Tem 17

Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir

129. Sayımızın Manşetini Rum Politis Gazetesinden Hristos Yakovu yazdı

Hristos Yakovu – Politis Gazetesi

GÜNEY KIBRIS, Lefkoşa: 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğu, Türkiye tarafından, güvenlik açısından doğrudan artan bir jeopolitik tehlike olarak algılandı. Bir yandan resmi olmayan bir bağımsızlığın tadına varmaya başlayan bölgedeki tek parça Kürt nüfusu, Türkiye Kürtleri açısından cazip bir emsal teşkil etmeye meyilliydi. Öte yandan 1999 yılına kadar Suriye tarafından Kürdistan İşçi Partisi gerillalarına rahatça sağlanan toprak olanağı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Kürtler için güçlü bir toprak temeli yaratmaya meyilliydi.

Bu kaygılar, Türkiye’ye komşu olan ülkelerdeki her türlü toprak değişikliğinde -özellikle de bu değişiklikler geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun parçası olan yerlerle ilgili ise- Türk militarist bürokrasi elitinin aşırı hassas olmasını gerektiren resmi Kemalist anlayışın bir yansımasıdır.

Kuzey Irak’ın durumuyla ilgili olarak ise, Türkiye’nin jeopolitik kaygıları, Irak’taki toprak düzenlemesinin Kuzey Irak’ta Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yegane tehdit olacak şekilde Kürt devleti yaratılması yönündeki stratejik varsayıma dayanıyor. Irak’taki birinci ve ikinci savaş arasında, Türkiye, Kuzey Irak’taki Amerika politikasını üç noktada başarısız olarak addediyordu:

1- Herkes Güvenlik Konseyinin egemenlik, toprak bütünlüğü ve Irak’ın siyasi bağımsızlığı üzerinde duran 688 sayılı kararının (15/4/1991) uygulanmasını desteklese de, Bağdat, ülkenin Kuzey bölümünün kontrolünü bıraktı.

2- Kuzey Irak’taki savaş sonucunda oluşan otorite boşluğu ülkenin bölünme koşullarını güçlendirdi ve bunu takiben gelecekte Kürt devletinin oluşması perspektifiyle Türkiye’nin güvenliğine ilişkin olumsuz bir unsur ortaya çıktı.

3- Amerikalıların Saddam’ı düşüşe sürüklemek yönündeki temel hedefi başarısızlığa uğradı ve tam aksine Irak içindeki gücü, aşamalı olarak arttı, daha önce hiç olmadığı kadar istikrara kavuştu.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşı arasında geçen süreç içerisinde, Ankara’nın Kuzey Irak’taki Kürt sorunundaki tutumu, Kuzey Irak’taki çözüm şeklini Amerikalılara dikte ettirebileceği şeklindeki güçlü bir öz güven tarafından belirleniyordu. Ankara, Amerikalılarla yapılacak, toprak bütünlüğünü tehdit etme ihtimalinin olduğu herhangi bir uzlaşma hususunda tavizsiz ve retçi olarak görünüyordu. Bu ilişkiler çerçevesi Irak’taki Amerikan işgalinin aldığı şekilden ve ardından Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra toptan değişti.

Türkiye’nin 2003 yılındaki Irak savaşındaki tutumu, çoğunlukla Ankara’da 1991 savaşının ardından sabitleşen özgüvenin sonucu idi. Türkiye’nin 1990’lı yıllar süresince Kuzey Irak’a gerek askeri gerekse siyasi olarak müdahale etmesi politikasının Amerikalılar tarafından benimsenmesi ve birçok defa da cesaretlendirilmesi, Ankara’nın militarist bürokrasisinin, Kuzey Irak’ta ilerideki gelişmelerde başrol oynayabileceğine inanmasını sağladı. Hem de Amerikalılara, belirleyici önemde değişikliklerin şekillendiği bölgelerde şantajvari bir şekilde jeostratejik sınırları empoze edecek derecede başrol oynayabileceğine inandı.

Ankara’nın bu tutumu PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında tutuklanması ile daha da fazla güçlendi. Öcalan’ın tutuklanması, 2003 yılına kadar Türkiye’de etnik bağımsızlık hareketinin geri sayımı için başlangıç noktası idi. Süper güç tarafından 2003 yılında gizliden gizliye icra edildiği gibi uygulanan liderlik stratejisi, Türkiye’nin, Amerikalıların yeni Irak’ta muhtemel güçsüzlüğünün sürmesi ihtimaline bel bağlaması yönündeki askeri amaçlarını çabucak etkisiz kıldı. Türkiye savaş çatışmasını önleyemedi ve kendi müdahalesiyle belirleyici sonucun elde edilmesi için uzatılmış savaş süreci koşulları yaratmaya çalıştı. Bu, ona savaş sonrasında Irak’ın yeniden yapılandırılmasında ve özellikle de Kürt sorunu ile ilgili olarak güçlü bir konuma gelmesine fırsat tanıyacaktı. Ancak, savaş gelişmesi Türkiye’yi elverişsiz bir müzakere konumuna getirdi.Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir. (Kıbrıs Rum Kesimi’nda yayınlanan Politis gazetesi, 27 Mayıs 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir

129. Sayımızın Manşetini Rum Politis Gazetesinden Hristos Yakovu yazdı

Hristos Yakovu – Politis Gazetesi

GÜNEY KIBRIS, Lefkoşa: 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğu, Türkiye tarafından, güvenlik açısından doğrudan artan bir jeopolitik tehlike olarak algılandı. Bir yandan resmi olmayan bir bağımsızlığın tadına varmaya başlayan bölgedeki tek parça Kürt nüfusu, Türkiye Kürtleri açısından cazip bir emsal teşkil etmeye meyilliydi. Öte yandan 1999 yılına kadar Suriye tarafından Kürdistan İşçi Partisi gerillalarına rahatça sağlanan toprak olanağı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edecek şekilde Kürtler için güçlü bir toprak temeli yaratmaya meyilliydi.

Bu kaygılar, Türkiye’ye komşu olan ülkelerdeki her türlü toprak değişikliğinde -özellikle de bu değişiklikler geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun parçası olan yerlerle ilgili ise- Türk militarist bürokrasi elitinin aşırı hassas olmasını gerektiren resmi Kemalist anlayışın bir yansımasıdır.

Kuzey Irak’ın durumuyla ilgili olarak ise, Türkiye’nin jeopolitik kaygıları, Irak’taki toprak düzenlemesinin Kuzey Irak’ta Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yegane tehdit olacak şekilde Kürt devleti yaratılması yönündeki stratejik varsayıma dayanıyor. Irak’taki birinci ve ikinci savaş arasında, Türkiye, Kuzey Irak’taki Amerika politikasını üç noktada başarısız olarak addediyordu:

1- Herkes Güvenlik Konseyinin egemenlik, toprak bütünlüğü ve Irak’ın siyasi bağımsızlığı üzerinde duran 688 sayılı kararının (15/4/1991) uygulanmasını desteklese de, Bağdat, ülkenin Kuzey bölümünün kontrolünü bıraktı.

2- Kuzey Irak’taki savaş sonucunda oluşan otorite boşluğu ülkenin bölünme koşullarını güçlendirdi ve bunu takiben gelecekte Kürt devletinin oluşması perspektifiyle Türkiye’nin güvenliğine ilişkin olumsuz bir unsur ortaya çıktı.

3- Amerikalıların Saddam’ı düşüşe sürüklemek yönündeki temel hedefi başarısızlığa uğradı ve tam aksine Irak içindeki gücü, aşamalı olarak arttı, daha önce hiç olmadığı kadar istikrara kavuştu.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşı arasında geçen süreç içerisinde, Ankara’nın Kuzey Irak’taki Kürt sorunundaki tutumu, Kuzey Irak’taki çözüm şeklini Amerikalılara dikte ettirebileceği şeklindeki güçlü bir öz güven tarafından belirleniyordu. Ankara, Amerikalılarla yapılacak, toprak bütünlüğünü tehdit etme ihtimalinin olduğu herhangi bir uzlaşma hususunda tavizsiz ve retçi olarak görünüyordu. Bu ilişkiler çerçevesi Irak’taki Amerikan işgalinin aldığı şekilden ve ardından Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra toptan değişti.

