Teknoloji Karamsar Tabloyu Dağıtıyor

Teknoloji Karamsar Tabloyu Dağıtıyor
Nurdan Pakdemirli

Dünya nüfusunun sürekli artması birçok kişiyi endişelendirmektedir. Artan nüfusa karşılık gıda maddelerinin aynı oranda artmaması ve neticede açlığın çıkabileceği görüşü, bu karamsar tabloyu daha da güçlendirmektedir. Bu iddiaya göre, nüfus artışı ile birlikte tabii kaynaklar çok azalacak ve ihtiyacı karşılayamayacaktır. Neticede toplumsal patlamalar ve ülkeler arası savaşlar artacak, dünya yaşanılmaz hâle gelecektir. Endüstriyel atıklardan kirlenen çevre, sonuçta bir büyük çöplüğe dönüşecektir. Savaş teknolojisinin gelişmesindeki başdöndürücü hız, zaten bütün insanlığı yok edecek bir seviyeye ulaşmış durumdadır.

Kısacası özetlemeye çalıştığımız bu tablo karamsarlığı artırmaktadır. Acaba bu çizilen tablo ileriye ait gerçekleri mi dile getirmektedir, yoksa bizi ümide sevkedecek gelişmeler de var mıdır? Teknolojinin gelişmesi doğru yönde kullanılabilirse, bu saydığımız problemler çözülebilir mi? Teknolojinin kullandığı enerji, malzeme, su ve toprak gibi kaynakların ayrı ayrı incelenmesi ile bu sorulara daha sağlıklı cevap bulabiliriz. (daha fazla…)

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Perşembe 30 Ağustos 2007- Saat : 16:50 -

Bilim ve Din Münasebeti Açısından Zelzele

Bilim ve Din Münasebeti Açısından Zelzele
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

İnsanımızın yaşadığı ve yüzyılın en korkunç âfeti olarak isimlendirilen zelzelenin üzerinden haftalar geçti. Televizyon ekranlarında yapılan açık oturum ve gazetelerdeki köşe yazılarının çoğunda, bilim elbisesi giydirilmiş bir üslûpla hep birileri suçlandı. “Biz söylemiştik”, “bu zelzelenin olacağı rasathanemiz tarafından bekleniyordu” gibi sözde “bilimsel beyanlar” insanımızın kafasını karıştırmaktan ve kendisini teselli adına yapılanları da yıkmaktan başka bir işe yaramış mıdır?

Gazetelerden birinin manşeti şöyleydi: “Üç yıl daha sallanacağız!” Gazetecinin vitrininden bu manşeti okuyan vatandaşın biri “….sanki kendisi sallıyormuş da!” diyerek, o manşeti atandan çok daha basiretli ve gerçekçi olduğunu gösteriyordu.

Hâdiselerin görülebilen ve tedbir alınabilen boyutuyla ilgilenmesi gereken bitim, maalesef ülkemizde yine inanan insanların acılı günlerinde tek dayanakları olan inançlarına saldırmakta kullanılıyor. Sanki inanan insanlar bilime karşı ve onu reddediyorlarmış gibi bir hava oluşturuyorlar. Pozitivist ve materyalist bakış açısıyla şekillenmiş kafa ve ruhî yapılarındaki bozukluk, kendilerinde korku ve panik oluşturmuş. İnançsızlıklarından taviz vermeme telâşı içinde, acziyet ve çaresizliğin de birleşmesiyle ortaya çıkan karmaşık beyanlarını ibretle seyrediyoruz. Putlaştırılan ve inanan insanların kafasına vurulacak bir silâh zannettikleri “bilimi” yine kısır anlayışlarının kurbanı ettiler. Dünyanın hiçbir ülkesinde bilim bu kadar yozlaştırılmamış ve ideolojilerin oyuncağı hâline getirilmemiştir. Ülkemizde bilim adına yapılanlar ne bilimin tarifine, ne metoduna, ne de sahasına giriyor.

