaz olan bağlantılar var. Modern bir kimlik için mücadele veren sadece tek bir Türkiye var. Ve ne yazık ki, sözünü, görevlerini ve şahsi çıkarlarını onursuzca inkar eden ikiyüzlü tek bir Avrupa var.

128. Sayımızın Manşetini İngiliz The Guardian Gazetesi’nden Peter Preston yazdı

Peter Presto

The Guardian Gazetesi

İNGİLTERE, Londra: Türkiye Başbakanı rahatsız edici, küçümser bir soru soruyor: “Orada kaç tane Fransa var?”. Çok basit bir tercümeyle bu soru Erdoğan’ın, Sarkozy’den; Brüksel’in oyalamalarından; 40 yıl süren diplomatik çabaların silinip gitmesinden ve (daha üstü kapalı bir şekilde) en başta da ülkesinin geleceği konusunda düşünmekten bıkıp usandığı anlamına geliyor.

Elbette Erdoğan’ın uğraştığı Türkiye’nin iki ayrı yüzü. Avrupalı Türkiye ve Anadolu (Küçük Asya); Boğaz’ın karşı tarafında 1.5 milyonun sokaklara döküldüğü laik Türkiye ve başörtüsü ve camilerin egemen olduğu Müslüman Türkiye; her geçen gün daha da büyüyen 17.5 milyonluk nüfusuyla kozmopolit metropol İstanbul ve bir sonraki sert kışı rahat geçirmek için evlerin kilerlerinde patates saklanan kırsal Anadolu; seçilmiş siyasilerin yönettiği demokratik bir Türkiye ve Genelkurmay Başkanının üstü kapalı tehditlerinin bir telefon konuşması uzaklıkta olduğu askeri bir Türkiye. Dolayısıyla açıkça belirtilmiş laik yolda mücadele eden Müslüman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan saldırıyı bildiği en iyi savunma şekliyle göğüslemek durumunda kaldı.

Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimleri olmasaydı bile Erdoğan muhtemelen pek iç açıcı olmayan bir meçhule doğru yavaşça yol alıyordu. 2014′te üyelik, arkasından sürükleyen bir hayal halini almıştı. Kıbrıs çözüme ulaşmak yerine krizlerle oyalanıyor. Irak, Amerika’nın Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili hevesi konusunda artı değil eksi puan oldu. İngiltere’nin de aralarında bulunduğu, başlangıçta bu konuya yeterince sıcak bakanlar şimdi efendilik taslayan homurdanmalara doğru kaydılar.

Daily Mail’in göçmen ikaz listesinde yer alan tüm Polonyalıların, Litvanyalıların, Estonyalıların, Romanyalıların, Bulgarların arasına bir de 75 milyon Türk mü katılacak? Bu, Truva atının 11 Eylül’den sonra akla gelebilecek en büyük İslami versiyonu mu? Yaşlı Avrupa söz vermiş ve müzakerelere iyi niyetlerle başlamış olabilir, ancak yaşlı Avrupa bile nasıl sıyrılıp gideceğini biliyor. Paris’te ne türden karışıklıklar olursa olsun bu yolda ani bir değişiklik yok. Dolayısıyla çok da fark eder mi? Aylardır aşikar olan bu durum karşısında kim kızabilir ve en uç durumda AB toplantılarında hala resmi olarak inkar edilebilecek ne var? Türkiye’yi dışarıdan bakar halde bırakmanın cezası ne olacak? Ancak kendimizi kandırmayalım. Ankara’yı yerinde sayan kulübümüze kabul etmemiz için gerekçeler her zamankinden daha da güçlü. Erdoğan “medeniyetler ittifakı” hakkında konuşarak büyük bir gerekçeyle başlıyor ve ekliyor: “Özgürlük dışlayıcı olmaz, özgürlük parçalayıcı olmaz”.

Gazeteciler, profesörler ve geriye kalanlar hemen hemen her konuda sanki çok çok önemliymişçesine tartışırken, içe dönüklük İstanbul’da değişmez bir gerçek.