Türkiye’nin 2003 yılındaki Irak savaşındaki tutumu, çoğunlukla Ankara’da 1991 savaşının ardından sabitleşen özgüvenin sonucu idi. Türkiye’nin 1990’lı yıllar süresince Kuzey Irak’a gerek askeri gerekse siyasi olarak müdahale etmesi politikasının Amerikalılar tarafından benimsenmesi ve birçok defa da cesaretlendirilmesi, Ankara’nın militarist bürokrasisinin, Kuzey Irak’ta ilerideki gelişmelerde başrol oynayabileceğine inanmasını sağladı. Hem de Amerikalılara, belirleyici önemde değişikliklerin şekillendiği bölgelerde şantajvari bir şekilde jeostratejik sınırları empoze edecek derecede başrol oynayabileceğine inandı.

Ankara’nın bu tutumu PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında tutuklanması ile daha da fazla güçlendi. Öcalan’ın tutuklanması, 2003 yılına kadar Türkiye’de etnik bağımsızlık hareketinin geri sayımı için başlangıç noktası idi. Süper güç tarafından 2003 yılında gizliden gizliye icra edildiği gibi uygulanan liderlik stratejisi, Türkiye’nin, Amerikalıların yeni Irak’ta muhtemel güçsüzlüğünün sürmesi ihtimaline bel bağlaması yönündeki askeri amaçlarını çabucak etkisiz kıldı. Türkiye savaş çatışmasını önleyemedi ve kendi müdahalesiyle belirleyici sonucun elde edilmesi için uzatılmış savaş süreci koşulları yaratmaya çalıştı. Bu, ona savaş sonrasında Irak’ın yeniden yapılandırılmasında ve özellikle de Kürt sorunu ile ilgili olarak güçlü bir konuma gelmesine fırsat tanıyacaktı. Ancak, savaş gelişmesi Türkiye’yi elverişsiz bir müzakere konumuna getirdi.Bugün, Ankara, çıkarlarının ABD’nin çıkarlarıyla çatışması sebebiyle bu gelişmelere sonuç getirici bir müdahalede bulunma ihtimali olmadan yalnızca gelişmeleri izliyor. Türkiye, Amerikalıların Kuzey Irak Kürtlerinin gelecekte bağımsız bir devlet kurma yolunda ilerlemesini engelleyeceğini umuyor. Ancak, Irak’ın kalan kısmı istikrarsız olmaya devam ettikçe ve komşu İran stratejik olarak güçlendikçe, Türk kaygılarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Türk birliklerinin Kuzey Irak’a muhtemel bir müdahalesi riski oldukça büyük olacaktır, nitekim böyle bir şey Ankara’yı ABD’nin çıkarlarıyla karşılıklı çatışma durumuna getirir. (Kıbrıs Rum Kesimi’nda yayınlanan Politis gazetesi, 27 Mayıs 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Türkiye Cumhuriyeti bir dönüm noktasında. Türkiye, Batı dünyasında konumunu derinleştirirken özgür, demokratik ve aynı zamanda dindar kalabilecek mi? Cevabın bütün bölgede yankıları olacak. Orta Doğulu demokratlar AKP’yi devirmek için yumuşak bir darbenin dinci partilerin demokraside hiçbir yeri olmadığı mesajını göndermesinden korkuyorlar. Avrupa da gelişmeleri yakından izliyor ve daha fazla askeri müdahale Türkiye’nin AB’ye katılma girişimini sona erdirebilir. Daha kötüsü, ülkenin bölünmesini derinleştirecektir.

130. Sayımızın Manşetini ABD’nin Ankara Eski Büyükelçisi Morton Abramowitz yazdı

Morton Abramowitz
ABD’nin Ankara Eski Büyükelçisi
Amerikan Newsweek dergisi
ABD, Washington: Türkiye her on yılda bir, siyasi krizden mustarip oluyor. Şimdi yaklaşmakta olan hesaplaşma, geçmişteki gibi İslamın geri çekilmesiyle sonlanmayabilir. İhtilaf, Müslüman dünyada ve Batıdaki yansımalarıyla önemli bir soruna dikkat çekiyor: İslam siyasi hayatta ne gibi bir rol oynamalıdır?

On yıl önce Türkiye’nin laik geleneğini koruyan generaller, İslamcı köktenciler tarafından yönetilen bir koalisyon hükümetini devirdiler ve partiyi yasakladılar. Ancak bu sefer, iktidar partisi AKP sessizce ortadan kaybolmayı reddediyor. AKP’nin, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün -laiklerin saygın kalesi olan- Cumhurbaşkanlığı adaylığını çekerek askerlerin ve yargının baskısına boyun eğdiği doğru. Ne var ki, AKP genel seçim çağrısında bulunarak da ordunun diktasıyla çekişti. Bunu yapacak kadar da güçlü bir konumda: Parti; etkin yönetimi, ekonomik ilerlemesi ve siyasi reformları sayesinde parlamentoda çoğunluğa ve yaygın bir halk desteğine sahip.

Bu kriz ve geçmiştekiler arasındaki başka bir fark da, Türkiye’nin ekonomisinin faaliyette olmaya devam etmesi: Liranın değeri bile arttı. Hiçbir partinin Türkiye’nin reformlarını ve küresel ekonomiyle bütünleşmesini tersine çeviremeyeceği yönündeki fikir birliği yüzünden uluslararası piyasalar kargaşayı görmezden geldi.

Ancak Türkiye’nin kendisi gittikçe bölünüyor. Laik müessese, desteğinin çoğunu yoksul, dindar Müslümanlardan alan AKP’ye daha fazla güç kaptırmaktan çok korkuyor. Laikler AKP’yi küçük görüyorlar ve fırsat bulduğunda devletin gücünü, İslamı Türklerin hayatının her yönüne sokmak için kullanacağından eminler.

Bu tip tavırlarla son gezimde karşılaştım. Bir profesör arkadaşım, “Dini öğelerin günlük hayatımızı etkileyen artan baskılarını gözden kaçırıyorsun” diye ısrar eti. O ve diğerleri bir sürü daha başka kanıt saydı: Çocukları rahatsız ediliyor, alkol elde etmek daha zorlaşıyor, kamu kuruluşlarında terfilerde din anahtar konuma geldi ve İstanbul’un birçok bölgesi artık çok daha fazla Orta Doğu’ya benziyor -birçok kamu alanında kızlarla erkekler ayrılıyor ve kadınlar baştan aşağı kapalı-. Sık sık “Atatürk bunun için mi savaştı?” lafını duyuyorum. Önde gelen bir matematikçi ise şunu dedi: “Siz Amerikalılar ılımlı İslama inanıyorsunuz. Öyle bir şey yok.”

Birçok laik, siyasete askeri müdahale fikrini sevmiyor. Ama laiklikle demokrasi arasında seçim yapmanın yanlış olduğunu ileri sürüyorlar: Onlara göre, demokrasiyi korumak ancak Laiklikle mümkün. Eğer ordu ile AKP arasında seçim yapmaları gerekirse sanırım çoğu orduyu seçecektir.

AKP’li liderler, kendilerini AB’ye adadıklarını ve Türkiye’yi İslamlaştırmak için resmi bir adım atmadıklarına dikkat çekerek kendi partilerinin dinci olmadığında ısrar ediyorlar. Onlar için mesele dini özgürlük. Türkler dini duygularını ifade etmekte özgür olmalı. Bu, devlet okullarında başörtüsü takmak anlamına gelse bile. Kriz büyürken AKP itidalli davranıyor: Hükümete karşı büyük laiklik gösterilerinden sonra çok daha büyük karşı gösteriler düzenleyebilecek olan AKP karşılık vermeyi reddetti.