Maddenin, mağmanın, fay kırıklarının kısır döngüsüne sıkışmış, mânâ ve mânevîyat adına hiçbir şey kabul etmeyenler, bu zelzele vasıtasıyla günahlarına tövbe edip kendine gelmek isteyenlere alaycı ve küçümseyici bakışlarla bakıyor, herkesin kendileri gibi tevekkülden yoksun, kaderden bîhaber olmasını istiyorlar.

Zelzele hâdisesinde bilimden ne kadar istifade edebiliriz? Daha kolay anlaşılabilmesi için mevzuyu bir kanser hastalığı misâliyle açabilir miyiz ? Vücudumuzun içinde her an meydana gelen binlerce hücre bölünmesine ve biyokimyevî olayların işleyişine müdahale edemeyiz. Bu biyolojik olaylar bizim irademiz dışında, hattâ çoğu zaman farkında bile olmadan cereyan eder. Hücre bölünmeleri esnasında, herhangi bir hücre belki içinde bulunduğu kirli çevre şartlarından veya kendi genetik programının yatkınlığı sebebiyle kontrolsüz şekilde hızlı bölünmeye ve kanserleşmeye başlarsa buna da müdahale edemeyiz. Kanserleşmeye başlayan hücreler çoğalıp belli bir büyüklüğe eriştikten sonra tümör hâline geldiğinde hissedilmeye başlan bu durumdan sonra müdahale edilme imkânı bulunur. Cerrahî olarak, yahut kemoterapi veya radyoterapi tekniklerinden biri veya hepsiyle birlikte tedavi yoluna gidilir. Ancak hiç kimse vücudunda gelişmesi muhtemel bir kanseri henüz ortaya çıkmadan önleyemez. Sadece kansere sebep olduğu düşünülen tesirlerden uzak kalarak (içki, sigara, stres, kimyevî maddeler, hava ve gıda kirliliği vs. gibi) koruyucu hekimlik ölçüleri içinde korunmaya çalışır, ancak “ben kanser olmam” diyemez.

Bu misâli zelzele için uyguladığımızda bazı yönleriyle uygunluk bulunabilir. Bazı bünyelerin genetik olarak kansere yatkınlığının olması gibi, bazı bölgelerin de jeolojik yapısı itibariyle zelzeleye yatkın olması inkâr edilemez bir gerçektir; bu insan iradesini aşan, tamamen kaderin gerektirdiği, hiç kimseyi suçlayamayacağımız bir durumdur. Bundan sonra ise belli derecelerde irademizin karıştığı ve mesuliyetimizin olduğu şartlarla karşılaşırız. Jeoloji ilmi geliştikten ve belli bölgelerdeki zelzele faaliyetleri kısmen tanınmaya başladıktan sonra, ya oraları terkedip daha sağlam zeminlere yerleşim imkânlarının açılması veya bu yapılamıyorsa, şiddetli zelzeleye dayanıklı mekânların ilmî ölçüler içinde dizayn edilip insanımızın kullanımına sunulması gerekirdi. Burada merkezî ve mahallî idareler olarak kimlerin bu işte imzası ve ihmâli varsa onlar mesuldür. Buraların imara açılması, gaflet ve bilgisizlikten kaynaklanmışsa ayrı ceza.. bilerek ve rant hırsından yapılmışsa ayrı ceza tahakkuk eder.

Bazı bilim adamlarının bugün çıkıp da “biz biliyorduk” demeleri karşısında, onlara şu soruların sorulması gerekir:

1. Bu bildiklerinizin kesinlik ve güvenilirlik derecesi nedir?

2. Bilinenler zelzelenin zamanı ve şiddeti ile alâkalı olmadığına göre, zeminin yapısına, inşaata uygunluğuna ve inşaat kalitesine ait bütün dünyanın bildiği ve artık âdiyattan olmuş bilgilerden insanımızın hâlâ habersiz oluşunda bilim adamlarının hiç mi günâhı yoktur?

3. Bir sürü felsefî akımı ve ideolojik bilgiyi ders kitaplarına sokmak için gösterdiğiniz gayreti, zelzelenin yıkıcı tesirlerinden korunma hususunda göstermek gerekmez miydi?