Cumhurbaşkanın eşi başörtüsü takabilir mi? Atatürk 20. yüzyılın Thomas Jefferson’ı mı? En üst makama İslamcıların mı yoksa laiklerin mi geleceği konusundaki çıkmazı aşmak için yapılması tasarlanan genel seçimleri kim kazanacak? Türkiye’deki seçkinlerin yalnızca kendi kendilerine söyledikleri, zihinlerindeki kaygılar bunlar.

Ancak geriye bir adım atın. Haritaya ve Türkiye’nin güneyindeki üç komşusuna bakın: Suriye, Irak ve İran. Burası, kendini tanımlamaya çalışan bir ulusun göbeği. Laiklik ve Batılı aydınlanmayı aynı muntazam bölmeye yerleştirebilmek ve şehirli ve köylü yoksulları Erdoğan’ın AKP’sinden yana olmaktan uzaklaştırmaya çalışmak. Basmakalıp bir karşılaştırma: Batı karşısında Doğu; Eğitimli karşısında cahil.

Geçen hafta İzmir’deki laik göstericiler Brüksel’e kapılarını açması yönünde seslenmiyorlardı. Aksine sloganları milliyetçiydi ve Avrupa’nın reddettiği bir Türkiye’de yerlerini muhafaza etmekle ilgililerdi. Üyelik için kampanyaya öncülük edenler, Türkiye’yi üyelik amacına uygun hale getirmek için reform üstüne reform yapanlar Erdoğan ve onun Müslüman destekçileriydi. Ancak şimdi gidecek bir yerleri kalmayan da onlar.

Seçimde bir zaferle yeniden iktidara gelirler mi? Muhtemelen. AKP daha fazlasını yapabileceğinden emin olabilmesi için gereken ölçüde ekonomik başarı elde etti. Ancak Avrupa olmadan bir yol haritası olmaz, daha fazla değişim için gereken itici güç olmaz. Türkiye kavşakta duran bir ülke. Ülkedeki bağları ve ortak gayeleri bölen, giderek yükselen milliyetçilik ülkeyi daha da kırılgan bir hale getiriyor.

Şayet Avrupa’ya yaklaşmazsa Türkiye nereye gider? Kıtamızın kapısında fiili bir koruyucu olmaz ise neye dönüşür? Anadolu, Montparnasse’dan 2000 mil uzaklıkta olabilir, ancak kaçınılmaz olan bağlantılar var. Modern bir kimlik için mücadele veren sadece tek bir Türkiye var. Ve ne yazık ki, sözünü, görevlerini ve şahsi çıkarlarını onursuzca inkar eden ikiyüzlü tek bir Avrupa var. (İngiltere’de çıkan The Guardian gazetesi- 21 Mayıs 2007, Makalenin kendi başlığı “Avrupa Türkiye’yi İçine Almalı”dır-dg)

Yazan :admin

Tem 17

Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir

129. Sayımızın Manşetini Rum Politis Gazetesinden Hristos Yakovu yazdı

Hristos Yakovu – Politis Gazetesi

GÜNEY KIBRIS, Lefkoşa: 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğu, Türkiye tarafından, güvenlik açısından doğrudan artan bir jeopolitik tehlike olarak algılandı. Bir yandan resmi olmayan bir bağımsızlığın tadına varmaya başlayan bölgedeki tek parça Kürt nüfusu, Türkiye Kürtleri açısından cazip bir emsal teşkil etmeye meyilliydi. Öte yandan 1999 yılına kadar Suriye tarafından Kürdistan İşçi Partisi gerillalarına rahatça sağlanan toprak olanağı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Kürtler için güçlü bir toprak temeli yaratmaya meyilliydi.

Bu kaygılar, Türkiye’ye komşu olan ülkelerdeki her türlü toprak değişikliğinde -özellikle de bu değişiklikler geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun parçası olan yerlerle ilgili ise- Türk militarist bürokrasi elitinin aşırı hassas olmasını gerektiren resmi Kemalist anlayışın bir yansımasıdır.