Yine de seçimler yaklaşırken ortam gergin. Ankara’da bombalı bir saldırı meydana geldi, AKP’nin yasaklanacağı söylentileri ve Kuzey Irak’a askeri müdahale yapılması talepleri var. Türklerin çoğu AKP’yi çoğunluk olmadan iktidara döndürecek adil bir seçim olmasını umuyor, çünkü bir koalisyonun gereklilikleri, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de olmak üzere partiyi sınırlayacaktır. AKP yine çoğunluğu alırsa sorunlar katlanabilir. Ordu AKP kontrolündeki bir parlamentonun kendi cumhurbaşkanını seçebilmesine izin verecek mi? Bu, generallerin engellemekte zorlandıkları bir şey. İşleri zorlaştıran, cumhurbaşkanını halkın seçmesi için AKP’nin desteklediği anayasal değişiklik oldu.

Bütün bunların gösterdiği gibi Türkiye Cumhuriyeti bir dönüm noktasında. Türkiye, Batı dünyasında konumunu derinleştirirken özgür, demokratik ve aynı zamanda dindar kalabilecek mi? Cevabın bütün bölgede yankıları olacak. Orta Doğulu demokratlar AKP’yi devirmek için yumuşak bir darbenin dinci partilerin demokraside hiçbir yeri olmadığı mesajını göndermesinden korkuyorlar. Avrupa da gelişmeleri yakından izliyor ve daha fazla askeri müdahale Türkiye’nin AB’ye katılma girişimini sona erdirebilir. Daha kötüsü, ülkenin bölünmesini derinleştirecektir. Öfke ve heyecan artarken bir uzlaşma bulmak her gün daha da zorlaşıyor. (ABD’de yayımlanan Newsweek dergisinin 11 Haziran 2007 tarihli uluslararası baskısı)

Yazan :admin

Tem 17

Amerikalı bilim adamları, elektrik kablosu kullanmadan bir cihaza enerji iletmenin yöntemini buldu. Massachusetts Institute of Technology’ye bağlı bilim adamları, enerji kaynağından 2 metre uzaklıktaki 60 vatlık bir ampulü kablo olmaksızın aydınlatmayı başardı. Araştırmacılar, enerjiyi, biri ampulde, diğeri enerji kaynağında bulunan iki bakır bobin arasında elektromanyetik dalgalarla iletti.

131. Sayımızın manşetini ABD Ordu Nanoteknoloji Araştırma Enstitüsü’nden Franklin Hadley yazdı

Franklin Hadley

Ordu Nanoteknoloji Araşt. Enstitüsü

ABD, New York: Kablosuz güç transferinin mümkün olduğu bir gelecek hayal edin: Bizi sonsuza kadar her yerde olan elektrik kablolarından kurtaran ve prize takılmaksızın kendilerini şarj edebilen cep telefonları, mp3 çalarlar, dizüstü bilgisayarlar ve diğer taşınabilir elektronik aletler. Bu aletlerin bazılarının çalışmak için hantal bataryalara bile ihtiyacı olmayabilir.

MIT’nin Fizik Bölümünden, Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri Bölümünden ve Soldier Nanaotechnology Enstitüsü’nden bir ekip, deneyleriyle bu gelecek vizyonunu gerçekleştirme yolunda önemli bir adım attı. Profesör Marin Soljacic başkanlığındaki ekibin üyeleri Andre Kurs, Aristeidis Karalis, Robert Moffatt, Profesör Peter Fisher ve Profesör John Joannopoulos’tan (ISN direktörü) oluşmaktadır. Yakın tarihli teorik varsayımlarını gerçekleştirerek, (kablo kullanmadan) enerji kaynağından 2 metreden daha fazla uzakta bulunan 60 vatlık bir ampulü aydınlatmayı başardılar; kaynak ile cihaz arasında hiçbir fiziksel bağlantı bulunmamaktaydı. MIT ekibi bu sisteme kablosuz elektrik sözcüklerinden türetilen “WiTricity” adını vermiştir. Çalışma, 7 Haziran tarihinde Science Express’ te -Science dergisinin online yayını- açıklanacaktır. Hikaye, birkaç yıl önce bir gece yarısında başlamaktadır. Pijamaları içindeki Soljacic, mutfağın tezgahında duran cep telefonuna bakmaktadır. “O ay belki altıncı kez, onu şarj etmeyi unuttuğumu fark etmem için bipleyen cep telefonum tarafından uyandırılmıştım. Cihazın şarj olmak için kendi başının çaresine bakması harika olur diye düşündüm.”

Bunu mümkün kılmak için gücün kablosuz iletilmesi gerekmekteydi, böylece Soljacic bu isteği gerçek kılmaya yardım edecek fiziksel olgu hakkında düşünmeye başladı.

Işıma yöntemleri

Gücün kablosuz iletilmesi için çeşitli yöntemler yüzyıllardır bilinmektedir. Belki en iyi bilinen örnek radyo dalgaları gibi elektromanyetik ışımadır. Enformasyonun kablosuz iletilmesi için böyle bir ışıma harika olduğu halde güç iletimi için kullanılması mümkün değildir. Işıma her yöne yayıldığı için, gücün büyük bir bölümü boş uzayda boşa harcanacak, güç kaybı çok fazla olacaktır. Biri, lazerler gibi yönlendirilmiş elektromanyetik ışınım kullanılmasını düşünebilir. Ama bu çok pratik değildir hatta tehlikeli bile olabilir. Kaynak ile cihaz arasında kesintisiz bir görüş hattı ve cihaz hareketli olduğunda karmaşık bir takip mekanizması gerektirmektedir.

Anahtar: Manyetik Çift Titreşim

Aksine WiTricity, çift titreşim nesnelerinin kullanılmasına dayanmaktadır. Aynı titreşim frekansındaki iki titreşim nesnesi, titreşim dalgasının dışındaki nesnelerle zayıf bir şekilde etkileşirken enerjilerini verimli olarak birbirlerine aktarabiliyor. Salıncaktaki çocuk bunun için iyi bir örnektir. Salıncak bir mekanik titreşim türüdür, sadece çocuk salıncağın doğal frekansında bacaklarını aşağı yukarı kaldırdığı zaman gerçek enerji vermektedir. Diğer bir örnek akustik titreşimleri içermektedir: 100 adet aynı şarap bardaklarının olduğu bir oda hayal edin, her birine farklı seviyede şarap doldurulsun. Böylece onların her biri farklı titreşim frekanslarına sahip olmaktadır.

Eğer bir opera sanatçısı odanın içinde yeterince yüksek sesle tek bir nota söylerse, aynı dalgadaki bir bardak belki patlayacak kadar yeterli enerji biriktirebilir. Bu arada diğer bardaklar etkilenmeyecektir. Herhangi bir çift titreşimler sisteminde, sık sık “güçlü çift” operasyon rejimi oluşmaktadır. Verili bir sistemde o rejim içinde biri çalışmayı başarırsa enerji transferi çok verimli olabilir. Her çeşit titreşime uygulanan (örneğin akustik, mekanik, elektromanyetik vs.) bu faktörler evrensel olmakla beraber, MIT ekibi belirli tek bir çeşide odaklanmıştır: Manyetik çift titreşim. Ekip, daha çok manyetik alanları aracılığıyla birleştirilmiş iki elektromanyetik titreşimli sistem keşfetmiştir; aralarındaki uzaklık, titreşim nesnelerinin boyutundan birkaç kez daha büyük olduğunda bile bu sistemdeki güçlü çift rejimi saptayabildiler. Bu yolla yeterli güç transferi gerçekleştirilebilmiştir.