4. Bilgilerinize güveniyorduysanız, bunu yetkili kurumlara, hükümet ve belediyelere bildirdiniz mi?

Eğer bu bilgilendirmelere rağmen herhangi bir değişiklik olmamışsa mesuliyetten kurtulmuş olabilirsiniz. Aslında başka bir ülkede, bu durumda bilim adamları yine mesuliyetten kurtulmazlar. Çünkü bilim adamlarının bilittifak karar verdikleri bir husus yetkili makamlarca uygulanmazsa, bu durum bilim adamları tarafından yazılı basın ve TV’ler yoluyla kamu oyuna duyurulur. Ne yazık ki ülkemizde, herhangi bir üniversite hocasının izinsiz en küçük bir beyanatta bulunması, onun işinin ve ekmeğinin sonu ve mahkemelerde sürüneceği anlamana geldiği için, hiçbir bilim adamından böylesine bir şey bekleyemiyoruz, onlar da bunu yapmıyorlar zaten.

Zelzelelerin ne zaman olacağı ve şiddetinin tahmini ile şiddetin ölçülmesi ve kontrol edilmesi birbirinden çok farklı şeylerdir. Bu farklı şeyler lâf kalabalığı arasında birbirine karıştırılmaktadır. Bilim adamlarının ittifakla söyledikleri en temel husus, meydana gelecek bir zelzelenin zamanının kesin olarak bilinemiyeceği, şiddetinin kontrol edilemiyeceği ve kesinlikle de önüne geçilemiyeceğidir. Çünkü hâdisenin meydana geliş mekanizması hakkında bazı bilgilerimiz olsa da, o mekanizmalara tesir etme, mekanizmaları yönlendirme ve durdurma hususunda herhangi bir müdahalemiz söz konusu değil. Mekanizmayı kısmen bilmek ve bunun ortaya çıkış süreci hakkında bazı ip uçlarından hareket ederek olaya isim vermek, o olayı tamamen biliyor ve kontrol ediyoruz demek değildir. Vücudumuzda cereyan eden birçok biyolojik reaksiyonun işleyiş mekanizmasını bilmemize rağmen bunların aksaması demek olan hastalıkların önüne geçemiyoruz, zira biyolojik olayların büyük çoğunluğu kontrolümüz dışında gelişiyor. Sadece bazı ilâçlarla kısmî müdahalelerde bulunup, semptomları hafifletmeye çalışabiliyoruz. Zelzele gibi insan havsalasının alamıyacağı büyüklükte bir güçle, erimiş mağma üzerinde yüzen kıtaların birbirini iterek sıkıştırması ve bunun sonucunda kırıkların oluşup, bu kırık kısımların birbirine sürtünürken takılıp kurtulması gibi mekanizmalar karşısında ellerimiz-kollarımız bütünüyle bağlıdır.. Ayrıca bu mekanizmanın görünen maddî yüzüne tesir eden kuvvetlerin hangi noktalarda ne zaman sıkışacağı ve ne zaman kurtulacağı hakkında birşey söylemek de mümkün olamamaktadır.

Bakış açısı olarak en önemli farklılaşma noktası ise şudur: Küllî iradenin kıta kabuğunda uyguladığı sıkıştırma, gerilme ve boşalma ile ortaya çıkan silkeleme gücü tesadüfî ve yer kabuğunu teşkil eden maddenin kendisinde bulunan rastgele oluşmuş bir özellik midir? Yoksa herşeyi bir gaye ile ortaya çıkaran çok hikmetli, mutlak kader açısından en ince ayrıntısına kadar bilinen çok plânlı bir icraat mıdır? Bu iki sorudan birincisine evet dediğimizde yer yüzünde her an korku içinde gezmek, başımıza her an bir gök taşının düşmesinden korkmak, her an bulunduğumuz yerin çökmesini beklemek ve yaşanmaz bir hayatı çekmek zorundayız, demektir. İkinci soruya evet dediğimizde ise, her açıdan insanın yaşaması için yaratılmış ve korunmuş bir gemide emniyetle yolculuk eder, Allah (c.c)’ın bize gönderdiği kitabın prensiplerine uyarak, emrettiği istikamette dünyayı mâmur etmek için meşrû dairede yaşar ve emniyetle bu gemide yolculuk ederiz, anlamına gelir. Zulüm ve haksızlıkların iyice ayyuka çıktığı durumlarda Allah, inanan insanları uyarmak, ikaz etmek, inanmayanların haddini bildirmek ve uyanmaya müsait olanları uyandırmak için zaman zaman bu çeşit silkelemelerle konuşuyor.