Kuzey Irak’ın durumuyla ilgili olarak ise, Türkiye’nin jeopolitik kaygıları, Irak’taki toprak düzenlemesinin Kuzey Irak’ta Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yegane tehdit olacak şekilde Kürt devleti yaratılması yönündeki stratejik varsayıma dayanıyor. Irak’taki birinci ve ikinci savaş arasında, Türkiye, Kuzey Irak’taki Amerika politikasını üç noktada başarısız olarak addediyordu:

1- Herkes Güvenlik Konseyinin egemenlik, toprak bütünlüğü ve Irak’ın siyasi bağımsızlığı üzerinde duran 688 sayılı kararının (15/4/1991) uygulanmasını desteklese de, Bağdat, ülkenin Kuzey bölümünün kontrolünü bıraktı.

2- Kuzey Irak’taki savaş sonucunda oluşan otorite boşluğu ülkenin bölünme koşullarını güçlendirdi ve bunu takiben gelecekte Kürt devletinin oluşması perspektifiyle Türkiye’nin güvenliğine ilişkin olumsuz bir unsur ortaya çıktı.

3- Amerikalıların Saddam’ı düşüşe sürüklemek yönündeki temel hedefi başarısızlığa uğradı ve tam aksine Irak içindeki gücü, aşamalı olarak arttı, daha önce hiç olmadığı kadar istikrara kavuştu.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşı arasında geçen süreç içerisinde, Ankara’nın Kuzey Irak’taki Kürt sorunundaki tutumu, Kuzey Irak’taki çözüm şeklini Amerikalılara dikte ettirebileceği şeklindeki güçlü bir öz güven tarafından belirleniyordu. Ankara, Amerikalılarla yapılacak, toprak bütünlüğünü tehdit etme ihtimalinin olduğu herhangi bir uzlaşma hususunda tavizsiz ve retçi olarak görünüyordu. Bu ilişkiler çerçevesi Irak’taki Amerikan işgalinin aldığı şekilden ve ardından Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra toptan değişti.

Türkiye’nin 2003 yılındaki Irak savaşındaki tutumu, çoğunlukla Ankara’da 1991 savaşının ardından sabitleşen özgüvenin sonucu idi. Türkiye’nin 1990’lı yıllar süresince Kuzey Irak’a gerek askeri gerekse siyasi olarak müdahale etmesi politikasının Amerikalılar tarafından benimsenmesi ve birçok defa da cesaretlendirilmesi, Ankara’nın militarist bürokrasisinin, Kuzey Irak’ta ilerideki gelişmelerde başrol oynayabileceğine inanmasını sağladı. Hem de Amerikalılara, belirleyici önemde değişikliklerin şekillendiği bölgelerde şantajvari bir şekilde jeostratejik sınırları empoze edecek derecede başrol oynayabileceğine inandı.

Ankara’nın bu tutumu PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında tutuklanması ile daha da fazla güçlendi. Öcalan’ın tutuklanması, 2003 yılına kadar Türkiye’de etnik bağımsızlık hareketinin geri sayımı için başlangıç noktası idi. Süper güç tarafından 2003 yılında gizliden gizliye icra edildiği gibi uygulanan liderlik stratejisi, Türkiye’nin, Amerikalıların yeni Irak’ta muhtemel güçsüzlüğünün sürmesi ihtimaline bel bağlaması yönündeki askeri amaçlarını çabucak etkisiz kıldı. Türkiye savaş çatışmasını önleyemedi ve kendi müdahalesiyle belirleyici sonucun elde edilmesi için uzatılmış savaş süreci koşulları yaratmaya çalıştı. Bu, ona savaş sonrasında Irak’ın yeniden yapılandırılmasında ve özellikle de Kürt sorunu ile ilgili olarak güçlü bir konuma gelmesine fırsat tanıyacaktı. Ancak, savaş gelişmesi Türkiye’yi elverişsiz bir müzakere konumuna getirdi.Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir. (Kıbrıs Rum Kesimi’nda yayınlanan Politis gazetesi, 27 Mayıs 2007)

Yazan :admin

-