Manyetik bağlama, olağan materyallerin büyük çoğunluğu manyetik alanlarla oldukça zayıf şekilde etkileşime girdiği için günlük uygulamalar için özellikle uygundur. Böylece dış çevredeki nesnelerle etkileşim daha fazla engellenmektedir. Fizikte yüksek lisans öğrencisi olan Kurs “manyetik alanların biyolojik organizmalarla çok zayıf şekilde etkileşmesinin güvenlik faktörleri için de önemli olduğunu” belirtmiştir. İncelenen tasarım, her biri kendi başına titreşim sistemi olan iki bakır bobinden oluşmaktadır. Güç kaynağına bağlanan bobinlerden biri gönderme birimidir. Çevreyi elektromanyetik dalgalarla aydınlatmak yerine, çevresindeki alanı MHz frekansında dalgalanan ışımasız manyetik alanla doldurmaktadır. Sürecin titreşimli doğası, gönderme birimi ve alıcı birim arasında güçlü bir etkileşim sağlamaktadır. Bu arada çevrenin geri kalanıyla etkileşim zayıf kalmaktadır.

MIT’te fizik bölümü öğrencisi olan Moffat’ın açıklamasına göre “ışımasız alanı kullanmanın en önemli avantajı, alıcı birim tarafından toplanmayan enerjinin büyük bölümünün gönderici birimin çevresine bağlı olarak kalması, çevreye yayılmaması ve kaybolmaması gerçeğinde yatmaktadır”. Böyle bir tasarımla güç transferi sınırlı bir menzile sahip olmaktadır. Daha küçük boyuttaki alıcılar için menzil daha da kısalacaktır. Yine de dizüstü bilgisayar boyutundaki bobinler için, bir dizüstü bilgisayarı çalıştırmak için yeterli olandan daha fazla güç seviyesi oda büyüklüğündeki uzaklıklar üzerinde neredeyse her yönde ve verimli olarak iletilebilmektedir. Bu iletişim, çevredeki alanın geometrisinden bağımsız olarak ve çevresel nesneler iki bobin arasındaki görüş hattını tamamen kapatsa bile gerçekleştirilebilmektedir. Fisher “dizüstü bilgisayar böyle bir kablosuz güç kaynağının bulunduğu bir odada durduğu sürece, prize takılmasına gerek olmaksızın otomatik olarak şarj olacaktır. Gerçekten böyle bir odanın içinde çalışması için bataryaya bile ihtiyaç duyulmayacaktır” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur. Uzun dönemde bu, insanların oldukça ağır ve pahalı olan bataryalara olan bağımlılığını azaltabilir. İlk bakışta böyle bir güç transferi, göreceli olarak sıradan bir manyetik indüksiyonu hatırlatmaktadır. Tıpkı çok kısa mesafede birbirlerine güç ileten bobinlerin bulunduğu güç transformatörlerinde kullanılan gibi. Gönderici bir bobinde dolaşan bir elektrik akımı alıcı bobindeki bir başka akıma neden olmaktadır. Her iki bobin oldukça yakındır, ama birbirine değmemektedir. Ama bu süreç, bobinler arasındaki mesafe arttığında önemli ölçüde değişmektedir. Elektrik mühendisliği ve bilgisayar bilimlerinde öğrenci olan Karalis’in belirttiği gibi “Burada titreşim bağlantısının büyüsü ortaya çıkmaktadır. Alışılmış rezonanssız manyetik indüksiyon bu özellikli sistemde bir milyon kez daha az verimli olacaktır.”

Eski fizik, Yeni talep

WiTricity, iyi bilinen fizik kanunlarına dayanmaktadır. Öyle ki birisi daha önce neden hiç kimsenin bunu düşünmediğini merak edebilir. Joannopoulos şunları söylemektedir: “Geçmişte böyle bir sistem için büyük bir talep bulunmamaktaydı, böylece insanların bunu incelemek için güçlü bir motivasyonu olmamıştır. Son birkaç yılda dizüstü bilgisayarlar, cep telefonları, iPod’lar ve hatta ev robotları gibi taşınabilir elektronik cihazlar yaygınlaştı. Bunların hepsi, sık sık şarj edilmesi gereken bataryalara ihtiyaç duymaktadır.”

Geleceğin neler sunacağı hakkında Soljacic şunları ilave etmiştir: “Bir zamanlar oğlum yaklaşık üç yaşındayken büyükannelerinin evini ziyaret etmiştik. 20 yıllık eski bir telefonları vardı ve oğlum ahizeyi kaldırıp şunu sordu: ‘Baba bu telefon neden bir kabloyla duvara bağlı?’

Bu kablosuz bir dünyada büyüyen bir çocuğun düşünce biçimidir. Verilebilecek en iyi cevap şuydu: ‘Ne kadar tuhaf ve kullanışsız, değil mi? Umarım kablolar ve bataryaların bir kısmından kurtulacağız.’”

Bu çalışmanın finansmanı, Ordu Nanoteknoloji Araştırma Enstitüsü -Soldier Nanotechnology Enstitüsü-, Ulusal Bilim Vakfı Materyal Bilimleri ve Mühendislik Merkezi ve Enerji Bakanlığı tarafından sağlanmıştır. (Ordu Nanoteknoloji Araştırma Enstitüsü- Haziran 2007, Haberin kendi başlığı “Güle Güle Kablolar”dır- dg)

Yazan :admin

Tem 17

Patrik Bartholomeos: “Türkiye Başbakanı Erdoğan tarafından temsil edilen ılımlı İslamın bir tehlike oluşturduğunu zannetmiyorum. İnsanlar dinlerine bağlı. Buna da hepimiz saygı duyuyoruz. Aşırı dini fanatizm değil de ılımlı İslam söz konusuysa, bunu tehdit olarak görmüyorum.Şiddet ve terörizme gelince; dini fanatizm varsa, din ayrımı yapmaksızın, bu her zaman tehlikelidir. Aşırı Ortodoksların arasında da böyle bir eğilim vardır.”

132. Sayımızın Manşetini Yunan Eleftheros Tipos gazetesinden Manolis Kottakis yazdı

Manolis Kottakis Yunan Eleftheros Tipos gazetesi YUNANİSTAN, Atina: Ekümenik Patrik Bartholomeos gazetemize verdiği mülakatta, “Türkiye’nin bugünkü Başbakanı Erdoğan tarafından temsil edilen ılımlı İslamın bir tehlike oluşturduğunu zannetmediğini, ancak inanç ve dinleri uğruna demokrasinin gereklerinden ödün vermediklerini” vurguluyor ve “aşırı dini fanatizm değil de ılımlı İslam söz konusuysa, Türkiye için bir tehdit görmediğini” belirtiyor.Ayrıca Bartholomeos sonbaharda Grönland’da dinler arası büyük bir toplantı gerçekleştireceğini ve bu toplantı sırasında dünyanın kurtarılması için sessiz bir dua töreni yapılacağını söylüyor.

Patrik mülakatında Başpiskopos Hristodulos ile Aretaio hastanesinde yaptığı görüşmeye ve yaptıkları konuşmaların gündemine değiniyor. Patrik ziyaretini şöyle yorumluyor: “Gelip, geçmiş olsun demeyi kardeşlik görevi olarak değerlendirdim.”

KOTTAKİS: Sayın Patrik, İslam, laik devlet ve demokrasi için bir tehdit oluşturur mu?