Fay kırığı, kıtaların yüzerken sıkıştırması, levha tektoniği gibi sebepler üzerinde incelemeler yapmak, mekanizmaları araştırıp daha dayanıklı inşaat teknikleri ve yerleşim sahalarını keşfedip geliştirmek bilimin vazifesidir ve dinimiz de bunu emreder. Ama zelzelenin hikmetleri ve (inanan insanları küçük görecek tarzda ve herşeyi bilimin sahasına sokarak) insanların tek dayanak noktaları olan imân ve kader gibi mezularda üst perdeden konuşmak da herhalde bilim adamlığı ile bağdaşır bir şey olmamalıdır. Ancak bu hiçbir zaman, Mehmet Akif’in Safahat’ın “Fatih Kürsüsünde” bölümünde, geri kalmışlığımızı, tembelliğimizi, vurdumduymazlığımızı ve adam sendeciliğimizi tenkit ederken, haklı olarak sitemde bulunduğu yanlış tevekkül ve kader anlayışını kabul etmek demek de değildir. Nitekim, üzerinde durulması gereken hususlardan biri “bilimsel ukalâlık” ise diğeri de. eskiye nispetle azalmış bile olsa “kader ve tevekkül” anlayışındaki yanlışlıktır. Çürük zemine, eksik çimento ve demirle yapılan inşaatın çökerek altındaki mâsumların ölümüne sebebiyet vermek, insan iradesini içine alan ve insanı mesul kılan bir kaderdir.

Ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus, inanan insanların bu âfeti inançları gereği Allah (cc)’tan bilmeleri; işlenenen zulüm, haksızlık ve adaletsizlik yüzünden bazılarına ceza, bazılarına da ikaz mahiyetinde olduğuna dair inançlarına karşı çıkılıyor oluşudur. İnanıp-inanmamak. kabul edipetmemek şahısların inanç ve düşünce hürriyetine giren hususlar olup, hiç kimsenin bu hususlarda diğerinin düşüncelerini geçersiz sayma veya inandığı değerlere saldırmaya hakkı var mıdır? Zulme ve haksızlığa mâruz kalmış insanların sığınacakları İlâhî kapıdan bekledikleri ceza, lütûf veya ihsanlar ancak O’na inananları ilgilendirmez mi?

Meselenin bir diğer yönü de; dinimizin yasakladığı büyücülük, falcılık, cincilik gibi gizli ilimlerle uğraşanların ve biyoenerji, parapsikoloji, transandantal meditasyon veya yoga deyince toz kondurmayanların, aynı fenomenlere din ve iman açısından bakanlara kolayca gerici damgasını yapıştırıvermeleridir. Nazar gibi birçok hâdise hakkında TV ekranlarında gösteri yaparak, cam eşyaları gözleriyle bakarak kıranlar için “bilimsel” destek yapanlara sormak lâzım: Gözden çıkan hangi ışınlar maddeye tesir etmektedir? Bilim bugün henüz bu şekilde gözden çıkan bir ışını tespit edememiştir. Demek ki bizim bilemediğimiz ve görünen dalga boylarına girmeyen mânevî özellikte birçok tesir mekanizmaları mevcuttur. İyilik ve güzellikler mânâ âleminde ne gibi tesirler meydana getiriyor ve bu maddî dünyaya nasıl yansıyor? Bunları bilmediğimiz gibi, işlenen günâh, kötülük, zulüm ve haksızlıklığın da mânâ âleminde neleri harekete geçirdiğini bilemiyoruz. Bizim madde âleminde gördüğümüz işlere ait sebepler zinciri, hâdiselerin perde önü olup, “bilimin” konusuna girer; hâdiselerin görünmeyen, sebeplerin perde arkası ise “ilmin” konusuna girer. Bu açıdan bakıldığında bilim, ilmin bir alt kümesi olup, olayların sadece maddî yüzüne ait belli sınırlarda geçerlidir. Sebepleri aşan manevî boyutu, inanan insanların vicdanındaki muhasebeye bırakmak ve onları tenkit etmemek de demokratik bir yaklaşımdır. İnanan insanlar bu felâkete “doğal âfet” değil de “İlâhî ikaz ve te’dib” diyorlarsa: kulluk açısından kendilerini sorgulayıp, Allah’a ve O’nun dinine karşı yapılmış haksız zulümlerden dolayı da bazılarını Allah’a havale ediyorlarsa bunları kınayanlayız; böyle hakkımız da yok, diye düşünüyoruz.