BARTHOLOMEOS: Türkiye Başbakanı Erdoğan tarafından temsil edilen ılımlı İslamın bir tehlike oluşturduğunu zannetmiyorum. İnsanlar dinlerine bağlı. Buna da hepimiz saygı duyuyoruz. Neden dinlerine bağlı olmasınlar? İnanç ve dinleri adına demokrasinin gereklerinden ödün vermemektedirler. Aşırı dini fanatizm değil de ılımlı İslam söz konusuysa, bunu tehdit olarak görmüyorum.Şiddet ve terörizme gelince; dini fanatizm varsa, din ayrımı yapmaksızın, bu her zaman tehlikelidir. Aşırı Ortodoksların arasında da böyle bir eğilim vardır. Silahlara sarılıp savaşa başlamayacaklar ama bizden farklı görüşe sahip olanlara karşı fanatikliğin ve kinin olması hoş bir şey değildir. Üstelik din ve fanatizm birbirine zıttır. Neye inanırsa inansınlar, nereye ait olursa olsunlar, din, halklar arasında sevgi ve dostluğu öğütleyen bir kurumdur. İşin içine fanatizm ve kinin girdiği andan itibaren gerçek din üzerinde konuşamayız. (Eleftheros Tipos gazetesi -17 Haziran 2007)

Başpiskopos’tan Türkiye’ye tepki

Kıbrıs Rum Kesimi Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos, düzenlendiği basın toplantısında, KKTC’deki kiliselerin yıkıma terk edildikleri iddiasıyla Türkiye’ye tepki gösterdi. Kıbrıs Rum Kesimi Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu 2. Hrisostomos, İtalya’da bir haftadır sürdürdüğü temaslarını tamamlamasının ardından bugün Roma’da düzenlediği basın toplantısında Türkiye’ye yüklendi. “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kiliselerin sürekli tadilat ve yıkıma maruz bırakıldığını” iddia eden 2. Hrisostomos, Avrupa Birliği ve ABD’yi bu konuda Ortodoks Kilisesi’ne yardımcı olmaya çağırdı.

Türkiye’nin din özgürlüğü açısından Avrupa ölçütlerine göre davranmadığını ileri süren 2. Hrisostomos, “Türkiye’nin AB’ye girmesini istiyoruz. Türkiye bu şekilde, Avrupa yolunda ilerleyerek, nihayet insan haklarına da saygı zorunda kalacaktır. Bu, Kıbrıs açısından da hayırlı olacaktır. Ama Türkiye şu an itibarıyla AB’ye girmek için gerekli koşulları yerine getirmiş midir diye sorarsanız, benim yanıtım olumsuzdur” dedi.Başpiskopos 2. Hrisostomos, “Kıbrıs’ın Türk kesimindeki kiliselelerimizi kendi imkanlarımızla restore edebilmek, oralara dönüp ibadet edebilmek istiyoruz. Avrupa ve ABD’nin 33 yıldır söz ettikleri insan haklarının Kıbrıs’ta da korunmasını; kiliselerimizi restorasyon ve savunma, oralarda ibadet hakkımızın tanınmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

Başpiskohos 2. Hırisostomos, KKTC topraklarındaki Aziz Barnabas Manastırı’na Kıbrıslı 5 Rum keşişin geri dönüşüne izin verilmesinin sağlanması için “büyük ülkelerin büyükelçilerine ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yetkililerine” telefon ettiğini de açıkladı.

Konuştuğu yetkililere, “Seksenini aşmış beş keşişin manastırlarına dönerek orada ölmek istemelerinin, Kıbrıs Türk toplumuna, Türk-Kıbrıs ordusuna ve Türkiye’ye ne türden bir zararları dokunabilir” diye sorduğunu da belirten 2. Hrisostomos, “Seksenini aşmış ve hiç kimseye zararı olmayacak beş keşişin, Aziz Barnabas Manastırı’na dönerek, hayatlarını orada tamamlama arzularının yerine getirilmesini istiyoruz” dedi.

Başpiskopos 2. Hırisostomos, Roma’da bulunduğu süre içerisinde İtalya Başbakanı Romano Prodi ve Roma Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa 16. Benediktus tarafından da kabul edildi.

2. Hırisostomos’un Vatikan ziyareti sırasında, Başpiskopos ve Papa’nın yayımladıkları ortak deklarasyonda KKTC’deki kiliselerin durumuna ilişkin Rum kesiminin iddialarının aynen yansıması ve bu konuda duyulan rahatsızlığın ifade edilmesi de dikkati çekti. (Lütfullah Göktaş, NTV Roma Muhabiri- 19 Haziran 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Rusya’nın genel nüfusu yılda ortalama 700 bin azalırken, Müslüman Rusların oranı yılda yüzde 4 oranında artmaya devam ediyor. Etnik Ruslar arasında doğum oranı her yıl düşerken federasyon içindeki Müslümanlarda bunun tam aksi görülüyor. Dolayısıyla önümüzdeki 40-50 yıl içinde Rusya’da Müslümanların çoğunlukta olması ciddi bir ihtimal. Estonya Üniversitesi profesörlerinden Paul Goble, “Rusya’daki radikal Müslümanlar Kremlin’de yönetimi ele geçirirse ellerinde bir değil binlerce nükleer silah olacak..” diyor.

133. Sayımızın Manşeti Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Merkezi’ne ait

Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Mrk.
ABD, Washington: Rusya’nın genel nüfusu yılda ortalama 700 bin azalırken, Müslüman Rusların oranı yılda yüzde 4 oranında artmaya devam ediyor. Rusya Federasyonu’nun hem toplam nüfusu, hem de azalan nüfus içindeki etnik Rusların oranı giderek azalıyor. Yetkililere göre, Federasyon içinde 1989 yılında 119 milyon Rus yaşarken bu rakam 2002’de 115 milyona düştü. Bu, 13 yıl içinde, etnik Rusların genel nüfustaki payının yüzde 81 buçuktan yüzde 79’a indiğini gösteriyor.

Birleşmiş Milletler, Rusya’nın şu anda 140 milyon olan nüfusunun 2050 yılına kadar üçte bir oranında azalarak 95 milyona düşeceğini tahmin ediyor. Etnik Ruslar arasında doğum oranı her yıl düşerken federasyon içindeki Müslümanlarda bunun tam aksi görülüyor. Dolayısıyla önümüzdeki 40-50 yıl içinde Rusya’da Müslümanların çoğunlukta olması ciddi bir ihtimal. Estonya Üniversitesi profesörlerinden Paul Goble, geçtiğimiz 10 yıl içinde iki kıtaya yayılmış bu ülkenin önemli toplumsal değişikliklere sahne olduğunu söylüyor. ”Rusya’da İslam” adlı kitabıyla tanınan Amerikalı uzman Moskova’da Paris’tekinden daha fazla Müslüman yaşadığına dikkat çekiyor ve 2 buçuk ile 3 milyon arasında Müslüman bulunduğunu söylüyor.

Amerikalı uzmana göre, Moskova’da Müslüman toplumu bir milyon nüfusuyla Azeriler izliyor. Petersburg’da bir milyon ile bir milyon 250 bin arasında Müslüman yaşadığını; Karelya, Kamçatka ve Sakhalin yarımadası gibi şimdiye kadar tek bir Müslüman’ın bile bulunmadığı yerlerde artık çok sayıda Müslüman’ın yaşadığını belirtiyor uzman.
Paul Goble nüfus azalmasının en belirgin şekilde 18-55 yaş grubunda görüldüğünü söylüyor. Ölüm oranının özellikle çalışanlar arasında çok yüksek olduğunu söyleyen Goble, bazı işyerlerindeki ölü sayısının savaş alanı hatırlattığını söylüyor. Paul Goble ölümlerden alkolizm, hastalık ve iş kazalarını sorumlu tutuyor, ve etnik Rus nüfusun heryıl bir milyon azaldığını vurguluyor.

Rus Federasyonu’nda da Müslümanlar iki bölgede yoğunlaşmış durumda. Birincisi Volga havzası ikincisi ise kuzey kafkasya. Volga havzasında yaşayan Müslümanlar yüzyıllardır Rus vatandaşı olarak yaşıyor ve ılımlı görüşleriyle tanınıyor. Kafkas Müslümanları ise başta Çeçenler olmak üzere Rus işgalini asla benimsemedi. Bölge radikal dincilerin en faal olduğu yerlerden..

Bazı batılı uzmanlar Rus nüfusundaki bu değişimin çok ciddi uluslararası sonuçları olacağını ileri sürüyor. Goble’a göre Müslümanlar çoğunlukta olunca radikal dincilerin hükümeti ele geçirmesi mümkün. Amerikalı uzman radikal Müslümanların nükleer silah ele geçirme tehlikesinin Batı’yı her zaman korkuttuğunu söylüyor ve devamla “Rusya’daki radikal Müslümanlar Kremlin’de yönetimi ele geçirirse ellerinde bir değil binlerce nükleer silah olacak..” diyor. Paul Goble’ye göre böyle bir senaryoya tanık olmamız için Moskova hükümetinin Müslümanları siyasi sürece katması ve dini inançlarıyla temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi gerekiyor. Rusya’daki Müslüman nüfusu Avar, Kabartay, Yakut, Dargin, Azeri, Kumuk, Lezgin, İnguş, Tuvalı, Karaçay, Özbek, Adige, Tabasaran, Balkar, Hakas, Nogay, Altay, Çerkez, Kırgız, Tacik, Türkmen, Kırım Tatarı, Meshet Türkü, Abhaz, Tat, Kürt, Arap, İranlı, Uygur, Afgan ve Arnavutlar oluşturuyor. (Amerika’nın Sesi Radyosu-26 Haziran 2007)

Dünya Gündemi’nin Yorumu
Bu haber, Amerikan kuşatmasına karşı İslam ülkeleriyle ilişki kuran Moskova’nın, ülkede yaşayan müslümanlarla ve İslam ülkeleriyle iyi ilişkilerini bozma amaçlı provakatif bir haberdir.(Haber Merkezi- 26 Haziran 2007)

Yazan :admin

Tem 17

Kesin olan bir şey varsa o da “Avrupalı” sayılmak için, Hristiyanlığın temel ilkelerini (Ortodoks da olabilir) benimsemiş olmak yeterli. Türkiye eğer Hristiyan olsaydı çoktan AB üyesi olmuştu. Örneğin Katolik ülkelerde çok şeye göz yumuluyor. Bu ülkelerdeki resmi makamlar yolsuzluk yapsalar da, AB’nin kararlarını haftalarca garip isteklerle bloke etseler de ses çıkarılmıyor. Bütün bunlar en fazla yadırganıyor. Hepsi o kadar. Ama Türkiye söz konusu olunca iş değişiyor.

134. Sayımızın Manşetini Der Standard gazetesinden Gerfried Sperl yazdı

Gerfried Sperl – Der Standard gazetesi
AVUSTURYA, Viyana: Eğitim görmüş olan Avusturyalılar, bugünkü Türkiye’nin batı kesiminin, Konstantinopel 1453’te Müslüman Osmanlılar tarafından fethedilinceye kadar Bizans geleneğine göre düşünen ve hareket eden, Hristiyanlara yönelik bir üst tabakaya sahip olduğunu biliyordur. Bizans İmparatorluğu eğer alınmasaydı, kim bilir nasıl bir gelişme gösterecekti. Kesin olan bir şey varsa o da “Avrupalı” sayılmak için, Hristiyanlığın temel ilkelerini (Ortodoks da olabilir) benimsemiş olmak yeterli. Türkiye eğer Hristiyan olsaydı çoktan AB üyesi olmuştu. Örneğin Katolik ülkelerde çok şeye göz yumuluyor. Bu ülkelerdeki resmi makamlar yolsuzluk yapsalar da, eşcinsellerin Adriya Denizi’ndeki adalardan uzaklaştırılmasını isteseler de, AB’nin kararlarını haftalarca garip isteklerle bloke etseler de ses çıkarılmıyor. Bütün bunlar en fazla yadırganıyor. Hepsi o kadar. Ama Türkiye söz konusu olunca iş değişiyor. Kabul etmek gerekir ki töre cinayetleri, işkence, özellikle de Kürtlere karşı tutum, Romanya’nın, Bulgaristan’ın ve 2009’da AB üyesi olacak olan Hırvatistan’ın durumundan daha kötü bir tablo sergiliyor.

Türkiye’nin katılımından yana olanlar bile katılımın 2015’ten önce değil, bundan birkaç yıl daha sonra gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Ancak katılım karşıtlarının yanı sıra katılıma şüpheli bakanlar bile, NATO üyesinin her yanlış adımını, büyük bir hataymış gibi gösteriyor. Türkiye’nin tüm Balkan ülkelerinden daha gelişmiş bir ekonomiye ve işleyen bir güçler dağılımına sahip olmasına, idam cezasını kaldırmasına ve bölgede İsrail medyasından sonra ikinci sırayı alabilecek kalitede bir basını olmasına rağmen. Hırvatistan bundan birkaç gün önce olduğu gibi 35 başlıktan 12’sini tamamladığı zaman büyük bir “başarıdan” söz ediliyor. Türkiye aynı zaman diliminde -katılım daha çok uzakta olmasına rağmen- dört başlığı tamamladığı zaman, müzakerelerde bir nevi kopukluk olduğu kaydediliyor.

Kuşkusuz ki Türkiye’nin katılımı hem mali açıdan, hem de güç politikası açısından AB tarihindeki en büyük güç denemesi olacak. Sarkozy ve arkadaşlarının buna rağmen dürüst davranmaları gerekir. Coğrafi argümanlar da dahil olmak üzere bu konuda gösterilen argümanların tümü bahane. Gerçek olan, Müslümanların çoğunlukta olduğu böylesine büyük bir ülkenin AB’ye alınmak istenmemesi. 75 milyon Türkün yaklaşık yüzde 90’ı Müslüman. Bunlardan 20 milyonu, Trakya ve Anadolu’nun Avrupalıların da yaşadığı batı sahillerinde bulunuyor. Bu bölgede yaşayanların beş milyonu başka dinlerden. Eğer AB’ye katılımın, İslamcı elit tabakanın daha açık fikirli olan kesimini güçlendireceğine inanılıyorsa, Türkleri sürekli incitmek yerine onlara perspektif sunmak gerekir.

Avrupalı önde gelen birçok politikacının (Gusenbauer de dahil olmak üzere) popülist davranış biçimi, AB karşıtlarını ve İslamcıları güçlendiriyor. Türkiye katılımdan sonra da hemen bir avro ülkesi olmayacak, Şengen sınırı olmayacak, dolayısıyla daha uzun süre şu sıralar Doğu Avrupalılara uygulanan dezavantajlara katlanmak zorunda kalacak.
Güneydoğu Avrupa’daki Ortodoksluğu temize çıkarıp, Türkiye’deki İslamı Avrupa’nın çöküşüne sebep olmakla suçlamak, adil bir davranış değil. Hangi dinden olursa olsun dine ağırlık veren bir devlet her zaman sorun yaratır. (Avusturya’da yayınlanan Der Standard gazetesi -2 Temmuz 07)

Yazan :admin

Tem 17

El Kaide’nin misilleme gücünü ve toparlanma kabiliyetini göstermek için Türk el Kaide üyelerinin Türkiye’de yakın gelecekte bir ya da daha fazla saldırı girişimlerinde bulunmaları da muhtemeldir. PKK ile Türk el Kaidesi mensupları arasındaki işbirliğinin kesin kanıtı için Türk, ABD ve koalisyon yetkililerinin ilave incelemelerinin sonucu beklenmeli. Daha da rahatsız edici olan iki Türkiye düşmanı arasındaki işbirliği, kendi içerisinde, PKK’nın Türkiye içinde de Türk el Kaide militanlarına yardım ettiği ihtimalini içeriyor ki bu da Türk vatandaşları ve Türkiye’yi ziyaret edenlere yönelik tehdidi artırmaktadır.