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Perşembe 30 Ağustos 2007- Saat : 16:50 -

Üniversiteli gençlerin uydusu 2008′de uzayda

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesinde yüksek lisans öğrencileri tarafından yapılan küp şeklinde 1 kilogramdan düşük ağırlıktaki ”ITU-pSat 1” adlı uydu, 2008 yılında uzaya fırlatılacak.

İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fevzi Ünal, TÜBİTAK tarafından desteklenen ”Piko Uydu Tasarımı Projesi” kapsamında öğrenciler tarafından kenarları 10′ar santimetre olan küp şeklinde bir uydu yapıldığını bildirdi.
Uydunun uzayda yerini alması için gerekli başvuruların yapıldığını dile getiren Ünal, şunları söyledi:

”Uydumuz, 2008 yılının sonuna doğru Kazakistan’ın Baykonur Uzay Üssü’nden uzay fırlatılacak ve uzaydaki yerini alacak. Uzaydan bize varlığını bildirir bir sinyal gönderecek. Üzerindeki düşük çözünürlüklü kamera ile kaydettiği görüntüleri üniversitedeki haberleşme laboratuvarına gönderecek. Uzaydaki yerini aldığında sadece
üniversitemiz için değil, Türkiye için de çok prestijli bir görevi yerine getirecektir. Öğrencilerin yapmış olması bakımından bu uydu Türkiye için bir ilktir. Projenin ticari yönü yoktur.”

Piko uydu

İTÜ Uzay Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan da, küçük uyduların mini, mikro, nano ve piko uydular olmak üzere büyüklüklüklerine göre sıralandıklarını belirtti.

Uluslararası Küpsat Projesi’ne 2005 yılında dahil olduklarını ifade eden Aslan, projenin amacının, Kaliforniya Politeknik Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi önderliğinde özellikle öğrencilerin uzaya yönelik deneyimlerini gerçekleştirmeleri olduğunu anlattı.

Aslan, bu kapsamda yaptıkları piko uyduyu geliştirdiklerini dile getirerek, yapılan uyduların rozetlerle Kazakistan’dan uzaya gönderildiğini belirtti.
Bugüne kadar çeşitli ülkelerden üniversite öğrencileri tarafından onlarca pSat uydusunun uzaya gönderildiğini, ancak bunların arasından gerçekten çalışan 1-2 tane olduğunu ifade eden Alim Rüstem Aslan, bu tür uyduların ömürlerinin genellikle 6 ay olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Aslan, 2008 yılının sonuna doğru uzaya fırlatılacak olan ”ITU-pSat 1” uydusunun, uzay ortamına dayanıklılık testinden başarıyla geçtiğine işaret ederek, ”Uydu 680 kilometre uzağa, yere yakın yörüngeye oturacak. Bir yıl içinde tamamlanan uydu projesinin bütçesi yaklaşık 400 bin YTL” dedi.