135. Sayımızın manşetini Karşı Terör Uzmanı Frank Hylanda yazdı

Frank Hylanda
Karşı Terör Uzmanı
Terrrorism Focus Dergisi
ABD, Washington: Geçen haftalarda Kürt asilerin kuzeye Türkiye içlerine doğru hareketleri ve Türk ordusuna ait ve sivil hedefleri bombalamaları ve bunun sonucu olarak Türk ordusunun Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saldırılarını durdurmak amacıyla Irak’ın içine girme tehditleri kapsamlı olarak bildirildi. Ama, 23 Haziran’da Irak’ta ABD güçleriyle yaşanan bir çatışma, şimdiye kadar daha az bilinen ve yabancı savaşçıların Türkiye’den güneye Irak’a doğru akışını ve bu hareketi yöneten Türk El Kaide’sinin rolünü gün ışığına çıkardı.

23 Haziran’da, Çok Uluslu Güç-Irak (ÇUG-I) mensupları Bağdat’ın 150 mil kuzeyinde ve Kerkük’ün güneyinde olan Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu Haviya yakınlarında, hedef binaya yaklaştıklarında, dört kişi bir araca binerek olay yerinden ayrılmak istedi. ÇUG-I güçleri aracı duruncaya kadar takip ettiler ve araçtakiler silahlarını çekerek çıktılar. Dördünün de öldüğü bir silahlı çatışma yaşandı. Araçta ayrıca roket güdümlü el bombaları bulundu. İkisinin kimliği belirlendi: El Kaide’nin üst düzey liderlerinden olduğu bildirilen “Halid el Türki” lakaplı Mehmet Yılmaz ve el Kaide üst düzey liderleriyle yakın bağlantısı olan ve Halil el Türki olarak bilinen kurye Mehmet Reşit Işık. (Taşıdığı el Türki adı milliyetini ya da soyunu çağrıştırıyor, yani bu olayda Türkiye’yi) ÇUG-I açıklamasında söz konusu iki kişinin cesedinin kesin olarak teşhis edildiği belirtildi. Irak’a yabancı savaşçı getiren bir hücreyi yöneten Yılmaz’ın kimliği ayrıca sahte Irak kimliğindeki fotoğrafıyla karşılaştırılarak da teyit edildi.

Yılmaz’ın el Kaide ile ilgili geçmişi onun grupta “üst düzey” lider olduğu tarifini destekliyor. 2001 yılındaki bir ÇUG-I açıklamasında Yılmaz’ın, ABD ve koalisyonun Taliban’ı iktidardan uzaklaştırmak için istilasının ardından savaşmak üzere Afganistan’da bulunan bir grup Türkün lideri olduğu belirtiyor. Orada yaralanıyor, tedavi için Pakistan’da iken Pakistanlı yetkililerce yakalanıyor ve Türkiye’ye sınır dışı ediliyor.

Ayrıntılı olmayan ÇUG-I açıklamasında, Yılmaz’ın 2005 yılı sonunda Türk yetkililerince serbest bırakıldığı ve 2006 yılında el Kaide desteğiyle bu kez Irak’ta kaldığı yerden devam ettiği bildiriliyor. Türk yetkililerin, Yılmaz’ın karışmış olabileceği bazı saldırıları inceledikleri belirtiliyor. Derin ve yoğun bir deneyime sahip Yılmaz gibi bir kişinin Türk el Kaide’siyle ilişkisinin, ABD de dahil olmak üzere Türkiye ve diğer ülkeler için birçok anlamı var. İlki ve en önemlisi, Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Orta Doğu’daki sayısız olayda görülen ve geri dönen cihatçıların, cihad içinde kaldıkları ve el Kaide içinde ve ona bağlı gruplarda artan sorumluluklar üstlendiklerine ilişkin mevcut delilleri doğruluyor.

Yılmaz’ın yaralanması da dahil savaş deneyimleri, onun Irak’taki son rolünün temelini attı ve hazırlıklarını oluşturdu. Bu deneyimler Ebu Musab el Zerkavi, Muhammed Atef ve Ebu Zubaydah dahil diğer birçok üst düzey el Kaide yöneticisiyle paralellik göstermektedir. İkinci olarak Türkiye yakınındaki el Kaide’nin örgüt yapısı, üyelerinin üstlendiği çoklu rolleri daha açık bir şekilde gösteriyor.

Silahlar ve patlayıcılar Türkiye’de hem Türk hem de Türk olmayan hedeflere karşı, örneğin 2003 yılının Kasım ayında İstanbul’dakilere benzer saldırıların gerçekleştirilmesinden sorumlu olan operasyonel hücrelerin yetki alanındalar. Diğer yandan Yılmaz’ın başında olduğuna benzer destek hücreleri ise doğrudan Türk tesislerine ve vatandaşlarına saldırmaktan ziyade, Türkiye’yi eleman sağlama kaynağı olarak görüyorlar; ayrıca Türkiye’nin tarihi geçiş noktalarını, Türkiye dışından, Irak’ta, ABD ve koalisyon güçlerine karşı cihada katılanlar için de bir ara istasyon olarak kullanıyorlar.

Bunun yanı sıra, Türkiye ile farklı yollardan bağlantılı olan el Kaide üyelerinin tahmini sayısı muhtemelen şimdi artmış olmalı. Terör grupları da dahil yeni kurulan küçük örgütlerde bireyler çeşitli görevler yerine getirirler. Bölümlere ayırma terör guruplarının bir özelliği iken, Yılmaz’ın cihatçıların Irak’a geçmesinde kolaylaştırıcı olan özellikli rolü ve örgütle ilişkide olan bir kuryenin varlığı, daha olgun, daha geniş bir örgütün işaretleridir. Destek hücreleriyle operasyonel hücrelerin ayrılması, örgütün zamanla sayısal olarak büyüdüğünün göstergesidir, küçük gruplar bu “lükse” sahip olamazlar.

El Kaide’nin bakış açısına göre ideal çözüm Yılmaz’ın yerine yeni bir Türk bulmak olacaktır. El Kaide’nin dikkatle takip edilen Türkiye ve Irak konusunda yerel bilgilere sahip Türk üyesi kurye Işık’ın ölmesi, el Kaide için halef bulma sorununu zorlaştırıyor. Bölgede cihatçı olarak tanınan ve benzeri dil bilgisi yeterlilikleri olan birisini bulup yerini doldurmak kısa dönemde zor olacaktır. El Kaide’nin misilleme gücünü ve toparlanma kabiliyetini göstermek için Türk el Kaide üyelerinin Türkiye’de yakın gelecekte bir ya da daha fazla saldırı girişimlerinde bulunmaları da muhtemeldir.

PKK ile Türk el Kaidesi mensupları arasındaki işbirliğinin kesin kanıtı için Türk, ABD ve koalisyon yetkililerinin ilave incelemelerinin sonucu beklenmeli. Çok sayıdaki yabancı savaşçının, suç ortaklığı yoksa bile en azından PKK’nın bilgisi olmadan düzenli olarak Kuzey Irak’a girmesi ve sayısız Kürt köyünden geçmesi yüksek bir ihtimal değildir. Daha da rahatsız edici olan iki Türkiye düşmanı arasındaki işbirliği, kendi içerisinde, PKK’nın Türkiye içinde de Türk el Kaide militanlarına yardım ettiği ihtimalini içeriyor ki bu da Türk vatandaşları ve Türkiye’yi ziyaret edenlere yönelik tehdidi artırmaktadır. (Jamestown Vakfı’nın yayın organlarından olan Terrrorism Focus-10 Temmuz 2007, Hylanda 18 ayı Türkiye’de olmak üzere 25 yıldır karşı terör uzmanı olarak çalışıyor)

Yazan :admin

Tem 16

Microsoft’un dizüstü bilgisayarlar için ürettiği ilk webcam’i Microsoft LifeCam NX-6000, yazılım desteği ile çözünürlüğü 7.6 megapiksele çıkarılabilen fotoğraf çekebilen 2 megapiksel sensörlü bir ürün.