Aslan, bundan sonraki amaçlarının kenarları 20 santimetre olan küp şeklinde nano bir uydu yapmak olduğunu belirterek, ekonomik olması için teknolojinin küçük uydulara kaymaya başladığını söyledi

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Perşembe 30 Ağustos 2007- Saat : 16:49 -

Toz Metalürjisine Doğru

Toz Metalürjisine Doğru
Prof.Dr. Mustafa Karlıdağ
Varlıklarüstü değer ve kabiliyetlerle donatılmış olan insanoğlu, tarihî seyir içinde bir maddeden özellikleri farklı malzemeler üretmeyi öğrenmiştir. Meselâ, ağaç yalnızca bir meyve ve odun kaynağı olarak kalmamış, zamanla ondan kağıt, reçine ve uçucu yağlar çıkarılmış; en kabasından en ince motiflisine kadar çeşitli eşyalara dönüştürülmüştür. Yine, esası alüminyum oksit olan bir tür toprak önceleri yalnızca temizlik malzemesi ve su geçirmez tabaka olarak kullanılırken, bilahare ondan çanak, çömlek, çeşitli türde seramik eşyalar ve nihayet alüminyum metalinin üretilmesi öğrenilmiştir. Ancak, bir maddeden farklı özellikte malzemeler üretilirken söz konusu maddenin bileşimi ve uygulanacak teknoloji birbirinden farklı farklıdır. Meselâ, saf demir yumuşaktır, ancak özel maksatlar için kullanılabilir; içerisine % 2-4 arasında karbon katıldığında geniş bir sahada kullanılan sert ve kırılgan dökme demire dönüşür. Şayet esası demir olan malzemeye krom ve nikel de katılmış ise, aynı malzeme paslanmaz bir özellik kazanmıştır. Söz konusu malzeme, uygun ısıtma ve soğutma ameliyesinden geçirildiğinde ise, bu gün teknolojinin baş tacı olan sert, kırılgan olmayan ve paslanmayan çeliğe dönüşür.

Yine, bilhassa son yıllarda, farklı özellikleri ile insanoğluna hizmet veren maddelerden iki veya daha fazlası bir araya getirilerek, birine ait olandan daha kuvvetli özellikler elde edilebilmektedir. Mesela seramik, onca hizmet sahasının dışında uzay teknolojisinin hizmetine de girme yolundadır. Ayrıca cam elyaflı malzemeler, kompozit maddeler ve çelik takviyeli lastikler, daha başka örneklerdir.

Yukarıda ele alınan genel bilgiler ışığında, büyük oranda kullanılan ve döküm yolu ile elde edilmiş metalik malzemelerin yerini yavaş yavaş sinterlenmiş metal tozlarının ve özel seramiklerin aldığını görmek pek şaşırtıcı olmayacaktır. Meselâ, arabanın dişlileri sinterlenmiş metal tozlarından üretilebilirken, bujileri seramikle izole edilmektedir. Seramik ve toz metalürjisini teşvik eden üç temel sebebin ise (1) aşınmalara dayanıklılık (2) kendinden -yağlama ve (3) malzemeden tasarruf olduğu söylenebilir.

SERAMİKLE TANIŞMA

Bir parça killi topraktan çanak, çömlek ve süs eşyaları yapabilirsiniz. Ancak, makina ve teçhizat sahasına ait bir malzemeyi yine bu maddeden üretebilmeniz için belli bileşimlere ve hassasiyetle uygulanacak metodlara ihtiyaç vardır. Meselâ, “seramik” genel adı ile anılan, teknolojinin gözdesi bazı özel malzemelerin üretiminde ortak nokta toz haline getirilmiş hammaddenin, şekil vermeyi müteakip (veya şekil verme ile birlikte) ergime sıcaklığının %20-30 kadar aşağı bir sıcaklıkta pişirilmesidir. “Sinterleme” adı verilen bu işlem sonucunda taneler difüzyon ve kısmî ergimeler yoluyla biribirine kaynamakta, taneler arasındaki pek çok gözenek büzülmekte ve malzeme kütlesi sıkışmaktadır. Hammaddenin bileşimi ve uygulanan metodun mikroyapı, mikroyapının ise üretilen malzemenin kalitesi ile çok sıkı bir irtibatı söz konusudur.

METAL TOZLARI İLE NASIL BİR İŞLEM, NASIL BİR NETİCE?

Sert aşınmalara ve yüksek sıcaklığa karşı gayet dayanıklı olan sinter malzeme üretiminde uygulanan metod, son yıllarda metal tozlarına da uygulanmakta ve dökümle elde edilen metalik malzemelere kıyasla daha yüksek vasıflar elde edilebilmektedir. Bu sahada elde edilen ilk teknik ürünlerden birisi, bronz bileşimli metal tozlarından sinterleme yoluyla üretilen poröz kayma yatağıdır. Bu işlemin sonucunda malzemenin iç yapısında ortaya çıkan ince, birbirine geçmiş, âdetâ dallı budaklı gözenekler, yağı tamamen emmek suretiyle sürekli yağlamayı temin etmektedir.

Kainatın yaradılışında, düzenlenmesinde ve en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün sistemlerde gözler önüne serilen “azami tasarruf ” kaidesi, bir makinanın veya bir sistemin endüstriye hazırlanmasında insanoğlu için bir rehber ve ilham kaynağı olmuştur. Bu itibarla, özellikle son yıllarda mümkün mertebe daha az atık madde ortaya koyan veya bu atık maddeyi başka bir üretimin hammaddesi olarak kullanan üretim modelleri geliştirme gayretleri dikkat çekicidir. Meselâ, demir ve nikel tozlarının karışımından meydana getirilen dişli çarkların veya nitrik seramiğinden ibaret motor sübaplarının üretiminde hammadde israfı klasik metodlara göre yok denecek kadar azdır. Özetle, metal tozlarının sinterleme metoduyla malzemelere dönüştürülmesinde, hammadde ve enerjiden azamî tasarrufun yanı sıra elde edilen ürünün kalitesi de oldukça yüksektir.

Metal tozlarından sinterleme yoluyla malzeme üretiminde ilk işlem üretilecek malzemenin bileşimine uygun oranlarda metal tozlarının karıştırılmasıdır. Daha sonra bu karışım, malzemenin fizikî şeklini veren bir kalıp içerisinde preslenirken, bir taraftan da belli bir sıcaklıkta ısıtılmaktadır. Talaş kaldırma ve düzeltme gibi nihaî işlemlere de ihtiyaç göstermeyen bu tür bir üretimde malzemenin dayanıklılığı ve hafifliği de ayrı bir avantajdır. Özel keyfiyette, yüksek geçirgenliğe sahip metal filtreler, sert manyetik malzemeler , aşırı basınç ve güçlü sürtünmeye maruz parçalar, son derece sert keski aletleri, kendinden yağlamalı motor yatakları toz metalürjisinin tipik misalleridir. Bu metod sayesinde motorlarda, daha düzenli bir ayarlama dolayısıyla yakıt tasarrufu sağlanmaktadır.

Metal tozlarının karışımından arzu edilen birkaç Özelliğin elde edilmesine bir başka misal de, demir-bakır-grafit karışımından sinterleme yoluyla imal edilen motor yatağıdır. Burada demir, malzemeye sertlik ve dayanıklılık, bakır sürtünmeyi azaltma, lameller şeklindeki grafitler ise kuru yağlama özelliği kazandırmaktadır. Uygulanan metodun neticesi olarak ortaya çıkan gözenekler, yeterli miktarda yağ absorbe ettiğinden dolayı kendinden yağlanmayı temin etmektedir.

Bileşim, ısı ve sinterleme metodunun uygulanışında gösterilen hassasiyet sayesinde malzeme insanoğlunun elinde usta bir heykeltıraşın ortaya koyduğu eserden daha dikkat çekici değişikliklere uğramakta ve mikroskop altında âdetâ konuşmaktadır. Çünkü, heykeltıraş eserinin yalnızca dış görünüşünün cazibesini artırmak için uğraşır, iç kısmı onu ilgilendirmez. Bir malzeme ise ustasının elinde âdetâ yeniden doğar, yeni bir kişilik kazanır. Ancak, malzemenin bu esnada kazandığı fizikî özelliklerin yanı sıra iç yapısında ortaya çıkan harikulade şekil, simetri ve rengârenk manzaranın faili, sebepler açısından her ne kadar ustasının uyguladığı sıcaklık, bileşim ve metod ise de, akıllara durgunluk veren bu değişim, her maddeye bütün bu oluşumların mazhariyet bahşeden asıl San’atkâr’a aittir..

Kategoriler : - Yazar : admin - Gün : Perşembe 30 Ağustos 2007- Saat : 16:49 -

Sonraki Sayfa »