LifeCam NX-6000′ün 2 megapiksel görüntü algılayıcısı, kullanılmadığı zamanlarda metalik görünümlü yatay-uzun kasa içine saklanabiliyor. 71 derece görüş açısı sunan sensör ile 2 megapiksel çözünürlükte çekilen fotoğraflar, ürünle beraber gelen yazılım sayesinde 7.6 megapiksel çözünürlüğe getirilebiliyor.

2 megapiksel çözünürlüğe kadar 7 farklı çözünürlükte video kaydına imkan veren ürün, 640×480 pikselçözünürlükte saniyede 15 kare, 2 megapiksel çözünürlük ile saniyede 4 kare ile çekim yapıyor.

WMV, WMA, JPG formatlarını destekleyen LifeCam NX-6000 webcam, ses ve görüntü bilgilerini, USB 2.0 arabirimi ile sağlıyor. Ürünün beraberinde gelen yazılımla video görüntülerine eklenebilen efekler ise eğlenceli vakit gerçirme imkanı veriyor. 3x dijital yakınlaştırmaya da olanak veren LifeCam NX-6000 webcam, 99 dolar+KDV fiyatla satılıyor.

Yazan :admin

Tem 16

Deloitte’un dünyanın en hızlı büyüyen teknoloji şirketlerini kapsayan Deloitte Teknoloji Fast500 programına dahil olan şirketlerin CEO’larının katılımıyla yaptığı araştırma ilginç sonuçlar ortaya koydu. Araştırmaya göre, şirketlerin büyük çoğunluğu önümüzdeki dönemde büyüyeceklerinden eminler ancak en büyük sıkıntının “yüksek niteliklere sahip” çalışanlar bulmakta yaşanacağını düşünüyorlar. Birçok şirket kendi insan kaynaklarını yetiştirmek için yoğun bir çalışma içinde.

Deloitte’un Teknoloji Fast500 2007 Küresel CEO Araştırması çerçevesinde teknoloji sektöründeki büyüme stratejileri ve diğer eğilimlerle ilgili sorular, Asya Pasifik, Avrupa, Ortadoğu ve Afrika (EMEA) ve Kuzey Amerika’dan toplam 546 CEO’ya yöneltildi.Alınan cevaplar CEO’ların nitelikli insan gücü sıkıntısından endişe duyduklarını ve bir çok şirketin kendi insan kaynaklarını yetiştirmeye eskisinden daha fazla önem vermeye başladığını gösterdi.

TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİ BÜYÜYECEKLERİNDEN EMİN, ANCAK…

Araştırmaya göre hemen bütün bölgelerdeki CEO’ların çoğunluğu önümüzdeki 12 ay içinde şirketlerinin büyümeye devam edeceğinden emin. Bu konuda son derece güvenli olduklarını vurgulayan CEO’ların oranı Kuzey Amerika’da yüzde 48′e kadar çıkıyor. Yine yöneticilerin büyük çoğunluğu bu büyümenin, satın alma veya birleşmeden ziyade organik bir şekilde gerçekleşeceğini düşünüyor. Asya Pasifik’deki CEO’ların yüzde 53′ü, EMEA’dakilerin ve Kuzey Amerika’dakilerin ise yüzde 59′u bu görüşü paylaşıyor.

Ancak teknoloji şirketleri en önemli faktörün insan kaynakları olduğunu vurgulayarak, nitelikli çalışanları işe almanın büyümenin anahtarı olduğunu kaydediyorlar. CEO’lara göre yüksek nitelikli çalışanların ardından ikinci sırada akılcı bir iş planı, üçüncü sırada ise güçlü liderlik geliyor.

Büyümeyi hedefleyen şirketlerin yüzde 25′ten fazlası yıl içinde çalışan sayısını artırmayı planlıyor. Asya Pasifik bölgesindeki CEO’ların yüzde 44′ü, EMEA bölgesindekilerin yüzde 38′i, Kuzey Amerika’dakilerin ise yüzde 48′i en önemli operasyonel zorlukların başına nitelikli çalışanları bulma, işe alma ve elde tutmayı koyuyor.

GELİŞMİŞ ÜLKELERDE NÜFUS AZALIYOR, 1945 SONRASI KUŞAK EMEKLİ OLUYOR

İnsan kaynaklarındaki sıkıntının en önemli nedenini İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan kuşağın artık emekli olmaya başlaması oluşturuyor. Gelişmiş ülkelerde doğum oranları yıllardır düştüğü için, emekli olanların yerini alacak çalışan bulmakta zorluk çekiliyor. Doğum oranlarındaki azalmanın yanı sıra eğitim tercihlerindeki değişiklikler de bilim, teknoloji ve mühendislik gibi alanlarda nitelikli çalışan bulma sorununu kalıcı hale getiriyor. Üstelik bu durumun daha uzun yıllar sürmesi bekleniyor.

Deloitte’un sorularını yanıtlayan CEO’ların çoğu teknoloji sektöründe büyümeyi teşvik etmenin en iyi yolunun eğitime önem vermek olduğu görüşünü paylaşıyor. Bu görüşteki CEO’ların oranı Asya Pasifik’te yüzde 28′i, EMEA bölgesinde yüzde 32′yi, Kuzey Amerika’da ise yüzde 17′yi buluyor. Özellikle teknoloji şirketlerinin ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip insan kaynaklarının yetiştirilmesinin çok önemli olduğu kaydediliyor.

ŞİRKETLER KENDİ YÜKSEK NİTELİKLİ ÇALIŞANLARINI YETİŞTİRMEK İÇİN YÖNTEMLER GELİŞTİRİYOR

Deloitte’un araştırmasına katılan şirketlerin birçoğu yüksek nitelikli çalışanları yetiştirmek ve elde tutmak için yöntemler geliştiriyor. Bu tip çalışanları elde tutmak için yapılan uygulamaların başında onlara şirketten hisse vermek geliyor. Özellikle Amerika’da bu yöntem yaygın bir şekilde kullanılıyor. Bunu liderlik yeteneklerini güçlendirici eğitim programları, kariyer ilerletme planları, esnek çalışma saatleri ve artan izin ve tatil süreleri izliyor.

İnsan kaynakları sıkıntısı şirketleri bu sorunu çözmek için küresel düzeyde arayış içine girmeye itiyor. Deloitte’un sorularını yanıtlayan CEO’ların yüzde 45′i, diğer ülkelerden nitelikli çalışan bulmanın büyüme için “kritik öneme sahip olduğunu” veya “çok önemli olduğunu” düşünüyor.

Deloitte’un Teknoloji Fast500 2007 Küresel CEO Araştırması’nın sonuçlarını değerlendiren Deloitte Türkiye Stratejik Planlama, İş Geliştirme ve Pazarlama Ortağı M. Sait Gözüm şunları söyledi:

“Tüm dünyada teknoloji şirketleri küresel düzeydeki insan kaynakları sorununun etkilerini artık daha net hissetmeye başladı. Ne yazık ki bu sorun daha on yıllarca devam edecek. CEO’lar görevleri gereği ileriye bakıp, yoldaki tehlikeleri görmeye çalışırlar. Bu araştırmaya katılan CEO’ların gördüğü tehlike nitelikli çalışanların azalmasıdır. Gelişmiş ülkeler bu sorunla yüzleşirken, Türkiye gibi nüfus dinamikleri çok daha güçlü ülkeler doğru eğitim politikalarıyla soruna çözüm getirebilirler. Hindistan ve Çin bunu yapıyor. Türkiye de yapabilir. Önümüzdeki dönemde Teknoloji sektörünün ihtiyaçlarına uygun niteliklere sahip çalışanlar gelişmiş ülkelerde eskisinden çok daha iyi karşılanacaklar. Ama bu noktaya gelmek için ülkemizde bilimsel ve teknolojik eğitimin kalitesini uluslararası standartlara çıkartmamız gerekiyor.”

Yazan :admin

-